Ara

Zekât

Zekât

Zekât, lügatte nemâ ve ziyâde mânâsınadır. Mâlî olan bu ibâdete zekât denilmesi zekâtı veren kimsenin malının çoğalmasından ve âhirette ecir ve sevâba vesîle olmasından dolayıdır. Hakîkaten malının zekâtını veren, fukarâya muāvenet ve yardımdan geri durmayan ihsân ve hayır ehlinin malının arttığı herkesçe müsellem açık bir hakîkattir. Bir fakîrin gönlü hoşnûd edilerek yapılacak hayrın muhakkaktır ki Cenâb-ı Hak -azze ve celle- mükâfâtını, ıvazını verir. Nitekim:

“Rızkınızdan sizin infak ettiğiniz şeyin bedelini Allah Teālâ hem dünyâda hem de âhirette halkeder. İnfâk olunan şeyin halefini yerine koyar halefsiz bırakmaz.” (Sebe, 39.) buyurulmuştur.

Fukarâ hakkını esirgeyip vermeyen bahîl kimselerin malı, umulmadık âfât ve zararlara dûçâr olduğu ve bazan da tamâmen mahvolduğu görülmektedir.

Zekâtta bir tahâret vardır. Bir servetin içinde fukarâ hakkı bulunursa bu hak o mal için âdetâ mânevî bir lekedir.

“Habîbim! Servet sâhiblerinin mallarından zekât al! Zekât onların mallarını temizler, vicdânlarını arıtır.” (Tevbe, 103.) buyurulmuştur.

Örf-i şer'îde; havlini tamamlayan yāni üzerinden bir sene geçen nisâba bâliğ mala mâlik olan kimsenin, malından kırkta birini fukarâya zekât olarak vermesi üzerine farzdır. (Nisâba mâlik olan, 20 miskal altın veya 200 dirhem gümüş miktârı malı olan kimsedir. 20 miskal altın râyiçteki 14 altından bir urub eksik miktardır. Banknot hesâbıyla piyasaya göredir.)

Zenginlerin mallarında fukarânın hakkı vardır. İsteyen, gerek sâil-i nakîr olsun gerekse iffetinden dolayı istemeyen fakir olsun hakları vardır.

“Onların mallarında sâilin ve (kemâl-i iffetinden dolayı dilencilik etmeyen) yoksulun da bir hakkı vardır.” (Zâriyât, 19.) âyet-i celîlesi sarîhtir.

Bütün edyânda ebnâ-yı cinsine karşı yardım ve teāvün emri olduğu gibi bizim âlî olan dînimiz, dîn-i mübîn-i İslâm da bu teāvün ve bu vecîbeye pek yüksek ve müstesnâ bir mevkî bahşederek zekâtı farz kılmıştır ki hiçbir dinde bu husustaki ulviyet ve fazîlet bu derecede tezāhür etmemiştir. Kur'ân-ı Kerîm'in müteaddid yerlerinde namaza mukārin olarak zikredilmiştir.

“Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin.” (Bakara, 43.) buyurulmuştur.

Bu zekât vecîbe-i emr-i celîli, sadr-ı İslâm’dan bu âna kadar ümmet-i Muhammed'in temiz vicdânında yaşayan bir emr-i dînîdir. Binâ-yı İslâm’ın beş şartından üçüncü bir rüknüdür. Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- İslâm’ın beş şartını açıklarken şöyle buyurmuştur: 

1- Allah'tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed'in Allâh'ın rasûlü olduğuna şehâdet etmek.
2- Namaz kılmak.
3- Zekât vermek.
4- Hacca gitmek.
5- Ramazan orucu tutmak. (Buhārî)

Zekâtın Farziyetindeki Hikmet

Zekât ictimâî bir yardımdır. Gerek bu cemiyet içindeki muhtaç, fakir olan fertlere ve gerekse dînin ve vatanın müdâfaa ve muhâfazası için asâkir-i İslâmiyye’ye yardım etmek de dînî bir vecîbedir. 

Zekât emrinin ahlâk üzerinde de güzel bir tesiri vardır. Bahîl ve mümsik olan kimselere mecbûrî bir emir olmayıp da ihtiyârî olsaydı, ferdî ve ictimâî yardım ve ihsân husûsunda pek ağır davranarak belki de nesâyih ve teşvîkât-ı lâzimede bulunulsa da o kadar tesiri hâiz olmazdı. Fakat zekâtın cebrî emr-i ilâhî ile farîza kılınması bahîli de îfâ-yı vazîfeye dâvetle, yardım ve ihsâna alıştırmağa bir vesîle de teşkîl etmektedir. Kezâ zekâtın bir hāssası da; servet sahiplerinin nâil oldukları nîmet-i ilâhiyyeye karşı edâ-yı şükür ve mahmedetine de bir vesîledir. Gerek zekât gerekse sadakanın pek çok fezâili vardır. Âkıl olan kimsenin kalbinde zekât ve sadaka vermeye dâimâ meyil olması lâzımdır. 

Âkıl olana yakışan da sadakaya rağbet ve meyl göstermektir. Zîra sadakada malı temizleme ve malın çoğalması* ile nîmeti verene bir şükran, rızıkta bolluk, ömürde bereket, sıla-i rahme teşvîk, şeytāna kahr, Allâh'ın rızāsına meleklerin ve insanların muhabbetine nâiliyet, mü'minin kalbine sürûrun dolması, nefsinden maraz ve illetlerin, malından ve evlâdından âfât ve beliyyâtın def'i, dost kazanma, bedeninin günahlardan temizlenmesi gibi hāssalar vardır. 

*(Malın çoğalmasının temsîli bir bağa teşbîh edilebilir. Budandıkça ve filizleri alındıkça mahsûlü artar. Eğer budanmazsa ve filizleri alınmazsa mahsûlü pek az olur. Ve daha sonra da mahsûl vermez olur. Malın zekâtını vermek ve sadaka ile, Cenâb-ı Hak servet üzerine aynı bereketi ihsân eder.) 

Nitekim âyette:

“Onların mallarından bir zekât al ki onunla kendilerini temize çıkarmış, mallarına bereket vermiş olasın.” (Tevbe, 103.)

Hadîs-i şerîfte de:

“Zekâtınızı vermekle malınızı muhâfaza, fukarâya tasadduk ile hastalarınızı tedâvî, duā ve tazarrû ile belâ ve mesâibi reddediniz.” buyurulmuştur. (El-Câmiu's-Sağîr) 

Kezâ:

“İslâmiyetinizin kemâli, edâ-yı zekâta mütevakkıftır.”

“Zekât vermek İslâm’ın bir köprüsüdür. Onu veren selâmete geçmiş olur.”

“Re'sü'l-mâlden zekâtın verilmesi serveti azaltmaz belki bereketini tezyîd etmiş olur.”

“Cenâb-ı Hak ibâdına ihsan ve i’tâ buyurduğu nîmetlerin âsârını görmek ister.” Ulemâda tedris, ümerâda adâlet, ağniyâda tasadduk gibi.

“Malının zekâtını vermeyen kıyâmet gününde nâr-ı cahîmdedir.” buyurulmuştur.

Mayıs 2026, sayfa no: 38-39

Abone Ol

En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın. Asla spam yapmayız!

Sosyal Medya Hesapları

Mesaj Bırak