Düşülen Bâzı Mühim Hatâlar / Hamdi Hatipoğlu

Zamânımızda etrâfındaki Müslümanları, bâzı kusurları sebebiyle, tekfire kadar varan aşırı ithamlarla karalayan kimselere sıkça rastlamaktayız. Bunlar arasında mevki ve mertebece üstün olanlar, diploması ve hattâ te’lîfi bulunanlar da görülür. İctimâî durumları îcâbı kazandıkları îtibâr ve saygı sebebiyle bu çeşit fikirleri alâka ve hattâ taklîde mazhar olduğu için onların bir hatâları derhâl binler, yüzbinler ve hattâ milyonlara mâl olmaktadır.

Bu kimselerin niyetlerini münâkaşa edecek değiliz. Niyetlerini Allah bilir. Tamâmen hüsnüniyetle dine hizmet maksadıyla hareket ettiklerini kabûl etsek bile, tefrîka ve hizipleşmeleri artırdıkları, husûmeti katılaştırdıkları için, netîce îtibâriyle niyetlerine ters düşerek zararlı olduklarını, kaş yapmak isterken göz çıkardıklarını söyleyebiliriz.

Böylelerinin hatâsı, dînî bilgilerinin sığlığından ve sathîliğinden ileri gelmektedir. Muhâtaplarını ithâm ederken dayandıkları delil sâbit ve katı olmakla berâber verdikleri hükme delâletleri zannîdir ve yaptıkları kıyâs fâsiddir.

Söylediğimiz bu husûsu açıklama sadedinde, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’ın küfre nisbet ettiği bâzı fiilleri işleyenler hakkında âlimlerin yaptığı değerlendirmeleri ve sundukları îzahları zikredebiliriz:

Rasûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bir hadislerinde: “Zinâ yapan bir kimse, zinâ yaptığı esnâda, mü’min olarak zinâ yapmaz. Şarap içen kimse de, içme ânında, mü’min olarak şarap içmez. Hırsız da, hırsızlık esnâsında, mü’min olarak hırsızlık yapmaz.”1 buyurur.

Bir diğer hadiste: “Babalarınızdan yüz çevirmeyin. Kim yüz çevire(rek başkasına, bile bile baba diye)cek olursa bu davranışı küfürdür.”2 buyurur.

Bir diğer hadiste: “Sizden biri kendisi için sevdiğini kardeşi için de sevmedikçe îmân etmiş olmaz.”3 buyurur.

Bir diğer hadiste: “Sünnetimden yüz çeviren bizden değildir.”4 buyurur, vd.

Misâller çoktur. Âlimlerimizin açıklamasına göre, Rasûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bu çeşit ifâdelerinde mutlak mânâda îmânın yokluğunu murâd etmemiştir, kâmil mânâda îmânın yokluğunu murâd etmiştir. Sözgelimi, içki içen kimse îmânını kaybetmemiştir, fakat kemâl mertebedeki îmandan mahrumdur. Kendisi için istediğini kardeşi için istemeyen kıskanç ve bencil kişi de böyle, mutlak mânâda gayr-ı mü’min (yâni kâfir) demek değildir, belki kâmil bir îman sâhibi değildir demektir. Kezâ babasını inkâr edip, bir başkasına baba diye iddiaya kalkan kimse de kâfir değildir. Nitekim bu hadîsi dilimize çevirirken merhum Kâmil Miras, belirtmeye çalıştığımız inceliği tebârüz ettirecek bir şekilde: “Küfrân-ı nîmet etmiştir” der.

Hülâsa bu çeşit hadisler: “Tam ve mükemmel bir îmâna sâhip olan kişi, zinâ yapmaz… içki içmez… hırsızlıkta bulunmaz… babasını inkâr etmez… başkası hakkında dâimâ hayırhâh olur… sünnete uyar…” demek istemekte, bu fiillerin îmânı zedeleyip derecesini düşüreceğine müslümanın dikkatini çekmektedir.

Bâzı âlimler de bu ifâde şeklinden maksadın, bu günahların büyüklüğüne dikkat çekmek, bunlardan şiddet ve büyük bir tehdîd yoluyla menetmek olduğunu söylemişlerdir ki, bizim için her iki îzah da yerindedir ve doğrudur.

Yeri gelmişken Müslümanların, yukarıdaki anlattığımız sığlık ve sathîlik sebebiyle en ziyâde hatâya düştükleri bir başka grup hadislere de dikkat çekmek istiyoruz. Bunlar münâfıklığın alâmetleriyle ilgili hadislerdir. Bunlar vâizlerce sıkça tekrâr edildiği için herkesçe bilinen ve herkesçe yanlış hükümlere mesned edilen hadislerdir:

Rasûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurur: “Üç vasıf vardır ki bunlar kimde bulunursa o kimse hâlis münâfıktır. Bunlardan biri kimde bulunursa, onda, bunu terkedinceye kadar münâfıklığa has olan bir haslet mevcut demektir: “Kendine îtimâd edilince ihânet eder, konuşunca yalan söyler, söz verince sözünü tutmaz.”5

Bir başka rivâyette de: “Îmânın delîli Ensâr sevgisidir, nifâkın (münâfıklığın) alâmeti de Ensâr’a buğzetmektir.” “Ensârı ancak mü’min olan sever, münâfık olan buğzeder. Onları seveni Allah sever, Onlara buğzedene Allah buğzeder.”6

Bu hadislere dayanarak, hadiste söz konusu edilen sıfatlardan birini herhangi bir müslümanda görünce, onu, “diliyle mü’min, ameliyle müslüman görünmekle berâber kalbiyle Allâh’ın varlığı ve birliğine inanmayan, Hz. Muhammed (aleyhissalâtu vesselâm)’ın peygamberliğini reddeden ve Allah nazarında kâfirden de beter olduğuna inanılan” gerçek mânâda “münâfık”lıkla ithâm etmek gerçekten din nâmına işlenen bir cinâyet, affı zor bir hatâdır; içinde yüzülen katmerli bir cehâletin tezâhürüdür.

Dikkatle bakılınca görülür ki, Rasûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bu hadislerinde, bir kısım huyların müslümana aslâ yakışmadığını, onları İslâm’ın şiddetle reddettiğini ifâde etmektedir. Hadiste yer alan “Kimde bunlardan biri varsa onu terkedinceye kadar kendinde münâfıklığa has bir haslet vardır” meâlindeki cümle söylediğimiz husûsu te’yîd eder. Nitekim Nevevî, “Kim cihâd etmeksizin ve içinden cihâd etme husûsunda bir arzu da geçirmeksizin ölürse nifaktan bir şûbe üzere ölmüştür.”7 hadîsini açıklarken aynen şunları söyler: “Hadisten murad şudur: Kim böyle yaparsa, bu vasıfta, (uydurma bahanelerle evde kalıp) cihâda katılmayan münâfıklara benzemiş olur. Zîrâ cihâdı terk, nifâkın şûbelerinden biridir” der.

Öyle ise, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) bu hadisleriyle “mezkûr sıfatlardan birini kimde görürseniz onu münâfıklıkla ithâm edin, münâfıklara yapılması gereken muâmeleyi yapın, her çeşit selâm ve temâsı kesin” demek istemiyor. Aksine, “beşerî münâsebetlerinizde bu sıfatlara yer vermeyin, kim kendisinde bu huylardan, bu hasletlerden birini görür veya hissederse çabuk ondan kurtulmaya çalışsın, nefsinde bir mü’mine yaraşmayan, ancak münâfıklara yaraşan sıfatlara yer vermesin” demek istemektedir.

Bu hadislerden anlıyoruz ki, insanda bulunması muhtemel sıfatların bir kısmı güzeldir, hoştur, diğer bir kısmı çirkindir, kötüdür. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) müslüman ve mü’min kişiyi iyi sıfatların kazanılmasına teşvîk ederken, kötü sıfatlardan da men etmiştir. Arzu edileni ve ideal olanı mü’minde hiçbir kötü sıfatın bulunmaması, hep iyi sıfatların, güzel huyların yâni “Müslüman olan” vasıfların bulunmasıdır.

Ancak fiiliyatta durum öyle değil. Kâfir ve münâfıkta, iyi ve hoş olan “Müslüman sıfatlar” bulunduğu gibi mü’minde de iyi ve hoş olmayan “kâfir ve münâfık sıfatlar” bulunabilmektedir. Nasıl ki, Allâh’ın varlığını ve Hz. Muhammed (aleyhissalâtu vesselâm)’ın peygamberliğini dili ile söyleyip kalbi ile de tasdîk etmeyen bir kimse ne kadar iyi huylar, güzel ahlâklar, “Müslüman sıfatlar” taşısa dahi biz ona yine de, -kendisinde bulunan bu müslümanca sıfatlara bakarak- “müslüman” diyemiyorsak; kelime-i şehâdeti ikrâr eden bir müslümana da kendisinde bulunan gayr-ı müslim bir vasfı, kâfir bir ahlâkı sebebiyle kâfir damgasını vuramayız. Ondan tekfîrini gerektiren söz ve fiillerin sudûru başka meseledir.

Meselâ, en mühim İslâmî sıfatlardan biri, cömertliktir. Herhangi bir menfaat beklemeksizin başkalarının faydalanmaları için yapılacak bağışlar, sadakalar, iyilikler dînimizde çok övülmüş ve bunlara teşvîk de edilmiştir. Fakat bir kâfir, yeryüzünü dolduracak kadar bağış ve sadakada da bulunsa biz ona yine müslüman nazarıyla bakamayız. Zîrâ Kur’ân-ı Kerîm şöyle buyurmaktadır:

“Hakîkat, küfrededenler ve kendileri kâfir olarak ölenler (yok mu?), onlardan hiçbirinin (bilfarz) yeryüzünü dolduracak miktarda altını dahi -onu fedâ etse- kat’iyyen makbûl olmaz. İşte onlar; pek acıklı bir azap onların (hakkı)dır. Kendilerinin hiçbir yardımcıları da yoktur.”8

Bu âyet, kâfirde bulunan cömertlik gibi “Müslüman bir sıfat”ın hükmünü belirtmektedir. Aynı hükmü diğer güzel sıfatlara da teşmîl etmemize bir mâni yoktur. Nitekim bir başka âyette: “Kim İslâm’dan başka bir din ararsa ondan (bilsin ki o din) kabûl olunmaz ve o, âhirette de en büyük zarara uğrayanlardandır.”9 denmektedir.

Müslümanda bulunan gayr-i müslim sıfatların -ki hadislerde bunlar küfür ve nifâka nisbet edilmişlerdir- hükmünü anlamada Ebû Zerr hazretlerinden (radıyallâhu anh) gelen şu rivâyete bakalım:

“Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’e gelmiştim, uyuyordu. Uyanınca yanına oturdum. (Konuşmamız) sırasında:

-”Lâilâhe illallâh deyip sonra da bu söz üzere ölen her kul cennete gider” buyurdu. (Hayretle) sordum:

-”Zinâ etse ve hırsızlık yapsa da mı?” Cevâben:

-”Evet, zinâ etse ve hırsızlık yapsa da!” dedi. (Ben hayretimi yenileyerek yine) sordum:

-”Zinâ etse de hırsızlık yapsa da mı girer?” Rasûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) yine:

-”(Evet) Zinâ etse de hırsızlık yapsa da” cevâbını verdi. Bu sözünü üç defa tekrâr etmişti. Dördüncü seferde yine:

-”Evet, Ebû Zerr’in burnu toprakla sürtülmesine rağmen zinâ etse de hırsızlık yapsa da (o kul cennete girecektir) buyurdu…”10

Halbuki az yukarıda bu iki sıfatın bizzat Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) tarafından küfre nisbet edildiğini görmüştük.

Demek oluyor ki tek bir hadis veya tek bir âyete bakıp hüküm yürütmek bizi hatâya sürüklemektedir. Âyet-i kerîmede günahlar konusunda: “Allah (celle celâluhu) kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz, onun dışında kalan günahları dilediği kimseden affeder.”11 buyurmaktadır.

İslâmî ölçü bu. Allâh’a ve âhirete inanan kişi bu ölçülerin dışına çıkmaz. Bunların yerine kendisinin veya diğer eşhâsın hevâsından gelen karanlıklı, nursuz ölçüleri koymaz.

Yine Müslüman kişi bilir ki, tek bir hadis veya tek bir âyete bakarak hüküm yürütülmez. Bu davranış çoğu kere hatâya sevkeder. Âyet ve hadislerin nâsih ve mensuhları, mücmel ve âm olanları vardır. Bunları tefrîk ve te’lîf işi âlimlerin vazîfesidir. Mü’mine düşen âlimlerin yolunu tâkip etmektir. Bu davranış tarzı, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâat’in yolu, İslâm ümmetinin cadde-i kübrâsıdır.12

Es-selâmü aleyküm

Dipnotlar:

1 Kütübü Sitte ve Şerhi, 9.(5880)

2 Riyâzü’s-Sâlihîn, Hadis no: 1802

3 Riyâzü’s-Sâlihîn, (Nasîhat), H. No: 183

4 Kütübü Sitte ve Şerhi, İkinci Bab, 1.(70).

5 Riyâzü’s-Sâlihîn (Emanet), H. No: 199

6 Riyâzü’s-Sâlihîn, H. No: 381

7 Prf. Dr., İbrahim Canan, Kütübü Sitte ve Şerhi, 3. (1727); Riyâzu’s-Sâlihîn, Bâb-u Tahrîmü’l-kizb, H. No: 1542.

8 Âl-i İmrân 3/77

9 Âl-i İmrân, 3/85

10 Kütübü Sitte ve Şerhi, 6.(6) vd.

11 Nisa, 4/48

12 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/266-270.

Kasım 2020, sayfa no: 58-59-60-61

Ayrıca kontrol et

Deniz / Alemdar

Cenâb-ı Hakk, ilim ve kudretinin sınırsız oluşunu, deniz misâliyle haber verir: “Ey Peygamber! Yaratanın sonsuz …