Evlilikte çok sık karşılaşılan, zamanla normalleşen ancak aslında normal olmayan bazı davranışlar vardır. Çoğu zaman bunların farkında olmuyoruz; farkında olmadığımız için de evliliğimizdeki problemlerin kaynağını anlayamıyoruz. “Bir sıkıntı var ama nerede?” diye sorup duruyoruz. Bu problemi anlamlandırmak adına evlilikte sıkça yapılan bazı yanlış iletişim şekillerinden bahsetmek istiyorum.
Eşiniz evde bir eşyanın yerini bulamadığında ona, “Her zamanki gibi yine bulamadın, hiç şaşırtmıyorsun zaten!” dediniz. İlk bakışta masum, hatta günün yorgunluğuyla ağızdan öylesine dökülüvermiş bir serzeniş gibi duruyor, değil mi? “Ne var canım bunda, şakalaşıyoruz.” ya da “E gerçekten de hep aynı şeyi yapıyor.” diyerek geçiştiriyoruz. Fakat işin aslı hiç de öyle değil. O tek cümlenin içinde neler var, biliyor musunuz? Eşinizi beceriksizlikle etiketlemek, geçmişteki bütün hatalarını bugüne taşımak ve ona “Senden zaten bir şey olmaz!” mesajı vermek var. Karşı taraf o an anahtarı veya çorabı aramayı bırakır; içinde yavaş yavaş kabaran yetersizlik ve değersizlik hissiyle baş başa kalır. Biz buna “ilişkiyi kemiren görünmez alışkanlıklar” diyoruz. Evliliklerin temeline dinamit koyan unsurlar ekseriyetle büyük ihanetler veya devasa krizler değildir. Evlilikleri asıl tüketen, “normal” sandığımız, hatta bazen evliliğin tuzu biberi zannettiğimiz bu küçük ama yıpratıcı sözlü incitmelerdir. Gelin, evlerimizin içinde her gün farkında olmadan sergilediğimiz diğer “normalleşmiş” zehirli tutumlara ve kurduğumuz o cümlelere somut misaller üzerinden bakalım:
Eşiniz işten geldi; selam verdi ama yüzü asık, pek konuşmuyor ve sessizce köşesine çekildi. Hemen, “Yine bana surat asıyorsun. Ne yaptım yine? Hafta sonu annemlere gitmek istemiyorsun diye yapıyorsun bunu, değil mi?” dediniz. Bunu okurken “Bunda ne var ki?” diye düşünüyor olabilirsiniz. Fakat eşinizin belki iş yerinde yöneticisiyle canı sıkıldı, belki trafikte bunaldı, belki de yalnızca biraz sessizliğe ihtiyacı var. Peki biz ne yapıyoruz? Sormadan, anlamadan onun zihnini okuduğumuzu iddia ediyoruz. Üstelik bu zihin okumayı en olumsuz niyetle birleştirip faturayı kendimize veya ona kesiyoruz. “Bana surat asıyorsun!” dediğiniz an, muhatabınızı dinlenmeye değil, savunmaya yahut tartışmaya davet etmiş olursunuz. Burada sağlıklı olan yaklaşım, “Canın bir şeye sıkkın görünüyor, ters giden bir şey mi var? Konuşmak ister misin, yoksa biraz yalnız kalmaya mı ihtiyacın var?” türünden bir sual yöneltmektir. O anki durumu kavramak adına peşin duygusal çıkarımlara kapılmadan evvel muhakkak karşı tarafa soru sormalı, vaziyeti evvelemirde ondan dinlemeliyiz.
Ya da eşiniz uzun zamandır ertelediği bir işi nihayet yaptı. Ampulü değiştirdi, bir eşyayı tamir etti vesaire. Siz de “Ay inanmıyorum, demek kırk yılda bir iş yapacağın tuttu!” dediniz. Şayet böyle bir tepki verirsek eşimizin bir işi halletmeye yönelik motivasyonu azalabilir. Zira bu tavırda örtük bir alay söz konusudur. Bir davranışı pekiştirmenin yolu onu istihza ile karşılamak değildir. Bu cümle güya bir teşekkür veya şakadır ancak gerçekte birikmiş öfke ve kırgınlık barındırabilir. Karşı taraf, “Yapsam da laf işitiyorum, yapmasam da… O hâlde bir daha yapmamın ne manası var?” diye düşünür. İltifatın arkasına saklanmış bu taşlar, ilişkideki samimiyeti zedeler. “Eline sağlık, çok güzel olmuş.” diyerek takdir etmek bu kadar güç olmamalıdır. Elbette tatlı bir dille arkasından “Bir daha bu kadar bekletme emi.” diye de ekleyebilirsiniz. Fakat göz devirip burun kıvırarak “Ne dedim ki şimdi?” dediğiniz an hataya düşmüş olursunuz. Neyi nasıl söylediğimiz kadar, neye nasıl tepki verdiğimiz de son derece mühimdir.
Sıkça karşılaştığımız bir diğer “Ne var canım bunda?” örneğine bakalım: Eşinizle dışarı çıkacaksınız, kapının önündesiniz ve siz özellikle rica ettiğiniz hâlde onun fırını kapatmayı ya da marketten ekmek almayı unuttuğunu fark ettiniz. Ağzınızdan derhâl şu cümle dökülüveriyor: “Bir şeyi de unutma zaten! Aklın bir gün de evde olsun. Kafan nerede senin, beni hiç mi dinlemiyorsun?”
Şimdi durup derin bir nefes alalım. Mesele neydi? Bir ekmek yahut kapatılmayan bir düğme. Peki cümlenin vardığı menzil neresi? Karşı tarafın dikkati, aklı, evliliğe verdiği değer ve hatta size duyduğu sevgi... Basit bir unutkanlığı veya dikkatsizliği alıp bir anda karakter kusuruna dönüştürüyoruz. İşte “sen dili” dediğimiz o suçlayıcı mızrak tam da burada devreye giriyor. O an eşinize hissettirdiğiniz şey, bir eksiği düzeltme gayesinden ziyade onun yetersiz, sorumsuz ve güvenilmez olduğu hissidir. Unutmak insani bir zaaftır ancak o unutkanlığı her defasında partnerinizin alnına yapıştırılan bir “kusur etiketi” hâline getirmek, ilişkiyi içten içe çürütür. “Ekmek unutulmuş; kahvaltıya oturacaktık, buna canım sıkıldı. Hızlıca sen mi inersin, yoksa ben mi alayım?” demek varken geçmiş defterleri o kapının eşiğinde açmak meseleyi çözmez, sadece kapının önüne yeni bir kırgınlık bırakır.
Peki ya kalabalık masalarda, aile veya arkadaş muhitlerinde yaşananlar? Bunu o kadar çok çiftte müşahede ediyorum ki… Eşiniz bir hatırasını naklediyor ya da bir mevzuda fikrini beyan ediyor. Tam o sırada siz araya girip güya ortamı neşelendirmek maksadıyla bıyık altından gülerek şöyle diyorsunuz: “Aman siz ona bakmayın, onun kafası öyle şeylere pek basmaz.” yahut “Dinlemeyin şunu, yine abartıyor; evde de her şeyi böyle anlatır zaten.” İşte bu tutum, evlilik akdinin en temel esası olan “ortak sığınak” olma vasfını yerle bir eden bir davranıştır. Çoğu danışanım bana, “Hocam sadece takılıyordum, herkes güldü geçti.” der. Evet, masadakiler gülmüş olabilir; fakat eşinizin o masada kalbi kırıldı, kendini yapayalnız hissetti. Evlilik, iki insanın sırt sırta verip dünyaya karşı birbirini muhafaza ettiği bir kaledir. Siz o kalede eşinizi başkalarının gözü önünde kalkanından mahrum bırakırsanız, ona “Ben senin güvenli alanın değilim.” mesajı vermiş olursunuz. Başkalarının yanında yapılan o “şakayla karışık” aşağılamalar, eve dönülürken arabaya çöküveren o ağır, buz gibi sessizliğin asıl sebebidir.
Fark ettiyseniz bahsettiğim sahnelerin hiçbirinde tabaklar havada uçuşmuyor, kimse birbirine bağırıp çağırmıyor. Her şey çok tanıdık, son derece gündelik ve ne yazık ki fazlasıyla bizden... Danışmanlık odasında çiftlere hep şunu hatırlatırım: Bir evliliğin kalitesi, hususi günlerde birbirinize aldığınız hediyelerle yahut çıktığınız tatillerle ölçülmez. Bir evliliğin asıl gücü, evde çorap aranırken, pazar poşetleri taşınırken, yorgun argın eve dönüldüğünde birbirinize sarf ettiğiniz o küçük, sıradan cümlelerin şefkatinde saklıdır. Eğer evliliğinizde adını koyamadığınız bir huzursuzluk varsa bunu büyük krizlerde aramayı bırakın. Önce kapı eşiğindeki o birkaç saniyeye, odanın kapısını kapatırken ağzınızdan dökülen kelimelere ve eşinizin yorgunluğuna verdiğiniz o ilk aksülamellere bakın.
Dilimiz, sevdiğimiz insanın ya en emniyetli sığınağı olur ya da her gün biraz daha kan kaybettiği bir yere dönüşür. Sığınağı güvenli kılmak ise kelimeleri muhatabımıza karşı bir silah gibi kullanmamayı başardığımızda mümkün olacaktır. Evlilik sığınağınızda emniyet ve huzurla yaşayabilmeniz temennisiyle…
Kasım 2026, sayfa no: 14-15-16