Bugün okullar tâtil. Hem de Anadolu’nun bağrında, doğanın her renginin yer aldığı, tertemiz havası ve serinliğiyle bilinen Tokat’ta, içme suyundan kaynaklanan rahatsızlıklar yüzünden binlerce kişi hastanelere koştu. Tedbir için de okullar tâtil edildi. Hani büyük şehirlerde yaşayanlar hep derler ya; “Havasına suyuna kurbân olduğum memleketim!” diye. Bu söz, yıllarca gurbetin en içli türküsü gibi dilimizden düşmedi. Oysa son yıllarda Anadolu’nun suyu da damacanaya, plastik şişeye girdi. Artan nüfus, değişen yaşam şartları, kirlenen toprak ve hava derken sular da bu kirlilikten payını aldı. Şimdi içme suyu evlere servisle geliyor; “hazır su” denen yapay bir serinlikle içimizi ferahlatmaya çalışıyoruz. Haberlerde hastane kapılarındaki kalabalığı izlerken insanın aklına ilk gelen soru şu oluyor: Bir toplum, kendi çeşmesinden akan suya güvenemez hâle nasıl gelir?
Bir zamanlar su, hayâtın en sâde, en cömert hediyesiydi. Sokak köşelerinde, mahallelerin ortasında duran çeşmelerden gürül gürül su akar, o sesi tüm çocuklar duyardı. Oyun oynarken susayan çocuklar taş çeşmenin yalağına eğilir, avuçlarına doldurdukları suyu kana kana içerdi. Yaz akşamlarında kapı önlerine su serpilir, ıslanan toprağın kokusu sokağa yayılır, serinlik bir komşuluk hâli gibi evden eve dolaşırdı. Evlerde musluklar açılır, gönül rahatlığıyla su içilirdi. Kimse suyun “değerini” ya da zararlı olabileceğini sorgulamazdı çünkü su zâten oradaydı, herkesindi, rahmetin en serin hâliydi. Yola çıkanın ardından su dökülür, “Su gibi git, su gibi gel.” diye duā edilirdi. Yolun da dönüşün de su gibi akıp gitmesini isterdi insanlar.
Yaylada buz gibi sularıyla pınarlar bereketin ve rahmetin göstergesiydi. Yaylanın suyu coşkuyla akıyorsa bu bolluğun ve bereketin işâretiydi. Çobanlar sürüyü pınar başında dinlendirir, yorgun ellerini o soğuk suya daldırıp yüzlerine çarpardı. Dağdan inen su ovadaki bahçeye, tarlaya, değirmene uğrar, her durakta bir iş görür, bir canı sulardı. Su, akarken bile cömertti.
Osmanlı döneminde su, bir ihtiyaç olmanın ötesinde medeniyetin simgesiydi. Çeşmeler susuzluğu gidermek kadar hayır yapmak, toplumu bir araya getirmek için de inşâ edilirdi. Pâdişahlar, vâlideler, hayırseverler, âdetâ bir sanat eseri gibi işlenmiş taş çeşmeler yaptırırdı. İstanbul’un Süleymaniye’sinde, Üsküdar’ında ya da herhangi bir köşesinde târih kokan bu çeşmeler, suyun kutsal bir armağan olduğunu hatırlatırdı. Çeşme başlarındaki kitâbeler suyu paylaşmanın erdemini över, yaptıranın adını ölümsüzleştirir, çoğu zaman içenden bir Fâtiha, bir hayır duāsı beklerdi. Osmanlı’da çeşmeler, mîmârînin ve estetiğin birer şâheseriydi. Mimar Sinan’ın elinden çıkanlar, süslü kemerleriyle, oymalı taşlarıyla âdetâ suyun rûhunu yüceltirdi. Topkapı’daki III. Ahmed Çeşmesi’ni, Üsküdar’daki Mihrişah Valide Sultan Çeşmesi’ni salt su içmek için yapılmış saymak mümkün mü? Mermerin üzerindeki her kabartma, her kıvrım dal, bir bardak suyun bile ne kadar kıymetli sayıldığını fısıldardı. Çeşmeler, bir medeniyetin suya verdiği değeri gösteren en önemli nişânelerdendir.
Sebillerde su, yoldan geçen herkese karşılıksız ikrâm edilirdi; kimin ne olduğu sorulmaz, yalnızlığı da yoksulluğu da o bardağın serinliğinde unutulurdu. Şehirlere dağlardan su getiren su yolları, kemerler, terâzi kuleleri aynı inancın mühendislik diliyle yazılmış hâliydi. Yolcunun, esnafın, hattâ dilsiz hayvanların payını ayıran yalaklar, çeşmenin bir yurttaşlık anlayışı olduğunu gösterirdi. Şimdiyse elimizde pet şişeler, evlerimizde damacanalar, cüzdanlarımızda su için ayrılmış bir bütçe... Ne ara bu hâle geldik? Su, o berrak, mâsum sıvı, nasıl oldu da kapitalizmin pırıltılı vitrininde bir metâ hâline geldi?
Çok eskilerden söz etmiyorum. Üniversite sınavına girdiğim 1993’te sınav salonundaki hiçbir öğrencinin elinde su yoktu. Kimse sınav boyunca susuzluğunu gidermek için yanında su getirmemişti. İnsanların içecekleri suyu yanlarında taşımak gibi bir lükse de böyle bir alışkanlığa da ihtiyâcı yoktu. Teneffüste okulun bahçesindeki çeşmenin önünde sıra olurdu; susayan çocuklar itişe kakışa, şakalaşa şakalaşa kana kana su içerdi. Şimdi yapılan sınavlarda kalemle silginin yanında pet şişedeki su, sanki sınavların olmazsa olmazı olarak sabah hazırlanan çantanın ilk sırasına yerleşti.
Eskiden su, suydu. Bir bardak suyun peşine düşmek bir mâcerâ sayılmazdı. Mahallede bir teyze, “Yavrum, susadın mı? Gel, bir bardak su vereyim.” derdi. Eve misâfir gelince kahveden önce soğuk bir bardak su getirilir, su ikrâmı sohbetin ilk selâmı olurdu. Komşunun evinde, misafirlikte, sokakta, her yerde su bir paylaşım aracıydı. Çeşmeler susuzluğu gidermenin yanında insanları bir araya getirmek için de vardı. Köylerdeki pınarlar insanların buluşma noktasıydı. Testisini, bidonunu doldururken hâl hatır sormak, olup bitenin kulağını çınlatmak en çok pınar başlarına yakışırdı. Muhabbetler o çeşme başlarında filizlenirdi. Çeşmenin başında sıra beklerken bir nine elindeki bakır maşrapayı uzatır, “İç evladım soğuk soğuk!” derdi. O suyun tadı serinliğinden gelmezdi; paylaşımın sıcaklığı da içine karışırdı. Şimdiyse elimizde pet şişeler, her biri kendi yalnızlığımızı pekiştiriyor. Bir yudum su için cüzdanımızı açıyor, barkod okutuyor, fiş alıyoruz. Su artık bir “ürün”. Market raflarında parlak etiketlerle süslenmiş, “doğal kaynak suyu”, “mineralli su”, “pH dengeli su” diye satılıyor.
Dilimiz bile suyun izini taşır. “Su gibi azîz ol” diye duā eder, “Su akar, yolunu bulur.” diye tesellî ederiz. Bir işin pürüzsüz ilerlemesine “İşler su gibi akıyor.”, boşa giden emeğe “Suya yazı yazmak” deriz; “Su uyur, düşman uyumaz.” diyerek uyanık olmayı öğütleriz. Bir toplum en kıymetli şeyi için en çok sözü üretir. Suya bu kadar deyim, bu kadar duā, bu kadar atasözü ayırmış olmamız, onu nasıl içimizde taşıdığımızın en açık kanıtıdır. Hattâ parayı “su gibi harcamak” deyimi bile artık eskisi kadar rahat söylenmiyor çünkü su su olmaktan çıktı, paraya mâl olmaya başladı.
Peki, ne değişti? Musluklarımız mı kurudu, yoksa biz mi unuttuk suyun asıl yerini? Teknoloji ilerledi, şehirler büyüdü, musluklardan akan suyun güvenilirliği sorgulanır oldu. “Musluk suyu içilmez!” dediler; evimizdeki suya klorlu, kirli, zararlı diyerek plastik şişeye hapsolmuş suları bir nimet gibi sundular. Bilimsel raporlar, sağlık uyarıları, reklâm kampanyaları derken bir baktık ki herkes elinde bir pet şişeyle geziyor. Market raflarında su bölümü, birçok reyondan daha geniş yer kaplıyor. Damacanalar evlerimizin başköşesine yerleşti. Su sipârişi vermek için telefon uygulamaları kullanılıyor, kuryeler kapımıza 19 litrelik mavi plastik bidonlar taşıyor. Bir damla su için hatırı sayılır bütçeler ayırıyoruz. Yeryüzünün en temel ihtiyâcı âdetâ bir lüks hâline geldi. Eskiden bir hayırsever çeşme yaptırarak topluma su sunar, sevap kazanırdı; şimdiyse biz suyu satın almak için kredi kartı şifremizi tuşluyoruz.
Bu dönüşümün en tuhaf yanı, suyun markalaşması. Evet, suyun markası var artık! Bir şişe su, diğerinden daha “premium” olabilir mi? Reklamlar öyle diyor. Dağların zirvesinden gelen, bin yıllık kayaların arasından süzülen, mineralce zengin, âdetâ bir sanat eseri gibi sunulan sular... Bir marka, “Bu su sizi daha sağlıklı yapacak.” diyor; diğeri, “Bu suyun enerjisi farklı.” diye fısıldıyor. Oysa bu suların birçoğu aynı yerden çıkıyor, fabrikaları da yan yana. Biz yine de bu çeşitliliğe inanıyoruz. Ne yazık ki bizler de bu masallara kanarak cüzdanlarımızdan bir parça daha eksiltiyoruz. Şişenin üzerindeki dağ resmine bakıp pınar başında olduğumuzu sanıyoruz; oysa pınar çoktan ambalajın içinde bir fotoğrafa dönüşmüş durumda.
Tabii bütün bunların bir de çevresel bedeli var. Pet şişeler, damacanalar, plastik kapaklar... Dağlardan gelen o “saf” su, plastikle paketlenip elimize ulaşıyor. Okyanuslar plastikle dolarken biz “doğal” suyu plastik şişelerden içiyoruz. Bir yudumluk su için üretilen şişe, doğada yüzlerce yıl bozulmadan kalabiliyor. Geri dönüşüm kutuları iyi niyetli bir çaba ama o plastik dağlarını eritmeye yetiyor mu? Bir yudum su için doğaya bir yudum daha zarar veriyoruz. Eskiden bir bakır maşrapayla çözülen mesele, şimdi küresel bir çöp krizine dönüştü. Bakır maşrapa yıllarca kullanılır, kuşaktan kuşağa geçerdi; pet şişe ise birkaç dakîkada çöpe karışıyor.
Fuzûlî’nin Su Kasîdesi’ndeki başını taşlara vura vura En Sevgili’ye ulaşmak için kendini paralayan suyun gayretine ve serinliğine muhtaç hâle geldik.
“Saçma ey göz eşkden gönlümdeki odlara su
Kim bu denlü dutuşan odlara kılmaz çâre su”
Her şeye rağmen su hâlâ hayâtın özü. Ne kadar paketlersek paketleyelim, ne kadar markalaştırırsak markalaştıralım, suyun rûhu değişmiyor. Osmanlı’nın taş çeşmelerinde de market raflarında da o, hâlâ aynı berraklıkla akıyor; tek fark, bizim ona farklı bakmamız. Belki de değişen su olmadı, biz olduk. Çeşme başında muhabbet eden, bir bardak suyu paylaşan insanlar nerede? Şimdi herkes kendi pet şişesiyle, kendi damacanasıyla, kendi dar dünyâsında yeni serinleme yolları arıyor. Su, hâlâ birleştirici olabilir mi? Belki bir gün yeniden bir çeşme başında buluşuruz. Belki o eski taş çeşmelerden biri bize suyun su olduğunu, başka bir şey olmadığını hatırlatır. Bir büyüğümüze su verince “Su gibi azîz ol evlâdım.” sözüyle içimiz ferahlar. Bir nine, elinde maşrapayla, “İç evlâdım soğuk soğuk!” der. Biz de o an, suyun bir sıvıdan ibâret olmadığını, bir medeniyet, bir paylaşım, bir hayat olduğunu yeniden keşfederiz.
Kasım 2026, sayfa no: 66-67-68-69