Ara

Tasavvuf Kültüründe Ferdin Kıyametine Bakış: Sûfîlerin Ölüm Algısı

Fatih Çınar

Ölümüm bana can gibi hoş geliyor. Dirilmemle adeta bir ölümsüzlük ölümü bize helâl olmuştur. Azıksızlık azığı bize rızık ve nimettir. Ölümün görünüşü yok olma, içyüzü dirliktir. Ölümün görünüşte sonu yoktur. Gelecekte ise sonsuzluktur. Bana da ölüm tatlıdır. ‘Onlar ölmemişlerdir. Rablerinin huzurunda diridirler’ ayeti benim içindir’ (Mevlana, Mesnevî, c. I, s. 68.)

Kur’ân-ı Kerîm’de Sizin kendisinden kaçıp durduğunuz ölüm var ya, o mutlaka size ulaşacaktır[i] ifâdeleriyle gönüllere/zihinlere hatırlatılan ve Hz. Peygamber’in (sav) ‘Ağızların tadını kaçıran ölümü çokça hatırlayınız’[ii] sözleriyle dünya-âhiret dengesi için vazgeçilmez konumuna işaret edilen ölüm olgusu sûfîlerin de geniş bir şekilde üzerinde durdukları konulardan bir tanesidir. Öyle ki sûfîler, bahşedilen sınırlı bir sürenin sona ermesi anlamına gelen ve artık berzah âleminin misafiri olup kişiyi elinden bir şeyin gelmeyeceği noktaya getiren ölüm sırrının çözülmesini hayatın tam anlamıyla Kur’ân ve sünnet çerçevesinde şekillenmesine bağlamışlardır. Bir başka ifâdeyle sûfîler için ölüm, gerçek anlamda hayatı bulmaya açılan kapıdır.[iii] Bu yönüyle ölüm yaratıcı ile yaratılan arasındaki perdeleri kaldıran bir sırdır ki bu sırra ulaşabilmek ve ölümü özleyen bireylerden olabilmek ölümü sürekli tefekkür etmeye ve maddî ölümden önce mânevî ölümle dirilmeye bağlıdır.

 

Sûfîlerin Ölüm Telakkileri: Vuslat Kapısı

Sûfîler, ruhun vücudu terk etmesi şeklinde tanımlanan[iv] maddî ölümün yanı sıra mecazî/mânevî bir ölümden daha bahsederler. Onlara göre nefsin istek ve arzularını yok edip tamamen Hakk’ın varlığını vücutta/benlikte/hayatta hâkim kılmak ‘ölmeden önce ölmek’[v] sırrına vâkıf olarak hayatı anlamlı kılabilmek demektir ki bu mecazî ölümle hak yolcusu yaratıcı ile arasındaki perde olan gerçek ölümü özleyen birisi haline gelebilir.[vi] Abdülehad Nûrî-i Sivasî (ö.1651) bu noktaya şu ifadeleriyle dikkat çekmiştir:

Fâriğ olgıl gayrıdan aksâ-yı maksûdı bulup

Hem hayât-ı bâkîye ir ölmeden evvel ölüp

Gel boşal efkâr-ı gayrîden ledünniyle tolup

İbret istersen cihânda âkıbet-endîş olup

Kayser ü Fağfûr u Cem İskender ü Dârâ yeter[vii]

Sûfîlerin bakış açısına göre ‘velî’ yani ‘Allah Teâlâ’nın dostu’ olmak ölmeden önce ölmek sırrına ulaşmakla mümkündür:

Nefsini ehl-i kubûrdan eyle ‘add Kuddûsîyâ

Çünki olmaz kul velî ölmezden evvel ölmeden[viii]

Şemseddin Ahmed Sivasî ise (ö.1006/1597) bu hakikati şu ifadelerinde dile getirmiştir:

‘Mûtû kalbe en temûtû’ sırrına mazhar olan,

Gördü onlar haşr u neşi nefha-i sûr olmadan.

Cüneyd-i Bağdadî’nin (ö.297/909): ‘Tasavvuf, Allâh'ın seni sende öldürmesi ve kendisiyle yaşatmasıdır’[ix] tanımlaması da bu hakîkati ifâde etmeye yönelik bir tariftir. Sûfîler, ıztırarî ölümün dışında ihtiyarî olarak kişinin nefsini öldürüp Cenâb-ı Hakk’ta yok olması suretiyle ölümün sevgiliye kavuşma anına dönüştüğünden bahsetmişlerdir. Bu konuda Hz. Mevlana’nın (ö.6721273) ölümü ‘Şeb-i Arus’ yani ‘düğün gecesi’ olarak isimlendirmesi meşhurdur. Onun gibi Âşık Yunus da;

Ko ölmek endişesin âşık ölmez bâkîdir,

Ölmek senin nen ola çün canın ilahîdir.[x]

 

Hey Yunus Emre ölünce var yürü doğru yolunca

Dünyasını terk edenler yarın hazrette ölmeye[xi]dizeleriyle bu konudaki tavrını göstermiştir.

Nefislerini ıslah edenlerin ölüme iştiyak duyduklarını ifâde eden sûfîlere göre dünyâya dalıp âhireti unutanlar ölümü asla istemezler. Hatta onlar, günahları sebebiyle ölümden korkarlar. Arifler ise ölümü nefislerini ıslah edip yaratıcılarına kavuşmayı bekledikleri için âşık ile maşuku birleştiren bir ‘vuslat kapısı’ olarak görürler.[xii] Sûfîler, ihtiras, tamah, bencillik, şehvet, para, kadın, israf ve diğer haramlarla birlikte bir hayat yaşanmasına vesile olacak ‘ölümü ve hesabı unutma’ hususunda sürekli hak yolcusunu uyarmışlardır.[xiii] Onlara göre nefsin bu gönülleri çeldirici tuzaklarını ölüm tefekkürü bozmaktadır. Bu düşünceyle özellikle Nakşî-Hâlidî gelenekte ‘Râbıta-i Mevt’ yani ‘Ölüm Tefekkürü’[xiv] müritlere tavsiye edilmiştir. Bu uygulamaya göre, kişi öldüğünü düşünmeli, kendisini yıkanırken, kefenlenirken, namazı kılınırken, kabre konulurken, suallere cevap verirken ve hesaba çekilirken düşünmeli ki nefsinin aşırılıkları törpülenebilsin. Sûfîlere göre, kişinin ölüm tefekküründen tam anlamıyla istifade edebilmesi için ölümün ansızın geldiğini unutmaması ve kendisinden önce ölüp giden kimselerin halleri üzerinde yoğun bir şekilde düşünmesi gerekmektedir.[xv]

 

Kişiye Rengini Gösteren Ayna: Ölüm

Sûfîler ölüme karşı hak yolcusunun tavrını izah ederken renklerin büyülü dünyasıyla bir ilgi kurarlar. Buna göre ölüm, kişiye beyaz, siyah, kızıl ve yeşil olmak üzere dört haliyle görünebilir. Hak yolcusu, az yiyerek beyaz ölüme, eza ve cefaya tahammül göstererek siyah ölüme, nefse muhalefet ederek kızıl ölüme ve yamalı elbiseler giyerek yeşil ölüme muhatap olur. Beyaz ölümde hak yolcusu/sâlik, az yemenin kendisine sağladığı idrakinin güçlenmesi nimetine; sıkıntılara sabretmekle ulaşılan siyah ölümde her şeyin Allah Teâlâ’dan geldiğine kânî olma haline; kıymetsiz şeyler giyerek elde edilen yeşil ölümle Hakk’ın güzelliğini müşahede etme hasletine ve nefse muhalefetle ulaşılan kızıl ölümde ise bütün ölüm türlerini kapsayan ve ‘cihâd-ı ekber’ yani ‘en büyük cihâd’ olarak tanımlanan hale ulaşmış olur.[xvi]

Hak yolcusunun ölüm karşısında bocalamadan onurlu bir duruş sergileyebilmesi için yemeyi, uykuyu ve konuşmayı azaltması gerektiğini belirten sûfîler, bu düşüncelerini tatbik edebilmek için inzivaya çekilme, ibadete yönelme, tefekkür ve zikre kendilerini verme gibi uygulamalarla hak yolcusunun yolculuğunu inşâ/ihyâ etmeye çalışmışlardır.[xvii] Sûfîlerin ölümle ilgili birçok farklı konuyu işleyerek bir algı düzeyi oluşturmaya çalışmaları ise onların ölüm konusunda ki derin düşüncelerinin/tetkiklerinin bir neticesi olarak kabul edilebilir.[xviii]

Ölüm karşısında şaşıran ve çaresiz bir tavır sergileyen kimselere karşın[xix] sûfîlerin ölüme özlem ve hasretle bakmaları onları bu konuda büyük ölçüde farklı kılan bir diğer unsurdur.[xx] Felsefenin de önemli bir meselesi olan ölüm konusunda bireyin tedirginliklerini ve korkularını telafi edebilmek için filozofların yoğun bir çaba içerisinde oldukları görülmüştür.[xxi] Genel olarak İslâm filozoflarına göre, ölümün bilinmez oluşu ve bu bilinmezliğin kişiye verdiği kaygılar, dünya nimetlerinden mahrum kalma endişesi ve ahirette karşılaşılacak çeşitli cezalar gibi düşünceler sebebiyle bireyler ölüme karşı menfi tavır takınabilmektedir.[xxii] Sûfîler ise bu endişeden uzak kalarak hayatlarını yüce yaratıcının gösterdiği istikamette şekillendirebilmeyi ve ölümü ten kafesinden kurtuluş olarak benimseyebilmeyi hedeflemişlerdir.[xxiii] Bunu yaparken onların nefse muhalefet etme, dünya sevgisinden uzak kalma, halvet, mürşid-i kâmile tabi olma, ibadet ve zikir neşvesiyle hayat bulma yöntemlerini kullandıklarını görürüz. Bu usullerin önemini sûfîler sıklıkla dile getirmişlerdir:

Nefsün öldür cismün olsun mahz-ı cân,

Nefsdür kılan sana bunca ziyân.[xxiv]

 

Ey gönül ağla, gönülde hükmeden sultanı bul,

Sen seni terk eyle, sende sâhib-i fermânı bul.[xxv]

 

 Nefsüni sana bildürür ölmezden öndin öldürür

Yoklık yolını tuyğurur fakr u fenâ halvetdedür[xxvi]

Yüri bir pîr-i kâmil bul tarîk-i Hakka oldur yol

Çalış ölmekden öndin öl o dem her şeyde hâzırdur[xxvii]

 

Netice olarak ifâde etmemiz gerekirse sûfîler, ölümle aralarında düşünsel bir bağ kurmuşlar ve böylece ölümün hayatı inşa etmesine zemin hazırlamışlardır. Ölüm karşısında mahcup, korkak ve zelil bir duruş sergilemekten öte ihtiyarî ölüm dedikleri nefsin isteklerine gem vurabilme gayretleriyle ölümü bir düğün, bayram, sevinç ve sevgiliye kavuşma günü olarak görebilmeyi başarmışlardır.[xxviii] Onlar, ölümü sadece âhirete yatırım vesilesi olarak görmemiş hayatı/dünyayı anlamlı kılabilmek için büyük ölçüde bu kilit kavramdan istifade etmişlerdir. Sûfîler, ölümü bir yok oluş şeklinde anlamamışlar aksine gerçek var oluşa açılan bir kapı olarak görmüşlerdir. Onlar, insanların ölümden değil ölümün kendi renklerini göstermesinden korktuklarını belirtmişlerdir:‘Oğul, herkesin ölümü kendi rengindedir. İnsan, Allâh’a kavuşturduğunu düşünmeden ölümden nefret edenlere, ölüme düşman olanlara, ölüm korkunç düşman gibi görünür. Ölüme dost olanların karşısına da dost gibi çıkar. Ayna beyaz yüzlü Türk’ün karşısında hoş renklidir. Siyah zencinin önünde ise simsiyahtır. Ey ölümden korkup kaçan can, işin aslını sözün doğrusunu istersen, sen ölümden korkmuyorsun, sen kendinden korkuyorsun.’[xxix] Kişinin kendisinden korkmadan bir hayat sürüp ölüme gülümseyerek varabilmesini ise ‘aşk’ın rehberliğine bağlı bir husus olarak takdim etmişlerdir:

Aşksız olma ki ölmeyesin,

Aşkla öl ki, diri kalasın.[xxx]

Sûfîler, ölüme iştiyakın, ölümle hayatı anlamlı kılmanın, dünya ve ahiret dengesini sağlamada ölümün tesirinin ancak Cenâb-ı Hakk’ın emir ve yasaklarına uymakla mümkün olacağı düşüncesiyle gidişlerine yön vermişlerdir: ‘Ecele doğru meylimiz, ecele aşkımız olduğundan ‘Nefislerinizi elinizle tehlikeye atmayın’ nehyi asıl bizedir. Çünkü nehiy, tatlı şeyden olur, acı için nehye zaten hacet yok ki. Bir şeyin içi de acı olur dışı da acı olursa onun acılığı kötülüğü esasen nehiydir. Bana da ölüm tatlıdır. ‘Onlar ölmemişlerdir, Rablerinin huzurunda diridirler’ ayeti benim içindir’[xxxi]

[i] Cuma 62/8.

[ii] Tirmizi, Zühd 4. Bu konuda hadis-i şerifler ve sûfîlerin konuyla ilgili önemli sözleri için bkz., Beyhakî, Kitâbü’z-zühd, Çeviren: Enbiya Yıldırım, Semerkand Yay., İstanbul 2005, s.245-268.

[iii] Hüseyin b. Mansur el-Hallac (ö.309/922) şunları söylemiştir: ‘Beni öldürünüz dostlarım, benim hayatım ölümündedir. Benim ölümüm yaşamaktır, hayatın ölmektir.Le Divan d’al-Hallaj, neşr. L .Massignon, Paris 1955, s.33-34. Bkz., Rıfat Okudan, ‘Işrak Filozofu Sühreverdî Maktul ve Eserlerindeki Üslup ve Belagat’, (Basılmamış Doktora Tezi) Isparta 2001, s. 165.

[iv] İbn Manzur, Lisanu’l-Arab, c.II. s.90-94; Graham Parkes, Ölüm ve Ayrılma, (Ölüm ve Felsefe’nin içinde ) çev. Nur Küçük, İthaki Yay., İst. 2006, s.165-166.

[v] Sûfîlerin sıkça kullandıkları bu sözle ilgili olarak bkz., Ahmet Yıldırım, Tasavvufun Temel Öğretilerinin Hadislerdeki Dayanakları, TDV Yay., Ankara 2000, s. 262-263.

[vi] Bu konuda bkz., Azmi Bilgin, ‘Osmanlı Şiirinde ‘Ölmeden Önce Ölme’ Temi’, Kubbealtı Akademi Mecmuası, Sayı: 142, Yıl: 36/2, İstanbul 2007, s. 42-53.

[vii] Ali Osman Coşkun, Abdülahad Nûrî Divanı, İstanbul 2001, s. 37.

[viii] Kuddûsî, Dîvân, İstanbul 1291, s. 139. Kuddûsî, nefsi aradan kaldırıp yaratana ulaşma konusunda şu çarpıcı uyarıda da bulunmuştur:

Anı ölmezden ön öldür aradan perdeyi kaldır

 Katî çok ağladı güldür koma gam içre bu zâr. Kuddûsî, Dîvân, s. 189.

[ix] Kuşeyri, Risale, Tercüme: Hoca Sadeddin, Hazırlayan: Mehmet Günyüzlü, s.379.

[x] Mustafa Tatçı, Yunus Emre Divanı (İnceleme), Ankara 1990, s.180.

[xi] Mustafa Tatçı, Yunus Emre Divanı, Ankara 1991, s.61.

[xii] Gazali, İhyâ u ulûmi’d-dîn, Kahire 1358, c.IV, s.434; Sûfîlerin ölüm halleriyle ilgili bkz., Kuşeyri, Risale, s.411-421.

[xiii] İbrahim Hakkı, Marifetnâme, Sadeleştiren:M. Fuad Başar, Âlem Yay., İstanbul Tarihsiz, s.141-160.

[xiv] Ali Ramazan Dinç, Seyr u Sülûk, Mavi Yay., İstanbul 2002, s.85-86.

[xv] Haris el-Muhâsibî, er-Riâye li-hukûkillâh (Kalb Hayatı), s.135-145; Gazali, Kalplerin Keşfi, Tercüme: Abdülhalık Duran, Yeni Şafak Kültür Hizmetleri, İstanbul 2005, s.173-180.

[xvi]Abdurrahman-ı Cami, Nefahâtü’l-üns, nşr. Mahmud Abîdî, Tahran 1370 hş., s.63, 685; Sülemî, Tabakât, s. 93; Kaşanî, lstılahâtu’s-sûfiyye, s. 91-93; İsmail Ankaravî, Kitâbü Minhâcü’l-fukara, İstanbul 1286, s. 135-136; Necmüddin Kübra, Tasavvufî Hayat: Usûlu aşere/ Risâle ile’l-hâim/ Fevâihu’l-cemâl, Haz. Mustafa Kara, İstanbul 1996, s. 43-44.

[xvii] Süleyman Uludağ, ‘Ölüm (Tasavvuf)’, DİA, c.XXXIV, , İstanbul 2007, s.37-38.

[xviii] Emine Yeniterzi, ‘Divan Şiirinde Ölüme Dair Bazı Hususlar’, SÜSBED, Konya 1999, Sayı: IV, s.87-103; Ali Ramazan Dinç, ‘Mevt’, Kemâlât, Mavi Yay., İstanbul 2000, s.61-67.

[xix] Bu konuda bkz., Hayati Hökelekli, ‘Ölümle İlgili Tutumlar ve Dini Davranış’, İslamî Araştırmalar, c.V, Sayı: 2 Nisan 1991, s.83-91.

[xx] Ölümün insan psikolojisi üzerindeki etkisi için bkz., Sevgi Sezer-Pelin Saya, ‘Gelişimsel Açıdan Ölüm Kavramı’, Dicle Üniversitesi Ziya Gökalp Eğitim Fakültesi Dergisi, Sayı: XIII, Diyarbakır 2009, s.151-165

[xxi]

[xxii] Müfit Selim Saruhan, ‘İslam Filozof ve Düşünürlerinde Ölüm Korkusu ve Tedavisi’, AÜİFD 47 (2006), sayı I, s. 98.

[xxiii] Sadettin Kocatürk, Mevlana’da Varlık, İnsan, Aşk ve Ölüm Teması, KB Yay., Ankara, 2001, s. 25.

[xxiv] Kemal Yavuz, Muini’nin Mesnevi-i Muradîsi, İ Ü Ed. Fak. Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü, (Yayınlanmamış Doktora Tezi), İstanbul 1976, c.II, s.164-165.

[xxv] Kemâlî Divanından Aşk Sızıntıları, Toplayan: Baha Doğramacı, İstanbul 1977, s. 119.

[xxvi] Kemal Erdoğan, Niyâzî-i Mısrî Divanı, Ankara 1998, s. 71.

[xxvii] Ahmet Yenikale, Ahmet Nâmî Divanı ve İncelemesi, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü (Yayımlanmamış Doktora Tezi), İstanbul 2002, c. II, s. 757.

[xxviii] Sûfîler, iyi-kötü gibi bir ayrım yapılacak olsa ölümün hak yolcusunu, hak yolunun ve yolcusunun sahibine kavuşturduğu için iyiler arasında yer alması gerektiğini söylemişlerdir. Nejdet Durak, ‘Mevlânâ’nın Ahlâk Öğretisinde İyi ve Kötü Kavramları’, Süleyman Demirel Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Yıl: 2007/2, Sayı: 6, s.13.

[xxix]Mevlana, Mesnevi, Çeviren: Şefik Can, İstanbul 1997, c.III, Beyit: 3434-3441.

[xxx] Mevlana, Rubaîler, Haz. Abdülbaki Gölpınarlı, İstanbul 1984, s.124.

31Mevlana, Mesnevi, c.I, Beyit: 3930-3933.

Abone Ol

En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın. Asla spam yapmayız!

test
Sosyal Medya Hesapları

Mesaj Bırak