İnsan, kendisi için hep güzel şeyler ister. Sağlıklı olmak, huzurlu olmak, başarılı olmak, sevilmek, değer görmek ister. Çocuğunun iyi bir geleceğe sahip olmasını diler; yuvasının huzurla dolmasını, rızkının bereketlenmesini, işlerinin yolunda gitmesini ister. Kısacası bizler isteriz de isteriz…
Peki ya mümin kardeşimiz?
Onun için de aynı güzellikleri istemeyi başarabiliyor muyuz?
İşte imanın insanı ulaştıracağı ahlak, tam da burada kendini gösteriyor. Sevgili Peygamberimiz (sav) şöyle buyuruyor:
“Nefsimi elinde tutan Allah'a yemin ederim ki bir kişi hayırdan kendisi için istediğini, Müslüman kardeşi için de istemedikçe kâmil manada iman etmiş olmaz.” (İmam Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, el-Fethu’r-Rabbânî Tertibi)
Bu hadis, müminin kalbine tutulmuş bir ayna gibidir. Çünkü insan, başkasına karşı gerçek duygularını çoğu zaman menfaatinin söz konusu olmadığı anlarda belli eder. Kendisi için istediğini kardeşi için de istemek… Çok sade fakat bazen zor bir ölçü!
Çünkü nefis, güzelliklerin hep kendisine ait olmasını ister. Kötülüğü emreden nefis; kendisi yükselirken başkasının geride kalmasını, kendisi kazanırken başkasının kaybetmesini, kendisi övülürken başkasının unutulmasını arzulayabilir. Başkasının sahip olduğu nimeti görünce sevinmek yerine huzursuz olabilir. Birinin başarısını kutlarken bile içten içe “Neden ben değil?” diye sorabilir.
Hâlbuki mümin, kardeşinin güzelliğini kendi güzelliğinden ayrı görmez. Kardeşi kazandığında onun da gönlü ferahlar. Bir Müslüman iş bulduğunda, yuva kurduğunda, evlat sahibi olduğunda, hastalıktan kurtulduğunda ya da bir başarıya ulaştığında onun sevincine ortak olur. Çünkü bilir ki Allah’ın lütfu sonsuzdur. Kardeşine verilen nimet, kendisine verilecek olanın önünü kesmez.
Ancak ne yazık ki bugün, bu hadisin ruhuna en çok ihtiyaç duyduğumuz zamanlardan geçiyoruz. Özellikle sosyal medyada insanların birbirlerinin hayatına çoğu zaman kıskançlık, hatta haset perdesinin ardından baktığını görüyoruz.
Birisi bir başarı elde ediyor; hemen altında o başarının küçümsendiği yorumlar… Birisi mutlu bir anını paylaşıyor; mutlaka kusur bulmaya çalışanlar… Birisi iyilik yapıyor; “Kesin gösteriş için yapmıştır.” diyenler… Birisi övgü alıyor; bunu hak etmediğini ispatlamak için yarışanlar…
Bir Müslümanın düştüğü duruma üzülmek yerine sevinen, hatasını düzeltmesi için dua etmek yerine daha çok rezil olmasını bekleyen, hatta hakkında çıkan en küçük bir iddiayı bile sorgulamadan yaymaya hazır nice insan…
Bu kişiler kardeşlik hukukunu ne kadar anlayabiliyor?
Mümin, kardeşinin kusurunu teşhir etmek için değil, örtmek için çabalar. Düştüğünü gördüğünde ayağa kalkması için el uzatır. Yanlış yaptığında düzelmesini ister. Başına bir musibet geldiğinde “Hak etti.” demek yerine onun acısını paylaşır. Çünkü müminin derdi kardeşinin mahvolması değil, kurtulmasıdır.
Kendisi için istediğini kardeşi için de istemek; yalnızca malını paylaşmaktan ibaret değildir. Bazen bir duayı paylaşmaktır. Bazen bir fırsatı bölüşmektir. Bazen bildiği bir güzelliği kardeşinden esirgememektir.
Kendisine duyurulmasını istediği güzel bir haberi kardeşine ulaştırmaktır. Kendisi için bir kapının açılmasını arzuluyorsa o kapının başkasına da açılmasına sevinmektir. Affedilmek istiyorsa affetmeyi öğrenmektir. Kendisi hakkında hüsnüzan beslenmesini bekliyorsa kardeşi hakkında da hüsnüzan beslemektir. İftiraya uğradığında ne kadar incineceğini biliyorsa başkası hakkında duyduğu her sözü yaymadan önce durup düşünmektir.
Kardeşlik, yalnızca güzel günlerde “kardeşiz” demekten ibaret değildir. Asıl kardeşlik; nefsimizin zorlandığı, hoşlanmadığı anlarda dahi kardeşimizin iyiliğini isteyebilmektir.
Belki de bu hadisi hayatımıza tatbik edebilmek adına kendimize sık sık şu soruları sormalıyız:
Ben bu durumun başıma gelmesini ister miydim? İftiraya uğramak ister miydim? Hakkımda doğruluğu araştırılmadan konuşulmasını ister miydim? Bir hatamın uluorta duyurulmasını ister miydim? Başarısızlığımın alkışlanmasını ister miydim? Zor zamanımda insanların beni acımasızca yargılamasını ister miydim?
Cevabımız “Hayır” ise aynı şeyi mümin kardeşimize de reva görmemeliyiz. Çünkü mümin kardeşliği, dilde değil kalpte başlar. Birbirimize karşı beslediğimiz niyetlerde, kurduğumuz cümlelerde, yaptığımız yorumlarda ve içimizden geçen hislerde kendini gösterir.
Allah Resûlü'nün (sav) bu ölçüsü, bize şunu öğretir: Kendi nefsin için arzu ettiğin rahmeti kardeşinden esirgeme.
Kendin için istediğin hidayeti ve huzuru onun için de dile. Kendin için af bekliyorsan sen de onu affetmeye çalış. Kendin hakkında güzel düşünülmesini istiyorsan sen de onun hakkında güzel düşün. Sen tökezlediğinde elinden tutulmasını istiyorsan kardeşin düştüğünde sen de ona el uzat.
Müminin kalbinde kardeşine karşı haset değil dua, kin değil merhamet, kötülük değil hayır temennisi olmalıdır. Çünkü gerçek kardeşlik; birbirimizin aynı şekilde düşünmesini sağlamak değil, farklılıklarımıza rağmen birbirimiz için hayrı dileyebilmektir.
Belki de bugün en çok muhtaç olduğumuz şey, kendimize yönelttiğimiz bütün güzellik dualarına bir “biz” eklemektir. Tıpkı her namazımızda “Bizi doğru yola ilet.” niyazında bulunduğumuz gibi…
İman biraz da budur: “Benim olsun.” demekten geçip “Bizim olsun.” diyebilecek engin bir kalbe sahip olmak.
Kasım 2026, sayfa no: 12-13