Gönül Sarayının Pişmanlığa Açılan Kapısı: NEFS-İ LEVVÂME

Gönül Sarayının Pişmanlığa Açılan Kapısı:  NEFS-İ LEVVÂME
Tasavvufî düşüncede sâlik, gönül şehrindeki sarayın pişmânlığa açılan kapısı olan nefs-i emmârenin ardından yaptığı kötülüklerin farkına varan, işlediği günahlara pişmân olan ve kendisini ‘levm eden/kınayan bir nefse’ yâni ‘nefs-i levvâme’ mertebesine ulaşır.1 Kur’ân-ı Kerîm’de Allah Teâlâ nefsin bu mertebesine ‘Ve nedâmet çeken nefse yemîn ederim’2 âyetinde işâret etmiştir.3 Mânevî ilerleme sürecinde bu mertebeye ulaşan sâlik/derviş/kişi âyet-i kerîmede dile getirildiği gibi emmâre mertebesinin kendisini yönlendirdiği kötülükleri farkedip sürekli kendisini kınamaya başlamıştır.4  Denilebilir ki burası sâlikin vicdânının harekete geçtiği ve bir iç kontrol sisteminin tesiriyle sâlikin hâl ve davranışlarının konumunu değerlendirmeye başladığı mertebedir.5 Kur’ân’ın bu konuda genel tavrı öncelikle bireyin hatâ yapmamasını, hatâ yaptıysa da hatâsını farkedip bir an önce hatâsından dönmesini kişiden istemesi yönündedir. Bir başka ifâdeyle birey hatâsını görmemezlikten gelirse hatâdan daha büyük bir hatâya düşmüş olur. Çünkü hatâsını göremeyen veya görmemezlikten gelen kimsenin o hatâdan dönmesi ve doğru olanı yapması mümkün değildir. Kur’ân’da ‘Ben ondan hayırlıyım. Beni ateşten onu topraktan yarattın6 sözleriyle hatâ yapan şeytan ve cennetteki yasak meyveden yiyerek hatâ işledikten sonra hatâlarının farkına vararak bu yanlıştan dönen Hz. Âdem ile Hz. Havva bu konuda iki model olarak takdîm edilmiştir.7 Hz. Peygamber (sav) de, kişinin kulluğa sarılıp yanlışlardan korunma metodu noktasında sevap/iyilik ve günah/kötülük kavramlarını şu şekilde tanımlamıştır: ‘İyilik, yaptığın takdirde sana haz veren, içinde hoşnutluk hissettiğin şey; günah/kötülük ise yaptığında içini tırmalayan, seni rahatsız eden ve yaparken başkalarının görmesini istemediğin şeydir.’8 Hz. Peygamber (sav) bu hadisleriyle vicdânî hesaplaşmanın kişinin doğru bir kulluk yapması noktasındaki önemine işâret etmiştir.9 Hasan Basrî (ra) de Kur’ân ve sünnetin gösterdiği bu istikâmet çizgisindeki mü’mini şu şekilde tanımlamıştır: ‘Vallâhi mü’mini her hâlinde kendini ayıplarken görürsün. Yaptığı iyilikleri az ve yetersiz bulur, bundan dolayı pişmânlık duyar ve kendini paylar. Günaha batmış kimseyse hiçbir şekilde kendini eleştirmeksizin günah işlemeyi sürdürür.’10 NEFS-İ LEVVÂME’NİN ÖZELLİKLERİ VE SÂLİKİN/BİREYİN BU TAVIRDA KUŞANMASI GEREKEN HÂL Sâlikin hatâlarının ve aldatıcı emmâre mertebesinin telkinlerinin farkına vardığı bu aşama sûfîler tarafından emmâreden üstün olarak görülmesine karşın, mülheme, mutmainne ve diğer mertebelere ilerlemede katedilmesi gereken bir süreç olarak kabûl edilmiştir.11 Çünkü bu mertebede sâlik kendini kınamaya başlar ama bu makâmın özelliği hîleli veya hîlesiz bir şekilde sâliki/bireyi kötülüklere sevketmek olduğundan12 zaman zaman da hatâlara düşerek Hakk’ın rızâsına muhâlefet edebilir.13 Oysa Kur’ân ve sünnet mü’minden, konulan yasaklara ve emredilen görevlere sıkı bir şekilde sarılmasını istemiştir.14 Nefsin kötülükleri emreden emmâre aşamasından kurtularak levvame derecesine ulaşan sâlik ise yerme, kınama, heves, fikir, kendini beğenme, başkalarıyla çekişme, kahır, gizli riyâ, makam sevgisi, şehvet duygusu; takvâ, ar, kulluk, namaz, oruç, hac, çokça zikir ve gazâ gibi farklı tesirler altında doğru olanı yapma gayretinde olur.15 Nefs-i levvâme sâhibi sâdık rüyâlar da görür. Sâlik rüyâlarında kırmızı ata binme, kırmızı renkli giysiler giyme ve güzel kokularla kokma, kırmızı güllerle donatılmış, sarkmış üzüm ve hurmalarla bezenmiş bahçelere girme gibi tecrübeler yaşayabilir.16 Bu kimsenin gözü ve kulağı açılır. Bu kimse kalp zenginliğine ulaşır ve her tarafının nurla dolduğuna şâhit olur.17 Birçok sûfî, nefs-i levvâme mertebesinde sâlikin ‘Allah şüphesiz dâimâ tövbe edenleri sever’18 âyetini ve ‘Günahtan tövbe eden, günahsız kimse gibidir’19 hadîsini özümseyerek hareket etmesi gerektiğini ifâde etmiştir.20 Sûfîler, sâlikin kabz-bast hâlini yaşadığı bu mertebede fiillerini Kur’ân ve sünnetin rûhuna uygun yapmaya çalıştığı ve bu süreçte kabir azabı, sırat, mizan, mahşer ve cehennem korkusu gibi konularda yoğun tefekkür süreçlerini idrâk ettiği bilgisine de yer vermiştir. Sâlikin bu mertebedeki genel hâlini Bali Efendi şu şekilde özetlemiştir: ‘Sâlik levvâme mertebesinde (kalp makâmında) zühd, takvâ ve sâlih amellere çok önem verir. Bu ülfet, aynı zamanda amellerin rûhâniyetini de perdeler. Zîrâ sâlik bu makamda muhabbet vâdisindedir ve matlûbun müşâhedesi için esbâba tevessül etmeye oldukça isteklidir. Bu nedenle kalpte ‘hevâ ağacı’nın yerine ‘mübârek bir ağaç’ diker ve onu sâlih amellerle süsleyip her dalından çeşit çeşit meyveler elde etmekle meşgûl olur. Gözün meyvesi ağlama ve ibret alma; dilin meyvesi ilim ve hikmet; kalbin meyvesi şevk ve muhabbet; nefsin meyvesi dünyâyı gönülden çıkarma, zühd ve takvâ; gönlün (bâtın-ı kalb) meyvesi vefâ ve emânet; âhiretten yana meyvesi Cennet ve Naîm; Hâlık’tan yana ise şuhûd’dur. Sâlik, son derece şevk duyarak bunlarla meşgûl olur ve bu sâyede mânâda kendini bir yönden yok (ifnâ) edip diğer yönden bâkî kılar. Zîrâ nehiylerle ilgili fiilleri yok etmiş, emirlerle ilgili fiilleri ise bâkî kılmıştır. Bu açıklamalardan amelin bir gâye olduğu anlaşılmamalıdır, çünkü asıl maksat ‘ma’rifet’tir ve amel ancak onun bir sebebidir. Yine unutmamak gerekir ki ma’rifet hâsıl oldu diye amel asla sâkıt olmaz; ölünceye kadar devâm eder. Zîrâ ma’rifetin sonu yoktur. O halde, sâlih amellere ve güzel sıfatlara iltifat etmeyi terkedip rûhâniyet tarafına nazar kılarak amel kaydını ifnâ etmek gerekir. Sâlik ilâhî kemâlâtı müşâhede edip rabbânî ma’rifetleri elde edene kadar bu şekilde devâm eder.’21 Sûfîlere göre nefs-i levvâmenin emmâre ve mülhemeye bakan nisbeti vardır. Onlar, nefs-i levvâmenin makâmının seyrinin ‘seyr lillah’, âleminin berzah, mahâllinin kalb, hâlinin muhabbet ve vâridinin tarîkat olduğunu söylemişlerdir. Sûfîler, sâlikin/dervişin nefs-i levvâmede ‘Allah’ isminin zikriyle meşgûl olması gerektiğini ifâde etmişlerdir.22 Onlar, bu zikrin yapılış şekli üzerinde de durmuşlardır. Onlara göre sâlik, bu zikri yaparken sesli ve canlı bir şekilde yapmalıdır. Bu esnâda da başını yukarı kaldırıp göğsüne doğru sağa sola sallanmadan vurmalıdır.23 Sûfîlere göre Allah ismiyle yapılan dâvete icâbet edilir ve onun vesîlesiyle yapılan istek geri çevrilmez.24 Receb-i Sivasî’nin de ifâde ettiği gibi sâlik bu süreçte şeyhinin duâsını almaya özen göstermelidir. Bununla birlikte sâlik nefsinin kötü isteklerini arındırma konusunda kararlı olmalıdır.25 Sûfîlerin dile getirdikleri hususları şu başlıklar altında dile getirebiliriz: Sûfîler, sâlikin bir an önce kötülükleri emreden nefs mertebesinden kurtulması gerektiği husûsunun altını çizmişlerdir. Bu anlayışa göre, Kur’ân ve sünnetin mü’minin önüne koyduğu hedefe ulaşabilmek için sûfî kendini sürekli kontrol etmeli ve hatâlarının farkına vararak bu hatâlardan bir an önce dönmelidir. Sûfîler, sâlikin ihsan makâmında bir hayâta ulaşabilmesi için atması gereken adımlar üzerinde de durmuşlardır. Onlar, sûfînin emmâreden kurtulup bir üst mertebe olan levvâme derecesine ulaşabilmesi için ibâdet, ahlâk ve zikir konusunda dikkat etmesi gereken hususları dile getirmişlerdir. Sâlikin bu süreçte ‘Allah’ ismiyle zikre devâm etmesi gerektiğini dile getiren sûfîler, bu mertebedeki sâlik için şeyhin/mürşid-i kâmilin önemini de dile getirmişlerdir. Bu mertebeyi geçici bir mertebe olarak kabûl eden sûfîler, sâlikin mülheme, mutmainne ve diğer üst mertebelere ulaşabilmesi için bir an önce bu mertebeden ve bu mertebenin tasallutlarından kurtulması gerektiği husûsunda da dikkatli olması gerektiğini söylemişlerdir. Burada uzun süre kalan sûfî için tekrar emmâre mertebesine düşme tehlikesini dile getiren sûfîler, sâlikleri bu konuda uyarmışlardır. Sûfîler bu mertebede sâlikin bazı psikolojik hallerine de değinmişlerdir. Gördükleri rüyâlar ve karşılaşacakları renkler üzerinde duran sûfîler, sâlikin bu durumlar karşısında takınması gereken tavra da vurgu yapmışlardır. Netîce itibâriyle ifâde etmemiz gerekirse sûfîler/mürşid-i kâmiller/şeyhler, Kur’ân ve sünnet merkezli düşünce temellerinin üzerine tecrübelerini de ekleyip sâlikin bu mertebeyle münâsebetlerini enine boyuna değerlendirmişlerdir. Onların bu tavrı sûfîlerin insana ve onun hallerine verdikleri değeri göstermesi bakımından son derece önemlidir. İnsanın nefisle mücâdelesi sürecinde sûfîlerin tecrübeleri ve bu tecrübeyle ilgili düşünce sistemleri onların insan merkezli hareket tarzlarını da net bir şekilde gözler önüne sermektedir. Dipnotlar: [1] Mevdûdî, Tefhîmu’l-Kur’ân, İnsan Yay., İstanbul, 1997, c.VI, s.531. 2 Kıyame 75/2. 3 Nefs-i levvâmeye bu ad, kötülüklerden dönüşü ve onlarla ilgiyi kesmeye başlaması dolayısıyla verilmiştir. Kendisini kötülüklere daldıran nefsini kınadığı için bu nefse levvâme/kınayıcı adı verilmiştir. Ali Tehanevî, Keşşafu ıstılâhât’i’l-Fünûn, İstanbul 1984, c.II, s.1402. Bu konuda farklı yorumlar için bkz., İbn Kayyum, Medâricu’s-sâlikîn, İnsan Yay., İstanbul 1990, c.II, s.7-8. 4 Ethem Cebecioğlu, Tasavvuf Terimleri ve Deyimleri Sözlüğü, Anka Yay., İstanbul 2004, s.547. 5 Abdurrahman Dodurgalı, ‘Nefs ve Eğitimi’, Din Eğitimi Araştırmaları Dergisi, MÜİFV Yay., İstanbul, 1998, s.79. 6 Araf 7/12. 7 Hz. Âdem ve Hz. Havva hatâlarının farkına varıp şu şekilde duâ etmişlerdir: ‘Ey Rabbimiz! Kendimize yazık ettik. Şâyet Sen kusurumuzu örtüp bize merhamet buyurmazsan en büyük kayba uğrayanlardan oluruz, diye yalvarıp yakardılar.’ Araf 7/23. Bekir Dündar, İçimizdeki Düşman- Manevi Hastalıklar ve Tedavi Yolları-, Işık Yay., İstanbul 2013, s.26-27. 8 Müslim, Birr, 14-15; Tirmizî, Zühd, 52. 9 Enver Uysal, ‘Değerler Üzerine Bazı Düşünceler ve Bir Erdem Tasnifi Denemesi: İnsanî Erdemler–İslâmî Erdemler’, Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Cilt: XII, Sayı: I, s.62. 10 İbn Kayyım, Nefis Tezkiyesi, Karınca Yay., İstanbul, 2003, s. 100. 11 Receb-i Sivasî, Risâle fî usûli’l-Halvetiyye, Beyazıt Kütüphanesi Veliyüddin Efendi Bölümü, Nu: 1836, vr.2a; Ramazan Muslu, ‘Seyr u Sülûk Metotları’, Tasavvuf El Kitabı, Editör: Kadir Özköse, Grafiker Yay., İstanbul 2013, s.348. 12 Bali Efendi, Manzume-i Vâridât, Süleymaniye Kütüphanesi, Hacı Mahmud Efendi, Nu: 2338, vr. 60a. 13 Hâkim Tirmizî, Beyânü’l-Fark, beyne’s-sadr ve’l-kalb ve’l-fuâd ve’l-lübâb, Dâru İhyai’l-Kütübi’l-Arabiyye, Kahire 1968, s.81. 14 Gazali, İhyâu ulûmi’d-din, Tercüme: Sıtkı Gülle, Huzur Yay., İstanbul, 1998, c.IV, s.43. Âdem Yıldız, İmam Gazzâlî’ye Göre Nefis ve Nefis Eğitimi (Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi), Konya 2007, s.89. 15 İbrahim Hakkı Erzurumî, Marifetnâme, Sadeleştiren: M. Fuad Başar, Âlem Yay., İstanbul 2003, s.574-575. 16 Sivasî, Risâle fî usûli’l-Halvetiyye, vr.2a. 17 Anonim, Nefsin Yedi Mertebesine Dair Risale, Süleymaniye Kütüphanesi, Kasidecizâde, Nu: 703/6, vr.77b-78a. 18 Bakara 2/222. 19 İbn Mace, Zühd 30. 20 Muhammed Sâdık Efendi (1724-1794) onlardan bir tanesidir. Ramazan Muslu, ‘Muhammed Sâdık Efendi (1724-1794) ve Nefis Mertebeleri Çerçevesinde İnsana Bakışı’ Üsküdar Sempozyumu IV, s.538. 21 Bali Efendi, Atvâr-ı Seb’a, Süleymaniye Kütüphanesi, Hacı Mahmud Efendi, Nu: 2927, vr. 7b- 8a. Geniş bilgi için bkz., Ramazan Muslu, ‘Halvetiyye’de ‘Atvâr-ı Seb‘a’ Yazma Geleneği ve Sofyalı Bâlî’nin Atvâr-ı Seb‘a Risalesi’, Tasavvuf: İlmî ve Akademik Araştırma Dergisi, Yıl: VIII, [2007], Sayı: XVIII, s.51-52; Halil Celep, ‘Sofyalı Bâlî Efendi’nin Tasavvuf Anlayışı’, Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Sayı: XII, Sonbahar 2013, s.116-117. 22 Ahmet Ögke, Kur’ân’da Nefs Kavramı, İnsan Yay., İstanbul 1997, s.88-89. 23 Muslu, ‘Seyr u Sülûk Metotları’, Tasavvuf El Kitabı, s.349. 24 İbrahim Hakkı Erzurumî, Marifetnâme, s.568-579. 25 Sivasî, Risâle fî usûli’l-Halvetiyye, vr.2a.  Fatih Çınar

Abone Ol

En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın. Asla spam yapmayız!

Sosyal Medya Hesapları

Mesaj Bırak

En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın.

Bülten Aboneliği