Anasayfa / Editör'ün Seçtikleri / Kur’ân-ı Kerîm

Kur’ân-ı Kerîm

Kur’ân-ı Kerîm
Mahmud Sâmî Ramazanoğlu (ks)

“O kimseler ki bizim âyetlerimizde haktan ayrıldılar. Onlar bizim üzerimize gizli olmazlar. Günâhı mukâbilinde ateşe atılan mı hayırlıdır, yoksa kıyâmet gününde emîn olarak gelen mi?

Haydi istediğinizi işleyin! Zîrâ Allâhu Teâlâ sizin amelinizi görücüdür. Kur’ân bir büyük kitaptır ki, O Kitâb, cümle kitaplara gâlib ve menâfi-i kesîreyi câmi’dir.

Nâzil olan ahkâm-ı Kur’ân’ı, evâmir ve nevâhîsini ihlâl edecek ve kadrini tenzîl ve ahkâmını tağyîr gibi şânına nâkısa verecek bir şey gelmez, zîrâ Kur’an her işi hikmete muvâfık ve her işi mahmûd olan, Hakîm ve Hamîd olan Allâhu Teâlâ tarafından tenzîl olunmuştur.” (Fussilet, 40-42.)

“min beyni yedeyh” demek, Kur’ân’dan evvel gelen Tevrât ve İncîl gibi kitaplar tarafından Kur’ân’ı tekzîb edecek bir şey gelmez demektir.

“ve lâ min halfihî” demek, Kur’ân’ın arkasından da Kur’ân’ı nesh ve ibtâl edecek bir kitab gelmez demektir.

Yâni, geçmişte ve gelecekte Kur’ân’a muârız bir kitâb olamaz. Ve ibtâl edecek bir kitâb gelmez. Kur’ân’ın hak ve hakîkat dedikleri şey, dâima hak ve hakîkattir. Bâtıl olduğunu beyân ettiği şey de dâimâ bâtıldır. Hak olmak ihtimâli yoktur.

Kur’ân-ı Azîmü’ş-şânda ne ziyâde ve ne de noksanlık vardır. Onun ahkâmı kıyâmete kadar, bütün mahlûkâtın ahvâlini tanzîme kâfî ve kâfil düstûr-i İlâhîdir. Masûn ve mahfûzdur. Çünkü buyurulmuştur: “Kur’ân’ı muhakkak Biz inzâl ettik ve onu elbette Biz hıfz ederiz.” (Hicr, 9.)

Zamân-ı saâdet-i peygamberîden bu âna kadar 1400 küsur sene olduğu halde bir âyet-i kerîme şöyle dursun, bir kelimesi ve hattâ bir harfi bile tebdîl olunamamıştır. Ve el dokundurulamaz. Ve kıyâmete kadar da ilâ nihâye böyle devâm edecektir.

“Yâ Ekreme’r-Rusül! Sana kavmin Kureyş tarafından söylenmez, ancak senden evvel geçen rusül-i kirâma denilen söz denilir. Binâen-aleyh, sen onların sözlerine mahzûn olma. Zîrâ Rabbin Teâlâ Kur’ân’a îmân edenleri mağfiret edici ve küfr edenlere azâb-ı elîm sâhibidir.” (Fussilet, 43.)

Yâni senden evvel geçen rasûller milletleri tarafından vâkî olan ezâya nasıl sabr ettiler ve zafer-yâb oldular ve düşmanlarından intikamlarını aldılarsa sen de sabret ki kavmin üzerine zafer-yâb olasın. Zîrâ küfürden tevbe edip îmân edenleri Rabbin Teâlâ mağfiret edici ve küfre devâm edenlere acıtıcı azâb vericidir.

Vâcib Teâlâ Hazretleri kâfirlerin Kur’ân’a ta’nını beyân etmek üzere:

“Eğer biz Kur’ân’ı acem luğatı üzre inzâl etmiş olsaydık, onlar derler idi ki, keşke Kur’ân’ın âyetleri arabî üzere tafsîl olunmuş olsaydı.

Halbuki Kur’ân, acem luğatı üzeredir, Rasûl ise arabdır. Nasıl oluyor ki, arabî olan Rasûl üzerine acem lisânı üzere kitâb gelir? demekle ta’n ederlerdi.” (Fussilet, 44.)

(Burada acem dilinden maksad, Arabca’dan mâadâ bütün diller demektir. Yalnız İranlıların kullandıkları lisân-ı Fârisî demek değildir.)

Kâfirlerin ta’nına cevâb olmak üzere buyruluyor ki:

“Yâ Ekreme’r-Rusül! Sen Kur’ân’a ta’n eden kâfirlere de ki: Kur’ân o kimselere hidâyet ve şifâdır ki, o kimseler Kur’ân’a îmân ettiler. Amma o kimseler ki onlar Kur’ân’a îmân etmezler, onların kulaklarında ağırlık vardır. Binâen-aleyh, onlar Kur’ân’ı lâyıkiyle işitemezler. Zîrâ can kulağı ile dinlemezler ki işitsinler. Îmân etmeyenler üzerine Kur’ân âmâdır. İşte Kur’ân’a îmân etmeyenler uzak mahalden çağrılırlar.” (Fussilet, 44.)

Yâni Ey Habîbim! Sen Kur’ân’a ta’n eden mülhidlere de ki:

Kur’ân; kendisine îmân edip Cenâb-ı Allâh’ın emirlerine imtisâl, nehiylerinden ictinâb edenleri ve durûb-i emsâlden ibret alanları, kasas ve ahbârından hisse alanları doğru yola, tarîk-i hakka dâvet edici ve dâvetine icâbet edenleri doğru yola ulaştırıcı ve kalblerinde kibir, cehl, taklîd, evhâm ve hayâlât gibi marazlarına şifâ vericidir.

Çünkü Kur’ân, emrâz-ı kalbiyyeyi bihakkın izâle edicidir.

Fakat şu kimseler ki, onlar Kur’ân’a îmân etmezler. Onların kulaklarında sağırlık vardır. Onlar üzerine sen ne kadar Kur’ân’ı tilâvet etsen de onlar, zâhir ve bâtınlarını tathîr eden âyetleri işitmezler. Çünki can kulağı ile dinlemezler ki işitsinler ve onların halleri Kur’ân’ı işitmemek olduğundan Kur’ân onların gözlerine perdedir.

Binâen-aleyh, hakkı görmezler. İşte kulaklarında ağırlık ve gözlerinde perde olup, hakkı duymayan ve görmeyenler uzak mahalden çağrılırlar. Yâni uzak mahalden çağırılanlar gibi hakka dâveti işitmezler.

Nidâ ile murâd, onların Kur’ân’ı kabûl etmedikleri, uzaktan çağrılan kimselere teşbihtir. Ve hakkı kabûl etmeyenleri behâime tenzîldir. Çünkü insan ile behâim arasındaki fark, hakkı duyup duymamaktır.

Mahmud Sâmî Ramazanoğlu (ks) – Musâhabe 1 kitâbından alınmıştır.

Eylül 2109, sayfa no: 30-31

Ayrıca kontrol et

İletişim Dili

İletişim Dili Alemdar İlk insan, ilk peygamber Âdem (as)’dan Efendimiz’e (sav) kadar Rabbimizle iletişim vahy-i …