Akâid

Giriş

İlm-i tevhîd ve meselelerini bilmek gerekir. İlim; mantıkçıların dediği gibi meseleleri idrak mânâsına gelir. Yâni bir takım usûl ve kâideleri idrakle tekrarlanan melekeye denir. İlmin, hakîkaten tek olduğu halde çeşitli mâlûmâtla da ilgisi olduğu hasebiyle her türlü taksîme kâbiliyeti vardır. Yâni çok kısımlara ayrılır. Mâlûmdur ki tedvîn edilen ilimler iki kısma ayrılır. Biri aklî ilimler, diğeri şer’î ilimlerdir.

Şer’î ilimler de ikidir. Biri asıl ilimlerdir (anabilim dalı). Mükelleflerle ilgisi olmayıp önce Kur’ân ilimlerini yâni kırâet ve tefsîr ilmini, ikinci olarak hadîs ilimlerini içerir. Diğeri ahkâm ilimleridir. Bu da iki çeşittir. Biri îtikad ilimleridir ki başlıca Cenâb-ı Hakk’ın varlığından ve Yaratıcının sıfatlarından bahseder. İlm-i kelâm, ilm-i tevhîd ve sıfatlar adlarıyla anılır. Diğeri ise amelle ilgili ilimlerdir.1

Akâid’in Târifi: İslâm dîninde inanılması gereken esasların bütünü ve bunları konu edinen ilim dalı. Akâid, sözlükte “düğümlemek” mânâsındaki akd kökünden türemiş bulunan akîde kelimesinin çoğuludur. Aynı kökten türetilen ve “îmân” ile eş anlamlı olarak kullanılan i‘tikâd ise “düğüm atmışçasına bağlanmak, bir şeye gönülden inanmak, onu gönülden benimsemek” demektir. Bu durumda akîde “gönülden bağlanılan şey” anlamına gelir; bir terim olarak da “inanılması zarûrî olan ilke” (îmân esâsı, mü’menün bîh) diye târif edilebilir. Buna göre akâid, “İslâm dîninin temel kâideleri, inanılması zarûrî hükümleri” mânasına gelir. Bu temel kâidelerden bahseden ilme de akâid ilmi denilmiştir.

Akîde kavramı melek akîdesi, âhiret akîdesi gibi belli inanç esasları için kullanıldığı gibi; belli bir mezhebin veya bir mezhebi temsîl eden kişinin çeşitli îmân esaslarıyla ilgili özel telakkî ve anlayışını ifâde etmek üzere de kullanılır; Mâtürîdî’nin sıfatullâh akîdesi, Mu’tezile’nin kader akîdesi gibi. Ayrıca akîde/îmân konusunu ihtivâ eden bâzı risâlelerin de adı olmuştur. el-Akîdetü’t-Tahâviyye, el-Akîdetü’n-Nizâmiyye gibi.

İslâm inancına göre ilâhî dinlerin akîde esasları, asl’ında vahye dayalı dinlerde ilk peygamber Hz. Âdem (as)’dan son Peygamber Hz. Muhammed’e (sav) kadar değişikliğe uğramamıştır. Kur’ân-ı Kerîm’e göre bütün peygamberlerin tebliğ ettiği akâidin temelini tevhîd inancı oluşturmuştur.2 Ancak zaman içinde tevhîd inancından sapmalar olmuş, insanların müdâhalesiyle İslâm öncesi ilâhî dinlerin akîdelerinde bâzı tahrifler meydana gelmiştir. Kur’ân’da Hz. Muhammed’e (sav) gönderilen vahyin önceki peygamberlerinkine benzer olduğu3 ve O’na vahyedilen kitâbın önceki ilâhî kitapları tasdîk ettiği4 ifâde edilir. Yine Kur’ân’da İslâm akâidinin üç ana konusunu (usûl-i selâse) teşkîl eden ulûhiyyet, nübüvvet ve âhiret esaslarının geçmiş ilâhî dinlerde de mevcut olduğu5 ifâde edilir.

Bununla birlikte bugünkü Ahd-i Cedîd metinlerinde Allâh’a ve âhirete îman prensibi dışında akâid esaslarıyla ilgili açık ifâdeler bulmak mümkün değildir. Bunun sebebi söz konusu ilâhî metinlerin, tebliğcilerin döneminde veya dönemlerine yakın bir zaman içinde zapta geçirilmemiş muhâfaza edilmemiş olmasıdır.

İslâm akâidini oluşturan esaslar Kur’ân-ı Kerîm’de ve hadîslerde hiçbir yoruma mahâl bırakmayacak şekilde açık ve seçik olarak yer almıştır. Kur’ân’da Allâh’a, peygamberlere, kitaplara, meleklere, âhirete, kazâ ve kadere îman konusuna temâs eden ve yer yer ayrıntılı bilgiler veren birçok âyetler vardır. Hadîs kitaplarının birçok bölümünde îmân esasları ile ilgili çeşitler bilgiler vardır.

Konusu

Akâid, çoğumuzun bildiği üzere îman ve İslâm esaslarını konu alır; Allâh’ın varlığı, birliği, sıfatları ve fiillerinden, nübüvvet ve âhiretin ahvâlinden bahseder.

Akâid – Kelâm

Kelâm ilmi de Allâh’ın zât ve sıfatlarından, nübüvvet ve risâlete âit meselelerden, mebde (başlangıç) ve meâd (sonuç) îtibâriyle kâinâtın ahvâlinden İslâm kânunları üzere bahseden bir ilimdir. Akâidle konuları ortaktır. Ancak akâidde taklit, kelâmda ispat vardır. Akâid teorik, kelâm pratik ve onun metodolojisidir. Buna “Usûlü’d-dîn” de denir.

Akâidin Gâyesi: Hakkı bâtıldan, hayrı şerden ayırmak, insanları Allah ve peygamberi vâsıtasıyla bildirdiği doğru yola götürmek ve insanları saâdete ulaştırmak için aklî ve naklî deliller beyân edip ilmi iyi kullanma gücü kazanmaktır.

İlk bakışta konuları bakımından pozitif ilimler, felsefe ve kelâm arasında bir yakınlık görülürse de, bunların bir konuyu incelemede metot ve gâyeleri birbirinden tamâmen farklıdır.

Tabiat, insan ve toplumları deney modeliyle inceleyen ilimlere pozitif ilimler denir. Bunlar; matematik, fizik, kimya, biyoloji gibi ilimlerdir.

Pozitif ilimlerin konuları incelenirken, önce “nasıl” sorusuna cevap vermeye çalışırlar. İncelemiş oldukları her şeyi deneye tâbî tutarlar. Hiçbir zaman deney ve duyularla anlaşılmayan bir şeyi incelemeye yeltenmezler. Şâyet deney ve tecrübenin dışına çıkarlarsa pozitif ilim niteliğini kaybederler.

Pozitif ilimler de bütün yaratıkların (mükevvenâtın) hallerinden, kâinattaki bütün doğal olaylardan bahsederlerse de bunlar, “mebde” ve “meâd” bakımından hiçbir olayı inceleyemezler. Yâni: Bu kâinâtın başlangıcı nedir? Sonu ne olacak? Bu âlemin yaratıcısı kimdir? Biz neyiz, nereden geldik, nereye gideceğiz? Sonumuz ne olacak? vs. gibi. Varlıkların başlangıcını (mebdeini) ve sonucunu (meâdını) yâni varlıkların nasıl var edildiğini, ileride bu âlemdeki hayâtın son bulmasıyla âhiret âlemine nasıl dönüleceğini, bunun sebeplerini, “niçin” böyle olduğunu inceleyemezler. Bunlar felsefe ile kelâmın konuları içine girer.

Pozitif ilimler bir olayı incelerken sebebini araştırmazlar. Sâdece bağlı bulundukları kânunları ortaya koymağa çalışırlar. Meselâ: Herhangi bir bitkinin toprak içerisindeki oluşum tarzını, beslenmesini, büyümesini, gelişip olgunlaşmasını, geçirmiş olduğu evreleri incelerler. Fakat bu bitkinin yaratıcısının kim olduğunu, bunun niçin ve ne sebeple yaratıldığını araştırmazlar. Bir şeyin sebebini kelâmla felsefe inceler. Kelâmla felsefe başlangıç ve sonuç bakımından incelediklerinden dolayı, pozitif bilimler başlangıç ve sonuç bakımından kelâm ve felsefeden ayrılırlar.

Sonuç:

İnsanlar bir olayın “nasıl” meydana geldiğini öğrenmekle her zaman yetinmezler. Her meçhule karşı “niçin” sorusunu sorarlar. Bu sorular içinde dünyâya niçin geldiğimiz, öldükten sonra nereye gideceğimiz, bu âlemin varlık sebebinin ne olduğu ve sonunun ne olacağı gibi sorular insanları çok meşgûl etmiştir.

Pozitif ilimler insanlara dünyâya nasıl geldiklerini bildirir; fakat niçin geldiklerini bildirmez. Bu dünyâya gelenin mutlaka bir gün öleceğini söyler. Zîrâ bu, duygu ve deneylerle sâbittir. Ancak nereye gideceğini ve ölümden sonra ikinci bir hayâtın varlığını kestiremez. Yaratıklar hakkında çok bilgiler verebilirler, fakat bu yaratıkların asıl yaratılma sebebini açıklayamazlar.

İnsanlar, pozitif ilmin cevapsız bıraktığı şeylerin mâhiyetini araştırmaktan, bu sorulara cevap bulmaktan geri kalmazlar. İşte bu sorulara cevap bulma zarûreti, felsefe ile kelâmın doğmasına sebep olmuştur. İnsanlarda yaratılıştan mevcut olan bu gibi fikirlerin esâsını öğretmek maksadıyla Allah insanlara peygamberler göndermiştir. Felsefenin ortaya attığı ve çözemediği birtakım olasılık ve teoriler, kelâm ilmine ve peygamberlerin getirmiş olduğu şer’î esaslara dayanılarak çözülmüştür.

Pozitif İlimle Kelâmın Farkı

Kelâm bilgisinin konusu, Mütekaddimîn6 (önceki kelâmcılar) ve Müteehhirîn’e (sonraki kelâmcılara) göre değişmektedir. Erken kelâmcılara göre: Kelâm ilmi, Allâh’ın zâtından, sıfatlarından ve fiillerinden bahseder. Müteehhirîn’e göre ise: Kelâm’ın konusu, İslâm akîdelerini isbât etmeye yarayan bir çeşit veya her çeşit mâlûmâttır. Şu halde İslâm inançlarını destekleyen ve bunları isbât etmek için bilinmesi gereken her şey, kelâm bilgisinin içine girer. Bu ilme akâid de denir.7

Dipnotlar:

1 Ali Ulvî, Telhisü’l-Kavâid, s. 6

2 el-Enbiyâ 21/25

3 en-Nisâ 4/ 163

4 el-Fâtır 35/ 31

5 bk. en-Nahl 16/2; Âl-i İmrân 3/ 3-4; el-İsrâ 17/55; el-Hadîd 57/ 25.

6 İmâm-ı Gazzâlî’den (h. 450 -505) önce gelenlere Mütekaddimîn veya Kudemâ “Önce gelenler”, ondan sonra gelenlere de Müteehhirîn “sonrakiler” denir.

7 Ömer Nasuhi Bilmen, Dînî Bilgiler,s. 37

Ekim 2020, sayfa no: 58-59-60-61

Ayrıca kontrol et

Deniz / Alemdar

Cenâb-ı Hakk, ilim ve kudretinin sınırsız oluşunu, deniz misâliyle haber verir: “Ey Peygamber! Yaratanın sonsuz …