İnsan eksik, zayıf ve de mâlûldür. Kendini ikmâl ile kemâl seviyesine ulaşan kişi aynı zamanda eksikliğinin de farkına varmış olur. Zayıflığını bilmek haddini bilmektir. Ömr-ü hayâtımızın büyük kısmı keşkelerle çevrilidir. Her “keşke” bir itiraftır; kişiyi verdiği kararlarda ne kadar isâbetsiz olduğu konusunda teyakkuza geçirir. Yanılmak insan olmanın alâmet-i fârikası olmasına rağmen bunu kabûl etmemekte direnen kişi kendi gerçekliğini inkâr ediyor demektir. Onaylanma isteği de bu yanılsamanın tescillenme arzusundan neşet etmektedir. Bir çekişme esnâsında ikide bir “Haksız mıyım?” diye soran kişi aslında yanılmadığı konusunda başkalarının desteğine ihtiyâcı olduğunu hissettirmektedir.

Haklı olmak arzusu ve inâdı kişinin olayları tahlîl ederken kendini merkeze yerleştirmesi ile ilgili bir durumdur. Başka türlüsünü düşünememekle netîcelenen bu takıntı insanın içindeki doğuştan getirdiği adâlet duygusunu hercümerç eder. Zîrâ peşin bir karar olan kendini haklı görme yanılsaması insandaki tefrîk melekesini de zaafa uğratır. Eylemi ile niyeti arasındaki örtüşmeyen tarafları göremeyen kişi değerler manzûmesinin körüdür. Hiçbir şeyi āit olduğu yere yerleştirme gayreti göstermez.

Tahmîninde ve savında haklı çıkma isteği “Ben dememiş miydim?” öngörüsüne yaslanarak tepenin arkasını görme kudretini cümle âleme isbât etme ihtiyâcından kaynaklanır. Halbuki insan tepenin arkasını ya da daha basit bir tâbirle ensesini görmekle mesûl yaratılmamıştır. Ensesini ya da tepenin ardını görme derdindeki insanın tanrısal yetkilerle donatılmış üst insan olma hülyâsı var demektir. Çünkü hakkı yerli yerine yerleştiremediği için haksızlığını itirâf etmekten kaçınarak egosunu savunmaya almıştır. Kabahat işleyen çocuğunu terbiye etmek yerine mahalleye karşı müdâfaa etmeye çalışan ebeveyni düşünün. Aslında yaşanan şeyin en basit ifâdesi değerler karmaşasıdır. Korsanca haklılığı ele geçirmektense mâsumca haksız olduğunu itirâf edebilme mahcûbiyeti her zaman daha büyük bir insânî seviyedir.

Bir konuda haklı çıkmış olmanız o konuda haklı olduğunuz anlamına gelmez. Hattâ haklı çıkmak hiç istenmeyen bir şeyin öngörüsü olduğu için derin bir mutsuzluk da yaşayabilirsiniz. Asıl olan hakkı yere düşürmeyip hep yukarıda tutmaktır. Zîrâ hak onu savunan ya da kendine izâfe eden kişiden daha güçlü ve kendini savunmada daha mahâretlidir. Hakkın müdâfîleri sâdece kendi omurgalarını düzgün tutmuş olurlar. Kişi hak üzere ise dünyâ onun haksızlığını beyân için bir araya gelmiş olsa bile bir saman çöpünü bile yerinden oynatamazlar.

Günlük hayâtımız içerisinde haklı olmakla gālip gelmek çoğunlukla aynı niyetle kullanılmaktadır. Bu “Ben yendim!” demenin bir başka şeklidir. Ünlü Alman yazar Goethe’nin Faust adlı şâheserinde ifâde ettiği gibi: “Beni dinle! – Ve ricâ ederim nefesimi tükettirme. -Şunu bil ki haklı çıkmak isteyen ve yalnız çenesi kuvvetli olan bir kimse, buna her zaman muvaffak olur. -Haydi gel, artık bu gevezelikten bıktım, çünkü sen her şeyden önce bana lâzım olduğun için, haklısın.” (Faust-s.149)

Ne dediğini anlatamayanlara özgü bir inattır konuşurken her cümle sonunda kaşe vurur gibi haklılığını hatırlatmak. Bu özellikteki kişiler bir nehri geçmek için etraflarındakilerden yardım isteyen endîşeli tiplerdir. Kendilerini garanti altına almak isterler. Haklılıkları tescîl edildikten sonra artık onlara karada ölüm yoktur. Kalplerinin derinliklerinde tam ifâde edemedikleri haklılıklarına dâir tezler olduğuna inanırlar. Bunu duyumsarlar, ama muhâtaplarına anlatmaya güç yetiremezler. Uğratıldıkları hiçbir zarar kalabalıklar tarafından haksız kabûl edilmelerinden daha önemli değildir. “Sen haksızsın!” diyen kişi aslında ondaki ifâdelendiremediği haklılığı idrâk edememiştir. Bir tür haklılığı gaspa uğramıştır. Konuşma kudretini manipüle edenler bu konuda oldukça mâhirdirler. Retorik üstünlük ve de cedel kābiliyeti haklıyı haksız, haksızı haklı sandalyesine oturtabilir. En önemlisi durumu anlama ve durum içindeki pozisyonunda anlaşılma imkânını yakalayabilmektir. Haklılık insanın hakla kurduğu ilişkide yatar. Şâyet böyle bir râbıta yoksa kişi düşmemek için tutunduğu çürük bir ipten medet ummak zorunda kalacaktır.

İsmet Özel’in haklılığından pay alarak cümlemizi sağlam bir kazığa bağlayalım: “Müslümanlar dünyâ ölçüsünde bir hareketin sorumluluğu altında, kendi kaynaklarına yakışır bir vakar ile insanlar üzerindeki hâkimiyetleri ne kadar büyük olursa olsun diğer düşünce sistemlerine benzemekten, onların değer ölçülerine şirin görünmekten imtinâ etmelidirler. Müslümana yakışan haklı olduğunu göstermek olmalıdır." – (İsmet Özel, Şirin mi olalım haklı mı? 17.06.1977, Yeni Devir)

Sen bırak, ne kadar haklı olduğunu hareketlerin ve yaşayışın göstersin!

Ekim 2026, sayfa no: 18-19