Anasayfa / Yazarlar / Fatih Çınar / Son Döneme Damga Vuran Sûfî Meşrep Bir Şâir: İstiklal Şâiri Mehmet Âkif Ersoy ve Mânevî Yönü

Son Döneme Damga Vuran Sûfî Meşrep Bir Şâir: İstiklal Şâiri Mehmet Âkif Ersoy ve Mânevî Yönü

Son Döneme Damga Vuran Sûfî Meşrep Bir Şâir:
İstiklal Şâiri Mehmet Âkif Ersoy ve Mânevî Yönü
Fatih Çınar

“Ne irfandır veren ahlâka yükseklik, ne vicdandır,
Fazîlet hissi insanlarda Allah korkusundandır.
Yüreklerden çekilmiş farz edilsin havf-ı Yezdân’ın,
Ne irfânın kalır tesiri kat’iyyen, ne vicdânın.”1

​Merhum Mehmet Âkif, 1873 yılında İstanbul/Fatih’teki Saru Nasuh sokağında bir evde doğmuştur. Babası Arnavut kökenli Tahir Efendi, Yozgatlı Hacı Mahmut Efendi’den icâzet almış ve Fatih Dersiamlığı’na yükselmiş birisidir. Tâhir Efendi, mânevî eğitimini ise Nakşi Şeyhi Feyzullah Efendi’den almıştır. Âkif’in tasavvufa ilgi duymasında babasının büyük tesiri olmuştur. Âkif merhumun annesi, Emine Şerife Hanım’dır. Babası Tahir Efendi, 1888’de Âkif on beş yaşında iken, annesi Emine Şerife Hanım ise doksan yaşlarında 1926 yılında Beylerbeyi’nde vefât etmiştir.2 Merhum, Rüşdiye’den sonra Mülkiye’ye gitmeyi tercih etmiş, Mülkiye’nin âlî kısmına devâm ederken babasını kaybetmesi üzerine bir an önce memuriyete geçebilmek için Mülkiye Baytar Mektebi’ne geçmiştir. Baytar mektebini birincilikle bitirdikten sonra Âkif, hafızlığını da tamamlamış, bu yıllarda pehlivanlık, yüzücülük ve ney üflemekle de ilgilenmiştir.3

Çeşitli kurumlarda resmî görevler îfâ eden Merhum Âkif, bu görevleri vesîlesiyle yurt içi ve yurt dışında birçok yere seyahatler gerçekleştirmiştir.4 Âkif, yoğun bir tempoda devâm eden resmî hayâtı, ilmî gayretleri ve âile yaşantısına rağmen birçok eser kaleme almayı ve birçok eseri de tercüme ederek dilimize kazandırmayı başarmıştır. Birincisi Safahat, ikincisi Süleymaniye Kürsüsünde, üçüncüsü Hakkın Sesleri, dördüncüsü Fatih Kürsüsünde, beşincisi Hatıralar, altıncısı Asım ve yedincisi Gölgeler olan Safahat’ın5 yanı sıra, Camile Flammarion’un Uranie adlı eserini, Ferid Vecdi’nin Müslüman Kadın, Müslümanlıkta Medeniyet ve Hadika-i Fikriyye adlı çalışmalarını, Şeyh Abduh’un Asr Suresi Tefsiri’ni, Hintli âlim Şibli en-Numanî’nin Medeniyet-i İslâmiyye Tarihinin Hataları, Mısırlı Aldülaziz Çaviş’in Âlem-i İslâm Hastalıkları ve Çareleri ve Anglikan Kilisesine Cevap, Müslümanlık Fikir ve Hayata Neler Bahşetti?, İçkinin Hayât-ı Beşerde Açtığı Rahneler, Kavmiyet ve Din, Esraru’l-Kur’ân adlı eserlerini ve Said Halim Paşa’nın İslâmlaşmak ve İslâm’da Teşkilat-ı Esasiye adlı çalışmalarını tercüme ederek insanımızın istifâdesine sunmuştur.6 Bu çalışmalarının yanı sıra Âkif, Sırat-ı Müstakim dergisinin başyazarlığını yapmış, birçok arkadaşıyla birlikte katıldığı İttihat ve Terakki cemiyetinin faaliyetlerine destek vermiş, fakat zamanla kavmiyetçi ve din karşıtı bir fikrî yapıya bürünen bu cemiyetin müdahaleleri ile memuriyetten ve Sebilürreşad dergisindeki başyazarlık görevinden ayrılmak zorunda kalmıştır.7

​Merhum Âkif, 1920 yılında Milli Mücadele’ye aktif olarak destek vermek üzere başta Burdur’daki Zağanos Paşa Cami olmak üzere Eskişehir, Sandıklı, Dinar, Afyon, Antalya, Konya ve Kastamonu gibi şehirlerde halka vaazlar vererek Milli Mücadele’ye fiilî destek olmaları için halkı motive etmiştir. 1920 yılının sonlarında açılan millî marş güftesi için açılan yarışmaya vâdedilen ödül nedeniyle katılmayan Âkif, ödülün kaldırılmasının ardından yarışmaya katılmış, kaleme aldığı marşı mecliste oy birliği ile Milli Marş olarak kabûl edilmiştir. Meclisin aldığı karar gereği marşı yazan kimseye verilmesi vâdedilen ödülü ise bir hayr kurumuna bağışlamıştır. Âkif, ikinci mecliste muhalifler grubunda görüldüğü için mebus adayı gösterilmemiştir. O; millî mücâdelenin kazanılmasına rağmen Anadolu’nun İslâm dünyasındaki birlik ve berâberliği Âkif’in istediği bir kıvamda sağlayamaması sebebiyle ve Said Halim Paşa’nın dâveti üzerine Mısır’a gitmiştir.8 Anadolu’ya gidiş dönüşleriyle birlikte yaklaşık on yıl süren Mısır hayâtında Âkif, birçok zorlukla mücâdele etmek zorunda kalmıştır. Kesilen maaşı sebebiyle ekonomik anlamda zor günler geçirmiş, eşinin rahatsızlığı, çocuklarının eğitimiyle ilgilenememesi, İslâm ümmetinin dağınık hâli ve vatan hasreti gibi sebeplerle sıkıntılı günler geçiren Âkif, kendisi Mısır’dayken meclisin aldığı bir karar üzerine 1926-1929 yılları arasında Kur’ân-ı Kerîm’in meâlini yazmakla meşgûl olmuştur.9 Âkif, Anadolu’da zorla ezanın Türkçe okutulması uygulamasını öğrenince namazın da Türkçe kıldırılmak isteneceği düşüncesiyle meâli teslim etmemiş, meâli yazması için verilen avansı da iâde etmiştir.10

​1935’te rahatsızlanan Âkif, Lübnan üzerinde Antakya’ya buradan da İstanbul’a dönmüştür. 27 Aralık 1936’da İstanbul’da vefât eden Âkif, resmî makamların ilgi göstermediği bir törenle Beyazıt Câmii’nden üniversite gençliğinin ve halkın katıldığı büyük bir cemaatle Edirnekapı Mezarlığı’nda dostu Babanzade Ahmed Naim Efendi’nin kabrinin yanında toprağa verilmiştir. 1960 yılındaki yol inşaatı sebebiyle bu iki mezar Süleyman Nazif’in kabriyle birlikte Edirnekapı Şehitliği’ne nakledilmiştir.11

İstiklal Şairi Âkif’in Manevî Yönü

​Öncelikle merhum Âkif’in, tasavvufu yanlış değerlendirerek bu yolu bir miskinlik ve duyarsızlaşma aracı olarak görenlere yönelik eleştirilerinden hareketle onun önceleri tasavvufa ilgi duyduğu sonraları bu ilgisinden vazgeçerek şiddetli bir şekilde tasavvufu ve müntesiplerini eleştirdiği kanaatinin yanlış olduğunu ifâde etmek isteriz. Birçok sûfînin nefislerine, sevenlerine ve tasavvufî sistemi çarpık bir anlayışla ele alıp bu sistemi menfaatlerine âlet etmek isteyenlere yönelik eleştirilerde bulunduğu gibi Âkif de döneminde gördüğü çarpık tasavvuf anlayışına ve bu çarpıklığı körü körüne taklitle yetinen zihniyete şiddetli eleştiriler yöneltmiştir.12 Âkif’in bu eleştirileri onun tasavvufî sisteme ve sûfîlere farklı bir bakışının olduğu anlamına gelmemektedir. İstiklal şâirimiz Âkif, birçok şiirinde tasavvufî verileri kullanan, bu sistemin inceliklerini iyi bilen, gerçek tasavvuf ve sûfîlerin hayrânı olan birisidir. İstiklal Marşı’mızda dahi Âkif’in tasavvufî verilerden istifâde ettiğine şâhit oluruz.

O zaman vecd ile bin secde eder, varsa, taşım;
Her cerihamda, İlahi, boşanıp kanlı yaşım,
Fışkırır
rûh-i mücerred gibi yerden na’şım!
O zaman yükselerek Arş’a değer, belki, başım’

ifâdelerinde ‘vecd’ ve ‘rûh-i mücerred’ gibi tasavvufî terminolojinin verilerini ustalıkla kullanmıştır. Şu noktada unutulmamalıdır ki Âkif, babası vâsıtasıyla Nakşibendiyye yolu ile tanışmış birisidir. Yâni o, çok küçük yaşlarda mânevî bir atmosferin içerisinde kendisini bulmuştur. Âkif’in tasavvufa yönelik eleştirileri belki de babasından gördüğü ve doğrusu olduğuna iknâ olduğu tasavvuf anlayışı ile istismâr edilen ve bir kesimini menfaati için kullanmaya çalıştığı sözde tasavvuf anlayışını ayırt etmek için söz konusu olmuştur.13

Âkif’in tasavvufa farklı bir gözle bakmadığını gösteren bir başka husus ise Mehmed Esad Dede’nin Fatih Camii’ndeki Mesnevî derslerine devâm etmesidir. Âkif hem Farsça zevkini geliştirmek hem de hayrânı olduğunu açıkça ifâde ettiği Hz. Mevlânâ’nın mesajlarına vâkıf olmak için uzun bir süre bu derslere devâm etmiştir. Âkif’in, bu dersleri yakın arkadaşı Tahirü’l-Mevlevî (ks) ile mütâlaa ettiği ve bu süreçte ilmî disiplinden hiçbir zaman tâviz vermediği anlatılmaktadır. Âkif’in Hz. Mevlânâ’ya olan sevgi ve ilgisi üzerinde biraz daha durmak istiyoruz. Âkif, Hz. Mevlânâ için ‘mürşidim’ ifâdesini kullanmış ve şiirlerini çok beğendiği İkbal’e şiirlerinden etkilenişini ona ‘Asrın Mevlânâsı’ şeklinde taltifte bulunarak göstermiştir.14 Bir de merhum Âkif, 1911 yılında Sırât-ı Müstakim’de kaleme aldığı bir yazısında Hz. Mevlânâ’yı Hind felsefesinin nakledicisi sayan bir kişiyle münâkaşasını anlatmış, böyle bir iddia için her iki düşüncenin berâberce mütâlaa edilmesi ve kulaktan dolma şeylere itibâr edilmemesi gerektiği görüşünü ortaya koymaktadır.15 Onun zikredilen makâlesindeki bu tavrı, Âkif’in tasavvufa veya sûfîlere değil, çarpıtılan ve ilkelerinden uzaklaştırılan, bununla birlikte adına tasavvuf ve sûfî denen sistem ve kişilere sert bir şekilde tavır koyduğu yönündeki iddiamızı desteklemektedir.

Ayrıca Âkif, sâdece Hz. Mevlânâ’dan değil birçok sûfî meşrep isimden de övgüyle bahsetmiştir. Firdevsî, Kisâî, Enverî, Hakanî, Hayyam, Hâfız, Sâdî, Attâr, Senâî, Şeyh Galib, Süleyman Çelebi, Bâkî, Nedim, Şeyhülislâm Yahyâ, Âkif Paşa gibi isimler onun sevdiği, hürmet ettiği ve fikirlerini naklettiği sûfî meşrep isimlerdendir.16

Âkif’in dünyâsında Yûnus Emre’nin (ks) de çok özel bir yere sâhip olduğunu söyleyebiliriz. O, ‘Severim ben Seni candan içeru’, ‘Bu aklı fikriyle Mevlâ bulunmaz’ ve ‘Ben yürürüm yâne yâne ’ ilâhilerini büyük bir zevkle söylemiş ve dinlemiştir. Burada, Âkif’in vahdet-i vücûd fikrini benimseyen ve kendisine ‘üstâd-ı hakîmim’ dediği Ferit Kam’ı da zikretmemiz yerinde olacaktır. Merhum Âkif, Ferit Bey’i evini onun semtine taşıyacak kadar sevmiştir. Tasavvufî anlayışa ‘bizim felsefemiz’ diyen Babanzade Ahmed Naim Bey de Âkif’in gönül verdiği bir diğer isimdir. Öyle ki Âkif’in kabri Ahmed Naim Efendi ile yan yanadır.17 Bir diğer gönül eri Hasan Basri Çantay ve Sivas Mebusu olarak ilk mecliste görev yapan Nakşibendî şeyhi Mustafa Takî Efendi ile yakın dostluğu da Âkif’in gerçek tasavvufa ve sûfîlere karşı menfî bir tavrının olmadığını gösteren örneklerdir.18

Âkif’in gerçek tasavvuf anlayışına değil çarpıtılan ve atâlete dayanak olarak görülen anlayışa19 tepkisini şu şiirinde gözlemlemek mümkündür:

‘Cihânın aslı yoktur, çünkü fânîdir’ diyen sersem,
Ne der ‘Öyleyse hilkat pek abes bir şey çıkar’ dersem?
Nedir dünyâya gelmekten garaz, gitmek midir ancak?
Velev bir anlamak hırsıyle olsun yok mu uğraşmak?

Ganîmettir hayâtın, iğtinâm et, durma erkenden,
Yarın milyonla feryâd olmasın enfâs-ı ma’dûden!
Bu âlem imtihan meydânıdır ervâh için mâdâm,
Demek: İnsan değilsin eylemezsen durmayıp ikdâm’20

​Son olarak ifâde etmemiz gerekirse Âkif, fiilî olarak tarîkata girmiş birisi değildir. Fakat yukarıda sıralanan veriler ve İstiklal Marşı’nı kaleme aldığı, bir Nakşibendî dergâhı olan Taceddin-i Velî Dergâhı’nda ikameti onun tasavvufa ve sûfîlere menfî bir tavrının olmadığını göstermektedir. Sıklıkla vurguladığımız gibi o, tasavvufun çarpıtılmasına, onun yanlış anlaşılıp bu yanlış zihniyetle atâlet, gevşeklik, şuursuzlaşma ve hassâsiyetleri kaybetme gibi yollara tevessül edilmesine tepki göstermiştir.21 Âkif’in bu eleştirileri gibi tepkiler, hemen her dönemde bizzat sûfîler tarafından da dile getirilmiştir. Âkif’in bu eleştirileri üzerinden vatan, bayrak ve diğer mukaddes değerlerin tasavvuf düşüncesi dışında kalarak kurtarıldığı gibi bir iddiayı savunmak pek mâkûl görünmemektedir.22 Âkif gibi gönül ehli, şiir üstâdı ve ahlâk âbidesi bir isim üzerinden tasavvufa ve sûfîlere göndermeler yapmak, ilk etapta Âkif’e, babasına, arkadaşlarına, etkilendiği gönül insanlarına ve şiirlerindeki gönülleri mest eden inceliklere ihânet anlamına gelmektedir. Âkif, işin hakîkatinin idrâk edilmesi ve bu hakîkat peşinde bir ömür sürülmesi gerektiğini çok net bir şekilde telkin etmiştir. Onun bu noktadaki uyarısı ile çalışmamızı nihâyete erdirelim:

“Sofuluk satıyorsun, elinde boy boy tesbih,
Çevrende dalkavuklar; tapınır gibi, lâ-teşbih!
Sarık cübbe ve şalvar; hepsi istismar, riyâ,
Şekil yönünden sanki; Ömer’in devri, güyâ!

Herkes namaz oruçta; hepsi sözünü dinler,
Zikir, Kur’ân sesinden, yerler ve gökler inler!
Ha bu din, îman, takvâ; inan ki hepsi yalan,
Sen onları kendine taptırırsın vesselâm!


Derdin dâvan sâdece, hep nefsi saltanatın,
Şimdilik putu sensin, tapılan menfaatın!
Hey kukla kafalı adam, dinle sözümü tut,
Bunların dilinde hak; ama kalbi dolu put!”

Dipnotlar:
1 Mehmet Akif Ersoy, Safahat, Millî Eğitim Yay., İstanbul 1996, s.310.
2 Kazım Yetiş, Bir Mustarip Mehmet Akif Ersoy, Ankara 2006, s.12; Mithat Cemal Kuntay, Mehmet Âkif Hayatı-Sanatı-Seciyesi Seçme Şiirleri, Yeni Mecmua Yay., İstanbul 1948, s.5.
3 Kadir Pepe, ‘Mehmet Akif Ersoy’da Spor Sevgisi ve Gençlik İdeali’,  1. Uluslararası Mehmet Akif Ersoy Sempozyumu Bildiriler, Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi Yay., Burdur 2009, c.I, s.446-449; Kadriye Türkan, ‘Safahat’ta Giyim Kuşamla İlgili Tespitler’, 1. Uluslararası Mehmet Akif Ersoy Sempozyumu Bildiriler, Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi Yay., Burdur 2009, c.I, s.462-463.
4 Akif, Edirne, Şam, Mısır, Riyad, Medine, Lübnan ve Berlin gibi birçok merkezi resmî görevleri sebebiyle ziyaret etme imkânı bulmuştur.
5 Mehmet Akif Ersoy, Safahat, Yayına Hazırlayan: Ö. Faruk Huyuguzel, Rıza Bağcı, Fazıl Gökçek), Feza Gazetecilik, İstanbul 1994, c.I, s.16-21.
6 Eşref Edip, Mehmet Akif, Hayatı, Eserleri ve Yetmiş Muharririn Yazıları, (haz. Fahrettin Gün), İstanbul 2010, s.122, 590-615.
7 Mehmet Cemal Çiftçigüzeli, ‘Mehmet Akif, Sırat-ı Müstakim ve Sebilürreşad’, 1. Uluslararası Mehmet Akif Ersoy Sempozyumu Bildiriler, Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi Yay., Burdur 2009, c.I, s.510.
8 Abdülkerim Abdülkadiroğlu – Nuran Abdülkadiroğlu, M. Akif’in Kur’ân-ı Kerim’i Tefsiri, Ankara 1992, s.45.
9 Hidayet Aydar, ‘Mehmed Âkif ve Kur’ân-ı Kerim Tercümesi’, Diyanet İlmi Dergi, Ankara 1996, c.XXXII, Sayı: I, s.43-56.
10 Ercan Şen, ‘Âkif Literatürüne Yeni Bir Katkı: Mehmet Âkif Ersoy’un Kur’ân Anlayışına Dair Yapılan Çalışmalar Üzerine Bibliyografik Bir Deneme’, FSM İlmî Araştırmalar İnsan ve Toplum Bilimleri Dergisi, Sayı: VI,  (Güz 2015), s.211-221.
11 M. Orhan Okay-M. Ertuğrul Düzdağ, ‘Mehmed Âkif Ersoy’, İA, c.XXVIII, s.432-439.
12 Mehmet Demirci, Yahya Kemal ve Mehmet Akif’te Tasavvuf, Akademi Kitabevi, İstanbul 1993, s.80.
13 Faruk K. Timurtaş, Mehmet Akif ve Cemiyetimiz, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yay., Ankara 1987, s.83-117.
14 Muhammed İkbal, İslâm’da Dinî Tefekkürün Yeniden Teşekkülü, Çeviren: Sofi Huri, Çeltüt Matbaacılık, İstanbul 1964, s. XIII, (A. Schimmel’in ‘Eseri Takdim’ yazısından.)
15 Mithat Cemal, Ölümünün 50. Yılında Mehmed Âkif, Türkiye İş Bankası Yay., Ankara 1986, s.193.
16 Ahmet Kabaklı, Mehmet Âkif, Türk Edebiyatı Vakfı, İstanbul 1987, s.112-113.
17 Hilmi Yücebaş, Bütün Cepheleriyle Mehmet Âkif, İstanbul 1958, s.171-172; Zafer Erginli, ‘Tasavvuftaki İnsan Anlayışının Safahât’taki Yansımaları’, 1. Uluslararası Mehmet Akif Ersoy Sempozyumu Bildiriler, Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi Yay., Burdur 2009, c.II, s.847-848.
18 Fatih Çınar, ‘İki Büyük İsmin Hayranlık Uyandıran Gönül Bağı: Mustafa Takî Efendi ve Hasan Basri Çantay’, Somuncu Baba, Aralık 2009, Sayı: 110, s.60.
19 Tevekkül konusundaki yanlış değerlendirmelere Akif’in tepkisi için bkz; Dursun Ayan, ‘İslâm Tasavvuf Zihniyeti Yoksulluğu Teşvik Eder mi? Bazı Edebî Metinler Üzerine İzlenimler’, Dördüncü Aile Şurası Bildirileri, Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu Başkanlığı Yay., Ankara 2004, s.3-12.
20 Mehmet Akif Ersoy, Safahat (Hatıralar), Neşre Hazırlayan: M. Ertuğrul Düzdağ, M. Fatih, İstanbul 2007, s.289.
21 Efecan İnceoğlu, Türkiye’de Siyasal İslamcılığın Evrimi (Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi), Ankara 2009,  s.20-23.
22 Ertan Erol, ‘Safahat’ta Emek ve Gayret Kavramları Üzerine’, Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi, c. V, Sayı: XXI, (Bahar 2012), s.112.

Mayıs 2019, sayfa no: 52-53-54-55-56

Ayrıca kontrol et

Vakıf İnsan

Vakıf İnsan Alemdar İnsan Allah Teâlâ’ya adanmıştır. “Biz muhakkak ki Allah içiniz (O’na ulaşmak ve …