İslâm’da çocuklara, gençlere veya yetişkinlere yönelik yaygın veya örgün eğitimin amacı; onlara değer kazandırmak, onların temiz yaratılışlarını korumak, bozulan fıtratlarını yeniden asîl hâline döndürmektir. Buna göre İslâmî eğitimin temel görevi, istenilen şekilde insan yetiştirmektir. İslâmî eğitimde esas olan, eğitimcinin değil, eğitilen bireyin öncelikli olmasıdır. Dünyâya gelen hiçbir insanın çevresiyle etkileşiminin olmadığını söylemek ya da böyle bir hayâtı varsaymak imkânsızdır. Çevresiyle etkileşim içinde olan insan, onlardan mutlakā olumlu veya olumsuz bir şeyler öğrenecektir. Hattâ sâdece çevresindeki insanlardan değil, diğer canlılardan da insanın öğreneceği çok şey vardır.1 Kur’ân-ı Kerîm’in öğretisine göre, dünyâya gelen her insanın Şeytan gibi bir düşmanı vardır. Şeytan o kişiyi tüm erdemli hareketlerden alıkoymaya çalışmaktadır. Dolayısıyla eğitim olmaksızın insanın yetişmesi ve kendini koruması imkânsızdır. İnsana verilen göz, kulak ve akıl ya da işitme, görme ve anlama gücü, onun eğitilebilir olduğunu gösterir. Eğer insanın eğitilmeye ihtiyâcı olmasaydı Allah, insanlara kitap göndermez ve peygamberlerini görevlendirmezdi.
İnsanın gelişimini, olgunlaşmasını ve ebedî mutluluğunu kazanmasını isteyen İslâm, insan fıtratına aykırı davranışları, günah olarak nitelemektedir. İşlenen her bir günah insan fıtratının bozulmasına yol açmaktadır. Dolayısıyla fıtratı ve doğal yapısı bozulmamış temiz benlikler, değil günahları işlemeyi, gündemlerine getirmeyi bile düşünmezler.2 İnsan fıtratının mayası îmandır. Günahların îmanla bir arada bulunması düşünülemez. İnsan günah işlediği sırada, fıtratının temizliğini kaybetmektedir. İnsanın fıtratını günahlarla bozmaya çalışan Şeytan, bir isim olmanın ötesinde bir özelliktir.3İnsanlardan ve cinlerden4 Allâh’a boyun eğmeyen5 ve insanları bulundukları iyi durumlardan saptırmaya çalışan6 herkes, Kur’ân’a göre şeytandır. Onlar, insanın özelliklerini ve zaaflarını bilmekte7 ve buna göre hareket ederek insanları fıtratlarına aykırı harekete teşvîk etmektedirler. Allah, Kur’ân’da dünyâdaki imtihânın önemli bir parçası olan şeytanı insanlara tanıtmış ve onu tanıyıp korunabilenlere zarar vermeyeceğini de vurgulamıştır.8
Modern hayat öncelikle âile bütünlüğümüzü sarsmaya devâm etmektedir. Hücre yapısı bozulan şaşkın âile yapılarının en mağdur üyeleri hiç şüphesiz çocuklar olmaktadır. Ekmek kavgası peşine düşen anne ve babalar, çocuklarının beslenme ihtiyâcından önce özlem duydukları şefkat desteğini ihmâl etmekte, onları merhamet eğitiminden yoksun kılmakta ve onlara sevgi iksîrini sunmaktan âciz kalmaktadırlar. Erken saatlerde kreşe terk edilen ve geç saatlerde eve sevk edilen çocuklar mahmurluktan başka bir şey hatırlayamamaktadırlar. Okul masraflarını karşılamak için gece gündüz çalışan çiftler, Midyat’a bulgura giderken evdeki pirinçten olmaktadırlar.
Evde, okulda veya sosyal çevrede çocuğun eğitimi, onu zorla belli bir şekle sokma eylemi değildir. Çocuğumuzun eğitilebilme özelliğini göz önünde bulundurarak ona rehberlik etme çabasıdır. Eğitimin görevi, çocukta doğuştan gelen rûhî ve bedenî becerileri geliştirmek, sağlıklı ve ölçülü bir şekilde beceriler ve eğilimler arasında denge kurmaktır. Çocuk eğitimi, çocuktaki potansiyel güçleri keşfetmek ve olabildiğince onları geliştirmek için yapılan faaliyetler bütünüdür. Bu anlamda çocuk eğitimi, çocuğa yaratılışında olmayan becerileri vermek değil, onları geliştirmek ve bunların yanında yeni bilgi ve davranışlar kazandırmaktır.
Eğitim; edinilen doğru, faydalı ve güzel bilgilerin insanın davranışlarına yansımasıdır. Eğitimsiz insanlar sâhip oldukları potansiyelleri yıkmak, bozmak ve kötüye kullanmakta kullanıyorlar. Eğitim ve terbiyenin verilmediği, şahsiyet yapılanmasının gerçekleşmediği toplumlar âdetâ bir anarşi yuvasına ve şiddet sarmalına sürükleniyor.
Çocuklarımızın geleceği anne kucağında kıvâma erecektir. O sebeple annelerin çok güçlü olmaları gerekmektedir. Anne olmak dünyânın en asîl meşgalesidir. Annelerin çabası hiç bitmez. Hareketi zayıflamasa bile duāsı hiç tükenmez. Çocuk terbiyesinde en fazla titizlik gösterilmesi gereken husus, özellikle anne ve babanın örnekliğidir. Anne ve babanın çocuklarına öğretecekleri öncelikli meleke, sevme sanatıdır. Anne ve babalar çocuklarına her şeyin güzel tarafını görmeyi öğretmeli, insanları sevmeyi içselleştirmeli, konuştukları gündelik dili temiz tutmayı kavratmalı, güzel ve kibar konuşmayı alışkanlık hâline getirmelerini sağlamalıdırlar. Anne ve babalar çocuklarına sevmeyi ve hilim sâhibi olmayı öğrettikleri takdirde, çocuklarının Allâh’a yaklaşmalarına imkân hazırlayacaklardır.
Çocuğun dînî değerler ile rûhen temas kuramayışı, sonunda dîne karşı olumsuz bir tavır takınması, aşırı dînî baskılarla anormal davranışlar göstermesi öncelikle anne ve babasının hatâsıdır. Buna göre çocuğa gerekli dînî eğitimin verilmemesi ne kadar hatâlı ise din eğitiminin katı, sert ve donuk bir biçimde verilmesi de o denli hatâlı ve yanlıştır. Dolayısıyla çocuğun inanç ve ibâdet konularındaki tutum ve davranışlarının belirlenmesinde âile önemli bir yere sâhiptir. Çocuk inanmaya meyilli olduğundan anne ve babasının söylediklerine hemen inanır. Onların kullandıkları dînî kelime, deyim ve ifâdeler çocukta yer etmeye başlar. Çocuğun duālara ve ibâdetlere karşı ilgisi oldukça yüksektir. Evde büyüklerin namaz kıldığını gören çocuk, onlar gibi yatıp kalkar. Sofraya “besmele” ile oturup “hamdele” ile kalkar. Taklit ve özdeşleşme yoluyla başlayan dînî yaşayış, çocuğun çevresine ve kendi kābiliyetine göre yavaş yavaş gelişip derinleşerek onun şahsiyetini oluşturur. Çocuğa dînî şahsiyet kazandırırken, ona dînî bilgiler de verilmek durumundadır. Dînî bilgilerin veriliş tarzı çok önemlidir. Gelişigüzel ve rastgele değil de belli metotlar dâhilinde yürütülmeli ve çocuğun eğitiminde çok hassas davranılmalıdır.
Çocuklarının din eğitiminde anne ve babaların dikkat etmeleri gereken hususları şu şekilde sıralayabiliriz:
1. Örnek olma,
2. Alternatif getirme,
3. Müsâmahalı olma,
4. Çocuğun gelişim düzeyini dikkate alma,
5. Sevgiye dayalı bir eğitim.
Ahlâkî vasıflar genelde soyut duygulardır. Bu vasıfların yaşanabilirliğini çocuklarımız ancak somut örneklerle anlayabilirler. Çocuğun âilede, sokakta ve okulda gördükleri ile öğrendikleri arasında tutarlılık varsa bilgiyi hâl edinmesi kolaylaşır. Aksi durum ister istemez onda zihinsel karmaşaya ve hırçınlığa sebep olacaktır. Günümüzde erdemli insan yetiştirme meselesindeki tıkanıklığın temel sebeplerinden biri budur. Dînî ve ahlâkî eğitimdeki başarısızlığın başlıca sebebi, rol modellerin eksikliğidir.
Çocuklarımızda vicdan, merhamet, firâset, sabır, sebat ve kanâat duygularının davranış kalıpları hâline gelmeyişindeki başlıca etken, günümüzde teşvîk edilen tüketim çılgınlığıdır. Gerek kitle iletişim araçları gerekse sosyal medya aygıtları kitleleri haz kültürüne alıştırmaktadır. İçgüdüsel hazlar âdetâ ideal insan tipi gibi yansıtılmaya çalışılmaktadır. Modern düşünce tarzı ve yaşam modelleri nefisleri kamçılamakta, hazları teşvîk etmekte, arzuları artırmakta, doyumsuz bir benlik inşâsına çalışmaktadır. Tüketim çılgınlığı ile hazlar kontrol edilememekte, tutkuların esâreti ile değerler örselenmekte, gündelik hayâtın anlamsız koşuşturmalarıyla mânevî hayat ötelenmektedir. Bireyin düşünmesine fırsat verilmemekte, tüketme iştahı kabartılmakta, tükettikçe mutlu olacağı anlayışı enjekte edilmekte, dünyevî hazların sınırsız tatmînine vurgu yapılmaktadır.
Bugün eğitim meselesinde ciddî ikilem yaşamaktayız. Bir yanda Batılılaşma mâcerâsı ile zemîni kayan kültürel temelin yerine oturtulması arzusu, diğer yandan sisteme adapte olma iştihası. Ancak yârdan da serden de geçememe zaafı atılacak olumlu adımlar ve alınacak mesâfeler bakımından çok zaman kaybettiriyor. Târihimizde erdemli davranışlara binlerce örnek gösterebildiğimiz hâlde artan nüfûsa ters bir oranla yaşayan örnekler azalmaktadır. Gözyaşının bile medya malzemesi olarak kullanıldığı sentetik duyarlılıklarla erdemliliği birbirine karıştırdığımız dönemleri yaşıyoruz. Halbuki fazîlet sahîhliği gerektirir.
Allah Teālâ âile yuvamızı el-Vedûd ve er-Rahîm ism-i şerîflerinin tecellî adresi olarak göstermekte, dünyâ nimeti olarak bizlere bahşettiği yavrularımızı “gözlerin nûru” ifâdesi ile nitelemektedir. Âyet-i kerîmede şöyle buyurulmaktadır:
“Onlar ki, ‘Ey Rabbimiz! Eşlerimizden ve nesillerimizden bize göz aydınlığı (olacak kimseler) bağışla ve bizi müttakîlere önder yap!’ derler.”9
Bu âyet-i kerîme bizlere, eşini ve çocuklarını Allâh’a (c.c.) itāat içinde görmesinden öte hiçbir şeyin bir mü’minde göz aydınlığı sağlayamayacağını haber vermektedir.
Özellikle anne, çocuğun ilk ve en önemli eğiticisidir. Bu sebeple merhûm Fethi Gemuhluoğlu, çok sevdiği rahmetli annesinden; "Hanım al ki, bey doğura!" öğüdünü naklederdi.
Hâmile olan anne adayına babanın gösterdiği yakınlık, sevgi ve ilgi, annenin kendine güvenini ve karnındaki çocuğa sevgisini artıracaktır. Böylelikle hâmilelik daha sağlıklı geçirilmiş olacaktır.
Babalık duygusu sâdece çocuğa değil, babaya da katkılarda bulunur, erkeğin kişiliğini bütünü içinde değiştirir. Babanın çocuğuna okuyacağı, resimleri ile anlatacağı kitaplar çocuğun konuşmayı sökmesine yardımcı olacaktır.
Üç yaşına kadar babasıyla fazla ilişki kurmamış bir çocuğun annesinden ayrılması daha zordur.
Çocuğun beklediği ve babanın verebileceği en mühim iki şey, sevgi ve zamandır. Çocuk büyüdüğünde çocukluğuna āit en tatlı hâtıraları, babasıyla geçirdiği hoş vakitlerdir.
Çocuk terbiyesi zincirin halkaları gibi birbirine bağlı ve devamlı olmalıdır. İhmâlle zincir kopabilir, birkaç halka kopar ve tâmir edilmezse başıboş gençler ortalığı kasıp kavurur. İyi yetiştirmenin yolu iyi örnek olmaktan geçer.
Sonuç olarak anne ve babanın çocuklarını gereğince terbiye edemeyişlerinin ve etkide bulunamayışlarının sebeplerini şu şekilde sıralayabiliriz:
1. Âilede bütünlüğün olmaması en temel etkendir. Eğer babanın yaptıklarını anne takviye etmiyor, hattâ tam tersine tahrip ediyorsa, verilen güzellikler etkisizleşecektir. Çoğu zaman da babanın temsîl ettiği değerlere bir düşmanlık şeklinde belirecektir. Çünkü özellikle küçük yaşlardayken çocuklar daha çok annenin yanında ve tarafındadır. Annenin babaya olan kızgınlığını ve kırgınlığını paylaşan çocuk, babanın fikrine, inancına ve ahlâkına da yabancılaşacaktır.
2. Çocuğa seviyesinde ve seveceği biçimde verilmeyen inanç, ibâdet ve ahlâk kurallarının soğuk karşılanması, kanıksanması ve sonra da dışlanmasıdır.
3. Babanın düşüncesini, inancını, ahlâkını anlatmak ve açıklamak yerine dayatması, zorlaması ve baskıcı bir üslûpla benimsetmeye çalışmasıdır.
4. Babanın evi, âilesi ve çocuklarıyla ilgisizliğidir. Çoğu zaman da vatan, millet, din konularına verilen önem sebebiyle çocuklarına zaman ayıramayanlar, onları kaybediyorlar. Çünkü çocuklar kendilerinin yerine konulan değerleri rakipleri olarak görüyorlar.
5. İhtisas ehli babaların, mesleklerinde fânî olması ve bu sebeple de etraflarını, hattâ çocuklarını bile göremez oluşlarıdır. Onlar için varsa yoksa işleri ve uzmanlık alanının konuları vardır.
6. Çocukları sâdece maddeden, bedenden ibâret bilmek ve ruhlarını gıdâdan mahrum bırakmak...
7. Çocuklarını hep öğütle yönlendirmeye çalışmak, kendi hayat ve faaliyetine katmamak.
8. Hep sert, saldırgan ve korku saçar halde olmaktır. Bu tür babaların çocukları en çok onlar evde yokken mutlu olurlar.
9. Özü ile sözünü tutturamamak. Anlattıkları, söyledikleri çok güzel, çok mantıklı ve yumuşak olan birçok kişi, evde bu durumlarını tam tersine çevirirler, başkalarına karşı davranışlarını âilesine karşı gösteremezler.
Dipnotlar:
1 Maide 5/31.
2 Furkan 25/63,68.
3 Kehf 18/50.
4 Nas 114/6.
5 Araf 7/11.
6 Araf 7/16.
7 Araf, 7/27.
8 Hicr 15/42; Nahl, 16/99; İsra 17/65.
9 Furkan 25/73.
Kasım 2026, sayfa no: 18-19-20-21