Ara

Sûfîlerde Anâsır-ı Erbaa ve İnsân-ı Kâmil’le İlişkisi

Sûfîlerde Anâsır-ı Erbaa ve İnsân-ı Kâmil’le İlişkisi

Anâsır-ı erbaa, doğanın ve varlığın özünü teşkîl eden dört unsurdur. Felsefî düşüncenin ilk temellerini oluşturan bu dört unsur; hava, su, ateş ve topraktır. Kendi varlığını tanımaya ve anlamlandırmaya çalışan insan, doğayı ve evreni de tanımlama arzusu içerisine girmiştir. İlk Yunan felsefe düşünürleri dört unsur üzerinden varlığın özüne dâir çıkarımlar yapmışlardır. Kimisi evrenin özünün hava olduğunu, kimisi toprak olduğunu, kimisi su olduğunu ifâde etmiş ve zamanlarının şartlarına göre bunu delillendirmeye çalışmışlardır. Kimisi ise varlığın özünün dört unsuru birden ihtivâ ettiği görüşünü ortaya atmıştır. İslâm âlimleri de evrenin ve insanın özünün bu dört unsur olduğu üzerinde durmuşlardır. İlk olarak Kindî, bu unsurları bütün fizikî varlıkların ilkesi saymıştır. Mistik ve bâtınî bir kişiliğe sâhip olan Câbir b. Hayyan ise, ‘Tanrı’dan başka hiçbir varlık yoktu, sonra keyfiyetler, ardından da dört unsur meydana gelmiştir’ diyerek dört unsuru varlığın özü saymıştır. Evrenin temelini ve aynı zamanda insanın da varlığının özünü oluşturan bu dört unsur üzerinden insanoğlu kendisi ve doğa arasında bir bağ olduğunu düşünerek bu unsurları var eden bir yaratıcının varlığını düşünmeye başlamıştır. Bu durum İbn Tufeyl’in “Hayy b. Yakzan” örneğinde görülmektedir. Anâsır-ı Erbaa’nın tasavvufî düşüncede yer bulması da İbnü’l-Arabî ile olmuştur. İbnü’l-Arabî, unsurların feleklerin dönüşü netîcesinde meydana geldiğini ve unsurlara özellikleri verenin Allah olduğunu belirtmiştir.1

İnsanın dört unsurdan müteşekkil olması tasavvufta önemli bir yeri ifâde eder. Zîrâ vücuttaki bu dört unsurun ayarlanması ile perdeler kalkmakta, insân-ı kâmil olmanın yolu açılmaktadır. Sûfîlere göre, et ve kemikten olan insan vücûdunun temelini toprak ve su oluşturur. Bu dört unsurdan toprak ve su zulmânî özelliktedir. Tasavvufta zulmânî hicap sayılan bu bedenin ve ihtiyaçlarının, mücâhede ve riyâzât ile inceltilmesi gerekmektedir. Zulmânî perdelerin inceltilerek beden üzerindeki etkisinin azaldığı ve rûhânî perdelere dönüştüğü ifâde edilmektedir. Fakat sûfîlere göre, insanın rûhânî perdelerden de geçmesi gerekmektedir. Zîrâ bu perdeler kulun Allah ile yakınlığına engeldir. Rûhânî perdeler de nâfile ibâdet ve zikirlerle inceltilerek ihsânın gerçekleşmesi sağlanır.2 Sûfîlere göre dört unsurun dengelenmesi önemlidir. Çünkü birinin fazlalığı veya eksikliğinin yolda gidişatı etkilediğini haber verirler. Dört unsurun dengesi ise ancak bir mürşid-i kâmil eliyle olmaktadır. Çünkü mürşid-i kâmil bu dört unsuru ayarlayan kimsedir.3

Sûfîlere göre anâsır-ı erbaa üzerine tecellî olmaz. Kalp anâsır-ı erbaa perdelerinden arındırılınca tecellîler açılır. Onlara göre, tecellî ancak kalp makâmında bulunan rûh içindir. Kalp, ezelî ve ebedî nûrdur, Cenâb-ı Hakk onunla insana nazar eder.4 A’raf 7/143. âyetinde Rabbimiz, dağa tecellîsi ile dağın parçalanmasını ifâde etmektedir. Bursevîbu âyetin tefsîrinde, “Dağın paramparça olması özünde bulunan toprak unsurundan dolayıdır. Dağ, kevnî ve cismânî bir oluşumdur.”5 demiştir. Dört unsurdan kaynaklı dört perde kalbin üzerinden kalktığında ise Şemseddin Sivasî’nin ifâdesiyle “Cilve-i Sânî” denilen tecellîler görülmeye başlanır.6 Rûhânî bir tasarrufa mazhar kabûl edilir.7 Tıpkı bir toprağın içerisine atılan çekirdeğin ancak dört unsurun dengelenmesiyle filizlenmesi ve çekirdeğin kemâle ermesi gibi insan da tecellîler ile filizlenerek kemâl derecesine yükseltilir.

İnsanın dünyâya gönderiliş amaçlarından birisi kemâl yolculuğunu tamamlamak ve bu dünyâdan insân-ı kâmil olarak Hakk’ın huzûruna geçmektir.8 İnsân-ı kâmil ise Allah ve Rasûlü’nün ahlâkıyla ahlâklanmış, kemâl sıfatlarıyla muttasıf, Hakk’ın mazharı olan kimsedir. Varlığın esas mertebelerini kendisinde toplamıştır. Allâh’ın zât, sıfat ve isimlerinin aynasıdır. Âlemin rûhudur, âlem de onun sûretidir.9 Şerîat, tarîkat, hakîkat ve ma’rifet bakımından tam ve ergin kişidir. Bu sebeple o, sözleri doğru, işleri iyi, ahlâkı güzel olan, eşyâyı ve ondaki hikmetleri bilen kişidir.10 Anâsır-ı erbaa perdelerini açıp insân-ı kâmile ulaşmak bilgi ve hikmet sâhibi her mü’min için hedef olmalıdır.

Vâsıl olmaz kimse Hakk'a cümleden dûr olmadan

Kenz açılmaz bir gönülde tâ ki pür-nûr olmadan

 

Dipnotlar:

[1] H. Bekir Karlığa, “Anâsır-ı Erbaa”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, (İstanbul: TDV yayınları, 1993) 3:149-151.

2 Ebu Nasr Serrac Tusi, El-Lüma’, İslam Tasavvufu, Trc. Prof. Dr. H. Kâmil Yılmaz, (İstanbul: Altınoluk, 1996), 462.

3 Ali Ramazan Dinç, Seyr-i Süluk, 2. Baskı (İstanbul: Mavi Yayıncılık, 2002),61.

4 Abdulkerim Ceylî, İnsan-ı Kâmil, terc. Abdülkadir Akçiçek, (İstanbul: 1974), 479.

5 İsmail Hakkı Bursevî, Rûhu’l Beyân Tefsiri, (istanbul: Erkam Yayınları, 2006), 6:307.

6 Recep Toparlı, Durmuş Arslan, Şemseddin Sivasî, Nakdü’l-Hâtır, (İstanbul: Sivas Belediyesi, 2017),39.

7 Ebu Nasr Serrac Tusi, El-Lüma’, İslam Tasavvufu, Trc. Prof. Dr. H. Kâmil Yılmaz, (İstanbul: Altınoluk, 1996), 532.

8 Ebu Nasr Serrac Tusi, El-Lüma’, İslam Tasavvufu, Trc. Prof. Dr. H. Kâmil Yılmaz, (İstanbul: Altınoluk, 1996), 557.

9 Süleyman Uludağ, “İnsan-ı Kâmil”, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, 2. Basım (İstanbul: Kabalcı Yayıncılık, 2012) 188.

10 Kadir Özköse, Tasavvuf El Kitabı, 6. Baskı, (Ankara: Grafiker Yayınları, 2018), 95.

Abone Ol

En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın. Asla spam yapmayız!

Sosyal Medya Hesapları

Mesaj Bırak