Bilin Muhammed Mustafa
Vazifeyi etti îfa
Âl-i Ashâb rûha safa
Yollarından gitmek lâzım
Kıymetli kardeşlerim!
Azîmetle amel, bir işi sadece Allah rızâsı için yapmaktır. Peygamberimizin hiçbir ücreti yoktu. Tebliği karşılığında hiç bir ücret almadı, taleb de etmedi. Her yaptığını ücretsiz yaptı. Allah rızâsı için yaptı. Azîmetle amel etti.
Azîmetle amel etmek, ruhsatlara kanmamak, kişinin dininin doğruluğundandır. Bu bahsin iyice açıklanması lâzımdır. Yoksa kolay kolay anlaşılmaz. Meselâ, ücret mukâbilinde Kur’ân-ı Kerîm okutmak. Ulemâmız buna ruhsat vermiştir; okutun ücretini de alın diye.
Lâkin Peygamber Efendimiz zamanında Kur’ân okutmanın ücreti yoktu. Azîmetle amel, onu Allah rızâsı için okutmaktır. Vaaz vermek ücretli değil idi. Fukahâmız buna ruhsat verdi. Azîmetle amel edeceğim dersen, vaazının karşılığında para almaman lâzım gelir.
Kıymetli pederim bu konuda bize hiçbir zaman ruhsat ile amel ettirmedi. Tahârette, abdestte şimdi nasıl yapıyorsak öyle sıkı sıkıya azîmetle amel etmeyince namazımızı kıldırmazdı. Kendi de dâima ibâdetlerinde azîmetle amel ederdi.
Bu söylediklerim zorunuza gitmesin. Sâmî Efendi Üstadımız(ks), Kayseri’de sohbet ederken uzun uzun anlatmıştı tahâretin önemini. Allah, azîmetle amel yerine ruhsatlarla amel ettiğimiz için cümlemizin kusurlarımızı affetsin.
Hastaları ziyaret etmek, azîmetle ameldir. Gitmesem de olur diye ruhsatla amel etmeyin. Gönül alıp gönül verirsek her ziyaret adımına üç yüz sevap verilir.
Namazı câmide kılmak, azîmetle ameldir. Her adımına on sevap vardır. Ruhsata uysan evinde oturur kılmış olursun, cemâat sevâbından da mahrum kalmış olursun. Hasta ziyareti namazı câmide kılmaktan daha sevabı bol bir amel. Hastanın gönlünü tâmir ediyorsun çünkü. Hâlık-ı zü’l-Celâl’in çok sevdiği bir ameldir kardeşin kardeşi ziyareti.
Konyalı Dişçi babamız anlatmıştı, merkadı nur olsun; her vakit ruhuna okurum... Orada bulunan Veyiszâde Hacı Mustafa Efendimize de okurum, Mevlânâ Celâleddîn’e, Ladikli Baba’ya, Hasan Efendi’ye hepsine birer Fatiha gönderirim. Allahımız kabul buyursun. Dişçi babamız Sâmî Efendimize, “Üstadım Hacı Sâmî Sultanım, kurban olduğum, Es’ad-ı Erbiîlî Efendimiz sohbet odasına girdiği zaman hiç konuşmazdık, hüngür hüngür ağlardık. Siz şimdi bu makâmın sahibisiniz, sohbet meclislerimiz niye böyle olmuyor? Niye hüzünlenemiyoruz, niye ağlayamıyoruz?” diye sorunca Üstadımız buyurmuşlar ki:
“Mehmet Efendi, o dediğin vakitte Konya’da bir banka vardı. Şimdi elli bir banka var.”
Saymış gibi her şeyi bilir Üstâdımız –bi-iznillah–. Allah bildirirdi ona. Saymışlar; gerçekten elli bir tane banka var.
Gözlerimiz taş oldu. Hatta taştan da katı oldu. Ağlar mı o gözler?
Âyette Mevlâ’mız, hakîkat-i hâli ne güzel söylemişler: “Bundan sonra kalpleriniz katılaştı, taş gibi oldu, hattâ daha da katı oldu. Çünkü taşın öylesi vardır ki, içinden ırmaklar fışkırır; öyle taşlar da vardır ki şak şak olur ve içinden su çıkar. Yine öylesi de vardır ki, Allâh’a olan haşyetinden aşağılara yuvarlanır.”[1]
Gönlümüzün günâhla, mâsiyetle taşlaşmasından hatta taştan da daha katı olmasından Allah cümlemizi muhâfaza buyursun, haramın semtine yaklaşanlardan eylemesin Mevlâm bizleri.
Âdeme eşyâda esmâ görünür
Cümle esmâdan müsemmâ görünür
Bu Niyâzî’den de Mevlâ görünür
Âdem isen ‘semme vechullâh’ı bul
Kande baksan ol güzel Allâh’ı bul
Mürşid-i kâmillerden Mevlâ görünür ama bizim gözlerimize harama bakmaktan perdeler inmiş. Haram yiye yiye takvâ libâsı üzerimizden soyulmuş. Para peşinde koşarken tevekkülü, kanaati unutmuşuz. Şu hâlde ne gözlerimiz yaşarır ne kalbimiz hüzünlenir ne de “semme vechullah”ı görebiliriz.
Allah cümlemize azîmetle amel etmeyi, –şekerle kandırılan çocuklar gibi– ruhsatlara meyl etmemeyi nasip etsin, mürşid-i kâmillerimizin muhabbet hazinesini bırakıp da incik boncukla bizi oyalandırmasın. (Âmin)
Hamd olsun âlemlerin Rabb’i olan Allâh’a!
Abone Ol
En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın. Asla spam yapmayız!
Mesaj Bırak