Hayat Düstûrumuz Kur’ân, anlayan kulaklardan bahseder: Su taştığı vakit, size bir ibret olmak üzere, anlayışlı kulaklar anlasın diye süzülen gemide, sizi Biz taşımışızdır.1 Aslında kulaklar işitme duyumuzdur ve dinlemek içindir. Ama dinlemekten maksat anlamak, anlamaktan maksat da yaşamaktır. Onun için dinleyen kulaklar yerine, anlayan kulaklar ifâdesi kullanılmıştır. Âyet, Nûh Tûfânı’ndan bahsetmektedir. O gün gemide olanlar suların yerden fışkırdığını, gökten sağanak sağanak yağdığını gördüler, yeryüzünü doldurup tûfân oluşturan suların seslerini duydular, Allâh’ın Rasûlü’nün çağrısına uyup gemiye binenlerin kurtulduklarına, çağrıyı kulak ardı edip uymayanların helâkine şâhit oldular. Olayı Rabbimiz âyetlerinde canlı bir biçimde anlatıyor. Bugün bizler de tûfânın oluşumuna görür gibi tanık oluyoruz. Su seslerini ve Rabbimizin âyetlerindeki anlatışını duyuyoruz. Olaya bu şekilde tanıklık ettikten sonra, ondan ders almamız gerekiyor. Onun için âyette anlayan kulaklar anlasın, buyruluyor.

Anlamak için de gönül kulağı ile dinlemek gerekir. Onun için Kur’ân, muhâtaplarına can kulağıyla dinleme emrini verir: Kur’ân okunduğu zaman ona kulak verin, dinleyin ki merhamet olunasınız.2 Bu âyetin iniş sebebiyle ilgili rivâyetlerden birisi şöyledir: Bir defasında Peygamberimiz sesli namaz kıldırıyordu, arkasında ona uymuş olanlardan bir adam da O’nunla berâber okumaya çalışıyordu. Namazdan sonra Efendimiz bu âyeti okuyarak onları şöyle uyarmıştır:Bana ne oluyor ki ben Kur'ân okurken bir başkası benimle yarışıyor? Bana ne oluyor ki Kur’ân okumama müdâhale ediliyor? Bir başka rivâyette İbn Mes’ûd, namaz kıldırırken arkasında kendisiyle berâber Kur’ân okuyanları şöyle uyarmıştır: Anlamanızın zamânı gelmedi mi? Akletmenizin za­mânı gelmedi mi? Emredildiğiniz üzere «Kur’ân okunduğu zaman ona derhâl kulak verin ve susun.»3 Dikkat edilirse namazda bile imam sesli okurken cemaatin dinlemesi isteniyor, amaç ise kargaşaya sebep olmamak ve okunanları anlamaktır. Bu, namaz dışında da devâm eder. Hele bir de okunan Kerem sâhibi Yüce Rabbin kelâmı Keremli Kur’ân ise. Onun için müşrikler Bu Kur’ân'ı dinlemeyin, okunurken gürültü yapın, belki onu bastırırsınız4 derken; Rabbimiz Kur’ân okunduğu zaman ona kulak verin, dinleyin ki merhamet olunasınız buyurmuştur.

O âlimlere Kur’ân okunduğu zaman, yüzleri üzerine secdeye varırlar» ve «Rabbimiz münezzehtir. Rabbimiz'in sözü şüphesiz yerine gelecektir» derler. Ağlayarak yüz üstü yere kapanırlar; bu, onların gönüllerindeki samîmiyet ve saygıyı artırır.5 Rahmân'ın âyetleri onlara okunduğu zaman ağlayarak secdeye kapanırlardı.6Kur’ân onlara okunduğu zaman: «Ona inandık, doğrusu o Rabbimizden gelen gerçektir; biz şüphesiz daha önceden müslüman olmuş kimseleriz; derler.7 Âyetler okunuyor. Okuyan Peygamber olabilir, bir başka okuyucu olabilir yâhut kişinin kendisi olabilir. Önemli olan okunanın Allah kelâmı olduğunun bilincinde onu dinlemek, ona can kulağını vermektir. İnsan, onu hakîkat aşkıyla can kulağıyla dinlerse, onun hakîkatin kendisi olduğunu anlar, ona boyun eğer, onun isteklerini yerine getirmeye doğrulur. Söylenen hakîkat üzerinde durup düşündükçe onun eşsizliğini anlar, ona olan îmânı, bağlılığı artar ve Yüce Yaratıcı bize sesleniyor, bizi muhâtap alıp bize değer veriyor, bizim dünyâ âhiret saâdetimizi diliyor diyerek duygulanırlar, samîmiyetle gözyaşı dökerler, o nimete şükür göstergesi olarak secdelere kapanırlar.

Okunan âyetlere karşı duyarsız olanlar da kulaklarında ağırlık olanlar, sağırlar olarak kınanır. Onlara kulaklar, gözler ve kalpler vermiştik; ama kulakları, gözleri ve kalpleri onlara bir fayda sağlamadı, zîrâ, Allâh’ın âyetlerini bile bile inkâr ediyorlardı, alaya aldıkları şeyler onları kuşatıp yok ediverdi.8 Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir, gözlerinde de perde vardır ve büyük azap onlar içindir.9 Onlar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler, bu yüzden doğru yola dönmezler.10 And olsun ki, cehennem için de birçok cin ve insan yarattık; onların kalpleri vardır ama anlamazlar; gözleri vardır ama görmezler; kulakları vardır ama işitmezler. İşte bunlar hayvanlar gibi hattâ daha sapıktırlar. İşte bunlar gāfillerdir.11 İnanmayanların kulaklarında ağırlık vardır ve onlara kapalıdır; sanki bunlara uzak bir mesâfeden sesleniliyor da anlamıyorlar.12 İşte Allâh’ın kalplerini, kulaklarını ve gözlerini mühürlediği kimseler bunlardır. Gāfiller de işte bunlardır.13

Yüce Yaratıcı, sayısız nimetleri yanında insana eşsiz güzellik ve özellikte duyular vermiştir. Göz vermiştir, hakkı görsün diye, kulak vermiştir gerçeği duyup dinlesin diye, dil vermiştir hakîkati söylesin diye, gönül vermiştir hakîkate aşk ile boyun eğsin, inanıp bağlansın diye. Bu duyu organları, bu amaç doğrultusunda kullanıldıkça onların şükrü edâ edilmiş olur. Aksi takdirde nankörlük edilmiş olur. Biz onun için iki göz, bir dil ve iki dudak var etmedik mi?14 Allah sizi annelerinizin karnından bir şey bilmez halde çıkarmıştır. Belki şükredersiniz diye size kulak, göz ve kalp vermiştir.15 Oysa, sizin için kulaklar, gözler ve kalpler var eden O'dur. Pek az şükrediyorsunuz.16 Âyetler bu nimetlere şükredenlerin ne kadar az olduğunu ve şükredenlerin de ne kadar az şükrettiğini vurguluyor. O halde bizler o nimetlere lâyığıyla şükreden o az kimselerden olmaya gayret etmeliyiz. Bunun için de o nimetleri fark etmemiz, nimetin asıl sâhibi olarak Yüce Rabbi bilmemiz, nimetlerin emânet olduğunu, elimizden alınma ihtimâlinin bulunduğunu unutmamamız, nimetleri O’nun emir ve ölçüleri doğrultusunda kullanmamız, nihâyet dilimizle de O’na çokça hamd etmemiz gerekmektedir.

Hz. Ömer’in yanında bir kişi; “Yâ Rabbi! Beni azlardan eyle” diye duā eder. Hz. Ömer; “Bu nasıl bir duā böyle?” diye sorar. O kişi de: Duydum ki Allah Teālâ, “Kullarımdan şükredenler azdır” buyurmuş. Ben, Allâh’ın beni işte o azlar’dan kılmasını istiyorum, diye cevap verir. Bunun üzerine Hz. Ömer, “Herkes Ömer’den daha bilgili!” diyerek tevâzu gösterir ve duā sâhibini takdîr eder.

Vedâ hutbesinde de Peygamberimiz, Sözlerimi iyi dinleyin ve iyi belleyip anlayın buyurur. Çünkü O, huzûrunda toplanan on binlerce insana, yirmi üç yılda kemâle eren İslâm’ın en temel mesajlarını veriyordu. Onlar da O’nu can kulağı ile dinliyorlardı. Zâten Peygamberimiz (sav) konuşmaya başlayınca ashâbı, başlarına kuş konmuş gibi, hareket ettiklerinde kuş ürküp kaçacakmış gibi pür dikkat O’nu dinlerler, O’nun sözlerine odaklanırlar ve O’nun sözlerini bellerlerdi.

Peygamberimiz kendisi de insan ilişkilerinde dinlemeye büyük bir önem verir ve karşısındaki kişiyi tam bir dikkatle, değer vererek dinlerdi. O, muhâtabını bütün Vücûduyla Dönerek Dinlerdi: Birisi kendisine seslendiğinde sâdece başını çevirmez, tüm bedeniyle o kişiye yönelirdi. Bu davranış, karşısındaki kişiye; "Şu an tamâmen seni dinliyorum ve sana değer veriyorum" mesajı verirdi. Sözü Aslâ Kesmezdi: Konuşan kişi kim olursa olsun (bir çocuk, bir düşman veya sıradan bir sahabe), sözünü bitirene kadar sabırla dinlerdi. Muhâtabı konuşmasını bitirmeden araya girmezdi. Göz Temâsı Kurardı: Konuşma süresince muhâtabının yüzüne bakar, ilgisini başka bir yöne çevirmezdi. Anlamaya Çalışırdı:Dinlerken sâdece duymakla kalmaz, karşısındaki kişinin derdini, ihtiyâcını veya fikrini derinlemesine anlamaya özen gösterirdi. Bu sâyede insanlar onun yanında kendilerini güvende ve değerli hissederlerdi. Sonra da sorulara iknâ edici cevaplar verir, sorunlara köklü çözümler getirirdi.

Son olarak dinlemenin önemini anlatırken şu tesbîti de hatırlatmakta fayda vardır:

25 bin beyitten oluşan Mesnevî’sini Mağz-ı Kur’ân, Keşşâfü’l-Kur’ân/Kur’ân’ın özü, Kur’ân’ın tefsîri diye tanıtan Mevlânâ, eserine Dinle diye başlar. Oysa Kur’ân’ın ilk emri Oku emridir. Mevlânâ ise dinle emri ile söze başlar. Çünkü anlamak için dinlemek önemlidir, herkes okuyamayabilir ama herkes dinleyebilir. Mesnevî, besmele ile başlar, cân’ın nûnu ile sona erer. Dinlemenin söylemekten daha önemli olduğuna dikkat çekmek için, dinle diyerek söze başlar ve ey cân diyerek söze son verir. O hâlde Dinle ey Cân! Çünkü söz söylemek için önce duymak, dinlemek gerek! Sen de önce dinle.17

Dinlemede dinlenmek ve dîni öğrenmek vardır. Onun için insan dinlemesini bilmelidir. Hele söylenenler gönülden kopan hakîkat cümleleri ise. Hele bir de Allah Kelâmından yâhut Söz Sultānı Efendimiz’den sözler okunuyorsa bunları başından sonuna kadar, can kulağıyla dinlemelidir. Kim bilir belki bu yüzden insana dinlemesi için iki kulak, konuşması için bir ağız verilmiştir. Buna göre insan, en az iki kez dinlemeli, bir kez konuşmalıdır. İnsan, kendini dinlemeli, kâinâtı dinlemeli, hakîkati haykıran ağızları dinlemeli ve tüm bunları yalnızca dinlemekle kalmayıp olumlu tepkiler vermelidir. Dinleyip öğrendiklerinin hakkını vermeli, gereğini yerine getirmelidir.

Dipnotlar:
1 Hâkka 69/11-12.
2 A’râf 7/204.
3 İbn Kesîr, Tefsîr.
4 Fussılet 41/26.
5 İsrâ 17/108-109.
6 Meryem 19/58.
7 Kasas 28/53.
8 Ahkâf 46/26.
9 Bakara 2/7.
10 Bakara 2/18.
11 A’râf 7/179.
12 Fussılet 41/44.
13 Nahl 16/18.
14 Fecr 90/8-9.
15 Nahl 16/78.
16 Mü’minûn 23/78; Secde 32/9; Mülk 67/23.
17 Mesnevî, I, 1636.

Ekim 2026, sayfa no: 6-7-8-9