Vâcib Teālâ hazretleri buyuruyor:

"O kimseler ki onlar Allâh'a ve Rasûlüne ve kitablarına îmân ettiler ve o kimseler ki onlar da îmân ile berâber hicret ve fîsebîlillâh mücâhede ettiler. İşte bu kimseler Allâh'ın ihsâsını ümîd ederler. Zîrâ Allah Teālâ mücâhede edenlerin günahlarını mağfiret eder ve cihadları mukābili sevap vermekle merhamet buyurur." (Bakara, 218.)

 

Yine Allah Teālâ buyurur:

"O kimseler ki onlar îmân ettiler ve îmânlarını ef’âlleriyle isbât ederek vatanlarını terk ve civâr-ı Rasûlullâh'a ilticâ etmek sûretiyle hicret ettiler ve fîsebîlillâh malları ve canları ile mücâhede ettiler. Onlar için indellâh büyük dereceler vardır. Ve ancak onlar korktuklarından kurtulup umduklarına nâil olmak sûretiyle fevz ü necât buluculardır. Zîrâ bunlar âhireti dünyâ üzerine tercîh ettiler ve dîn-i ilâhî’yi i'lâ için mallarını ve canlarını fedâya müheyyâ oldular. Elbette bunların dereceleri büyüktür." (Tevbe, 20.)

 

Hicret: Dîn uğrunda beldesini, hânesini, akrabâ ve teallukātını, emvâlini ve kâfirlerin komşuluğunu terk ederek diyâr-ı İslâm’a nakletmektir.

İbtidâ-yı İslâm’da Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz hazretlerinin Medîne'yi teşrîfiyle, Mekke'nin fethinden evvel hicret farz idi. Fakat Mekke'nin fethinden sonra farziyyeti nesh olunup sünnet olarak bâkî kalmıştır.

Feth-i Mekke'den mukaddem Bedir ve Hudeybiye vak’alarında henüz İslâmiyet şevket bulmamış olduğundan şevket-i İslâmiyye’nin tezyîdi için Mekke'deki müslümanların Medîne-i Münevvere'ye hicretlerine şiddetle ihtiyaç vardı. Fakat feth-i Mekke'den sonra İslâmiyet kuvvet bulmuş olduğundan hicret etmek herkesin kendi ihtiyârına terk edilmiştir. Hattâ Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz hazretlerinin:

"Fetihten sonra hicrete lüzum yoktur." hadîs-i şerîfi de bu mânâyı müeyyiddir.

Bu hadîs-i şerîfte beyân olunan hicretin inkıtâı Mekke'den Medîne'ye hicretin inkıtâına mahsustur, yoksa hicreti bi’l-külliyye nefyetmek mânâsını mutazammın değildir.

Çünkü hicrete sebep dîne hizmet ve İslâm'ın şevketini tezyîd gāyesidir. İşte bu sebep her nerede ve her ne zaman mevcut olursa hicret lâzımdır.

Binâenaleyh İslâmiyet’in zaafa düştüğü bir zamanda müslümanların bir iklîme ictimâ ederek ehl-i İslâm’ın küffâra karşı kuvvetini izhâr etmeye lüzûm görülüyorsa müslümanların o iklîme hicretleri vâcib olur.

Kezâlik bir beldede ehl-i İslâm’ın azlığından dolayı dînini muhâfaza edemeyen kimseye dînini böyle ikāme edecek bir İslâm beldesine hicret etmesi vâcib olur. Şu halde hicretin sebebi; hicrete ihtiyaçtır.

Binâenaleyh; her ne zaman hicrete ihtiyaç hâsıl olursa hicret etmek bir emr-i lâzım olduğu cihetle hicret ilâ yevmi’l-kıyâm bâkîdir.

Sûre-i Nahl’de Cenâb-ı Hakk:

"O kimseler ki onlar düşmanları tarafından zulüm olunduktan sonra Allâh'ın rızāsını tahsîl için hicret ettiler; elbette biz onları dünyâda güzel bir makamda iskân eder ve rızık veririz. Eğer hicret eden kimseler bilmiş olsalar onlar için âhirette hazırlanan ecir daha büyüktür. Zulümden sonra hicret eden o kimseler ki onlar müşriklerin ezālarına sabrettiler ve ancak Rabblerine îtimâd ettiler. İşlerinin küllîsini Allâh'a tefvîz etmek de âdetleridir." (Nahl, 41-42.) buyuruyor.

 

Fahr-i Râzî, Hâzin, Nisâbûrî'nin beyânlarına nazaran bu âyet-i celîle, ashabdan Hazret-i Bilâl, Suheyb, Habbab, Âbis, Ebû Cendel -radıyallâhu anhum- haklarında nâzil olmuştur.

Çünkü bunlara Kureyşîler dînlerinden döndürmek için çok ezâ yaparlardı. Hattâ Hazret-i Bilâl -radıyallâhu anh-'ı Mekke'nin dışında yatırıp karnının üzerine kaldıramayacağı ağır taş koymakla ezâ ettiklerini görünce Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh- satın alıp kölelikten âzâd ettiği ve diğerlerine de envâ-i ezâ ve cefâyı revâ görmeleri üzerine hicretlerine müsâade olunmak üzere bu âyetin nâzil olduğu mervîdir.

Bu âyet-i celîlede hicret ile murâd; Cenâb-ı Allâh'ın rızāsını tahsîl ve dînini muhâfaza için vâkî olan hicret olduğuna işâret için hâcerû fî’llâh vârid olmuştur.

Binâenaleyh, Cenâb-ı Allâh’ın rızāsının gayri veya dîninin muhâfazası maksadından gayri maksatlarla bir beldeden diğer bir beldeye nakil kabîlinden olan hicretin nazar-ı şer'îde bir kıymeti yoktur.

Hasene ile murâd: Belde-i hasene, fütûhât, emvâl-i ganîmet ve sâir rızk-ı hasen ve refâh-ı hâldir.

Muhâcirînin sabırları ile murâd: İbâdetten hâsıl olan meşakkate ve hicretle hâsıl olan firkate ve cihâdda nefislerini ve mallarını bezletmekle sarf ettikleri ve kâfirlerin ezālarına mukāvemete ve şehevât-ı nefsâniyyelerini red ile hâsıl olan zahmete sabretmeleridir.

Tevekkül ile murâd: Bilcümle mahlûkāta îtimâdı terkle Cenâb-ı Hakk'a teveccüh edip her umûrunda Cenâb-ı Allâh’a îtimâd etmektir.

Din uğrunda hicret eden muhâcirîni Cenâb-ı Hak sabr u sebât ve bir de tevekkül-i tâm ile senâ etmiştir. Binâenaleyh dînini muhâfaza için hicret eden bir kimse Cenâb-ı Hakk'a îtimâd ederek her nereye hicret etse, gerek rızık ve gerekse rahatlık husûsunda zahmet çekmeyeceğine bu âyet-i celîle delâlet etmektedir.

Hülâsa: Dînini muhâfaza için hicret eden kimsenin dünyâda envâ-ı haseneyi câmî bir mekâna iskân olunacağı ve âhirette dahî daha büyük yere ve âlî derecelere nâil olacağı ve onların son derece sabır ve tevekkül sâhipleri olduğu ve eğer muhâcerette olan fazîletin hakîkatini bilmiş olsalar daha ziyâde sabır ile ibâdete sâ'y ve gayret edecekleri bu âyetten istidlâl olunmaktadır.

Kasım 2026, sayfa no: 38-39-40