Büyükler susmanın bir hikmet ve erdem işi olduğunu söylemişlerdir. Yersiz bir şekilde konuşmak yerine sükût edip dinlemeyi ve gerçeği idrâk etmeye çalışmayı en büyük kazanım olarak görmüşlerdir. Çok ve anlamsız konuşanların çok hatâ edebileceklerini belirtmişlerdir.
Sükût edip dinlemenin hikmet olması, ancak kendisine tefekkürün eşlik etmesiyle olur. Sükût edip dinlediklerini derin tefekkürle anlamaya çalışanlar kendilerini cehâletten kurtarma ve düşkünlükten sakındırma gayretinde olurlar. Öyle ki sükût, ahlâkın başı ve esâsı kabûl edilmiştir.
Konuşmalarımız bir tür kimliğimizin dışa yansıyış biçimidir. Büyükler insanın kemâlini, kelâmının altında görmüşlerdir. Vakar ehlinin konuşmaları son derece basîret üzeredir. Basîret ehli konuşurken kendilerini kontrol etmeye çalışırlar, Rableriyle aralarındaki özel hallerini korumaya özen gösterirler. Böylesi bir kaliteli konuşmayı gerçekleştirmek her yiğidin harcı değildir. Yetişmemiş kişiler çok konuştukça hatâlarını ve yersiz yaklaşımlarını da bir bir ortaya serdetmektedirler. Lüzumsuz konuşmaktan kaçınıp sükût etmeyi tercîh edenler mânevî hâllerini gizlemenin sırrına ererler. Yetişmemiş kişilerin ulu orta konuşmalarından kâmil insanlar onların hangi kıratta adam olduklarını derhal anlarlar. Bilmeyenlerin ve işin ehli olmayanların sükût etmeleri, hiç değilse cehâletlerini sergilemekten onları korumuş olur. Sükût etmek câhillerin görgüsüzlüklerini gizleyen bir perde olurken, âlimler için ise âdetâ bir ziynet ve süs olur.
Hak dostları bu zamânın sükût devri olduğunu, dolayısıyla evlerde kalmak gerektiğini belirtmişlerdir. İnsanın kalp ve dil gibi iki önemli organın idâresi altında bulunduğunu dile getirmişlerdir. Konuşmak insânî bir haslettir ama sükût etmek kişiyi her belâdan selâmete erdiren temel bir haslettir. İnsanın mîzânı konumunda bulunan dil aslan gibidir. Dili kendi başına buyruk bir şekilde salıvermek çok tehlikeli bir durumdur.
Hak erleri sükûtu vakar elbisesi olarak görmekte ve kişiyi özür dilemek zorunda bırakmayan bir kıymet olduğuna dikkatimizi çekmektedirler. Söylemediğimiz bir söz, henüz kendi hükmümüz altındadır. Söz ağzımızdan çıktığı zaman artık onun hükmü altına gireriz. Az konuşan kimse pişmanlıktan emîn olur. Sükût edenlerin kadri yücedir. Ayıpları örten, başkaları hakkında dedikodu yapmayan kimseyi herkes sever. Başkalarının gıybetini yapan ve söz getirip götüren kimse ise herkesin sevmediği biri olur. Yersiz konuşmak, ileri geri çok konuşmak çirkindir ve utanç hâlidir. Sükût edebilmek ise izzetve vakardır. Öyle ki kalbin sükûtu irfânın elde edilmesini sağlar.
Gıybet edenlerin ve söz taşıyıcıların azâbı büyük olur. Bu gibi kişiler hem insanlardan hem de Allah’tan uzak olurlar. İleri geri çok konuşmak dostluğa zarar verir. Çok söz söylemek, ayıpların meydana çıkmasına sebep olur. Çirkin söz söyleyenlerdendostları nefret eder. Dostların gıybetini yapmak son derece berbat ve utanç verici bir durumdur. Ahmakları cezâlandırmanın en güzel yolu onlara laf yetiştirmeye çalışmadan sükût edebilmektedir. Sözü yumuşak söylemek, tatlı dilli olmak ve selâmı açıklamak sünnettir. Tatlı dil ve çok selâm, insanların kendisini sevmesine sebep olur. Güzel konuşmayı alışkanlık hâline getirmek beklentilerimizin gerçekleşmesine sebeptir. Doğru sözlü olmak selâmete ermemize sebeptir. Ancak çok konuşmak kulakları rahatsız eder. Sözünde sadâkat, işlerinde incelik, hâllerinde güzellik kişinin Hak katında kabûl edilmesine sebep olur. Kişi diliyle insanken, lisânını kendine ve kendi varlığına düşman kılmamalıdır. Kötü söz söylemek büyük bir pişmanlıktır.
Akıllı insana yakışan doktorun hastasına yaptığı muāmele gibi câhillere karşı hüsn-i muāmelede bulunmak, onlara karşı nezâketi elden bırakmamak ve onları idâre etmeye çalışmaktır. Dedikoduyu terk eden gönül hoşluğunu elde eder. Sükût edebilenlerin ömrü selâmette olur. Zîrâ insanın helâki dilinin ucundadır. İnsan konuşunca doğruyu söylemeli, sözünün eri olmalı, hak sözden ayrılmamalı, sırrı ifşâ etmemeli, mahremiyete halel getirmemeli, özele riāyet etmelidir. Emânet edilen bir sırrı başkasına söyleyince o, sır olmaktan çıkar. Sırrı izhârın sonu pişmanlıktır. Kişi dostundan hiçbir şeyi gizlemez ama sırrını dostuna bile söylememelidir. Şâirin dediği gibi:
Açma râzı ki zâr olmayasın.
Mihnet ve kederde yâr olmayasın.
Sakla sırrını ki sır selâmet ola.
Sırrı izhâr eden melâmet ola.
Âşikâre eden şikâr oldu.
Fikrini fikreden fekkâr oldu.
Nice sır var ki ger zebâna gele.
Nice canlar revâ-yı dünhâne gele.
Dil kafesi râz-ı mürg-ı vahşîdir.
Mürg-ı vahşî kafeste yahşîdir.
Râh-ı devlette kim ki gence erer.
Saklamazsa hezâr rence erer.
Hak olan halka âşikâr olmaz.
Sayd edeyim derken şikâr olmaz.
Sükûtu ilimlerin gözdesi ve Allah Teālâ’nın (c.c.) hikmeti olarak gören Hak dostlarının beyânıyla dil konuşunca gönül sükût eder, dil sükût edince gönül hikmet söyler. Söz gümüş olsa sükût altın olur. Çok konuşanlar çok kere pişmân olur. Sükût edenler ise selâmette olurlar. Lisânın sükûtu lafızların terkiyle olurken, gönlün sükûtu itirâzı terkledir. Gönlün sükûtu hayrete, hayret de vâridat ve keşiflerin açılmasına sebeptir. Sükût ile gönül gözü açılır ve akıl rahat eder. Peygamber Efendimiz hadîs-i şerîflerinde şöyle buyurmuştur: “Âdemoğlu sabaha ulaşınca bütün organları diline; ‘Allah için istikāmet ehli ol! Eğer sen doğru olursan biz de doğru oluruz; eğer sen yanlış olursan biz de yanılırız.’ derler.” (Ahmed b. Hanbel,Müsned, III/ 95, r. 11927; Tirmizî, “Zühd”, 60, r. 2407; Dârimî, “Rikâk”, 5, r. 2713).
Az konuşup çok dinlemek kişinin asâletindendir. Kişi kendi dili altında gizlenmiştir. Dili tatlı olanın dostu da çok olur. Dile getirilen her şey artık kontrolden çıkmış olur. İnsanın bütün çektikleri dilinin belâsındandır. Yersiz bir şekilde söylenen tüm boş sözler sâhibi için noksanlıktır. Nice dil, sâhibine düşmandır. Halbuki meclisler bizlere birer emânettir; meclislerde konuşulan sözleri dışarıya aktarmamız o meclise ihânettir.
İnsanın önce düşünüp sonra söylemesi gerekir. Akıllı insanın dili kalbinde, ahmak kişinin de kalbi ağzındadır. Öyle ki her insan konuşmalarından dolayı sorgulanacaktır. Sükûtun ne denli bir erdem olduğu şu beyitte çok güzel dile getirilmektedir:
Sükût eyle Hakkî ki sükût içre var.
Nice bin lisân ve nice bin beyan.
Çok konuşmak birçok nimetin elden gitmesine sebep olur. Dil hatâsı ayak hatâlarından daha büyüktür. Dil yarası hançeryarasından daha şiddetlidir. Lisânın muhâfazası îmânın başıdır. Yersiz ve anlamsız konuşmalar Allah zikrinin nurlarınıgönülden giderir. Çok söz kalbi katı yapar. Katı kalpliler ise Allah Teālâ’dan ve O’nun rahmetinden uzak olan kimselerdir.
Sükûtu ve zikri alışkanlık hâline getiren kişiye nice müjdeler vardır. Diline hâkim olan ve içerisinde bulunduğu hâle şükreden kimseler bahtiyar kişilerdir. Hikmetle konuşan izzet bulur. Onlar insanlara ancak bildiklerini söyle; bilmediklerini ve akıllarının ermeyeceği şeyleri söylemez. Hikmetli sözlerin ehli olmayana söylenmesi uygun değildir.
Âriflerin gönlü esrar hazînesidir. Onlar bunları ehli olmayanlara söylemediği gibi ehlinden de saklamazlar. Ebû Hüreyre(r.a.) bir rivâyetinde; “Ben Resûl-i Ekrem’den (s.a.v.) iki ilim aldım. Birini halka açıkladım, diğerini ise sakladım. Eğer onuda açıklasaydım boynum kesilirdi; halk onu anlayamaz ve benim katlime kadar giderlerdi.” buyurmuştur (Buharî, “İlm”,42). Bu durumun en acı örneği Hallâc-ı Mansur’un (ö. 309/921) kendisine verilen hikmeti muhâfaza edemeyip “Ene’l-Hak!” sözünü söylemesidir. Cüneyd-i Bağdâdî (ö. 297/909) de bir dervişini sırları izhâr ettiğinden ötürü ihtâr etmiştir.
Kişinin yerinde konuşmayı ve yeri geldiğinde susabilmeyi becerebilmesi gece ve gündüz Hakk’a kul olmaya çalışmasının bir semeresidir. Geceleri uyanık olup ibâdet, itāat, tefekkür ve zikirle meşgûl olanların dili susar artık kalbi konuşur. Dilini sükûta alıştıran Hak dostları Hak’tan gayrı bir şey konuşmak istemezler. Gönüllerinin uyanık olması sebebiyle Hak’tan gayrı bir şey ile vakit geçirmekten korkarlar ve dâimâ sükûtu tercîh ederler. Dilini mâlâyânîden koruyanların gönülleri âsûde olur. Artık gönüllerine kendilerini Hak’tan alıkoyacak havâtır gelmemeye başlar. Dil lüzumsuz konuşmalardan korununca gönüller hikmetle dolmaya başar. Konuştukları vakit etrâfındakileri mest ve hayrân edip feyze gark ederler. Eğer dil vegönülleri durmadan ağzına geleni konuşacak olursa o kimse artık şeytan kontrolünde ve onun maskarası olur.
Sükût dervişler için bir menzildir. Bunu geçmeden ebrâr zümresine girmeleri mümkün olmaz. Sükût dersini geçebilenler şühûd ehli konumuna gelirler. O zaman kendilerine mukarrabûn adı verilir. Dervişler sükût hassâsiyetleriyle âfetlerden kurtulmuş olurlar. Mukarrabûn zümresi ise sükûtları sâyesinde Hak ile ünsiyete ererler.
Sükûtun kazanımlarından bir diğeri kişinin irfan sâhibi olmasıdır. İrfan ve hikmet ilmi zekâ, fehim, idrak gibi bütün hasletlerin aslı olup diğer ilimler bu ilmin bir parçasıdır. İrfan ve hikmet ilmi, çok konuşan kimselerde bulunmaz. Hak ile ünsiyet yerine, insanlarla ünsiyet eden kimselerde olmayan bir ilimdir. Zîrâ Allah Teālâ’nın sevgisi dünyâ sevgisiyle bir arada bulunmaz. Hak dostları ilim ile ameli açlıkta, kalbin cilâsını gece uykusuzluğunda, hikmeti sükûtta, Allah ile ünsiyeti ve O’na mülâkî olmayı halvette ve uzlette, O’nun sevgisini ve rızāsını da terk-i dünyâda bulmuşlardır. Dünyâyı ancak âhiretin bir geçidi olarak görmüşlerdir. Hikmetin başı sükûttur. Fudayl b. Iyâz (ö. 187/802) hacca gitmekten, sınırda nöbet tutmaktan ve cihâd etmekten daha zor olanın dili tutmak olduğunu söylemiştir.
Dil kalbin tercümânıdır. Zünnûn-ı Mısrî’ye (ö. 245/859) “Kişinin nefsini en fazla muhâfaza edeni kimdir?” diye sorulduğunda o, şu şekilde cevap vermiştir: “Dilini en çok kim tutarsa odur.”
Ekim 2026, sayfa no: 10-11-12-13
