Yûnus Emre’nin Mürşidlik Dönemi

“Vardığımız illere şol sefâ gönüllere

Halka Tapduk ma’nisin saçtık elhamdülillâh”

 Yûnus Emre

Yûnus Emre konusunda bilgi veren kaynakların çoğunda ve hakkında yazılan romanlarda, çevrilen filmlerde onun şahsî tekâmül hikâyesi anlatılırken mürşidlik dönemine dâir çok fazla bilgi verilmediği görülmektedir. Bu da onun Anadolu’daki dînî, tasavvufî, edebî rolünü ve tesirini anlamamızı zorlaştırmaktadır. Oysa Yûnus Emre’nin hikâyesinin birinci kısmı yâni şahsî tekâmül (dervişlik) kısmı ne kadar önemli ise ikinci kısmı da en az onun kadar önemlidir.

Yûnus Emre’nin hikâyesinin bu ikinci bölümüne dâir menkîbelerinden ve şiirlerinden çıkarabileceğimiz epeyce bir mâlûmât bulunmaktadır. Buna göre Yûnus Emre, şeyhi Tapduk Emre’ye uzun yıllar hizmet eder fakat kendisine bâtın âleminden hiçbir kapı açılmadığını sanarak dergâhtan ayrılıp dağlara kaçar. Bir gün bir mağarada üç kişiye (bâzı rivâyetlerde yedi kişi) rastlar. Her gece onlardan birinin duâsıyla bir sofra gelir. Sıra Yûnus’a gelmiştir. O da duâ eder. O gece iki sofra yemek iner. Arkadaşları bunun sırrını merâk ederler. Yûnus’a kim olduğunu ve kimin için duâ ettiğini sorarlar. Ama o, hem kim olduğunu söylemez hem de önce onların kimin için duâ ettiklerini öğrenmek ister. Onlar da “Biz Tapduk Emre’nin kapısında otuz sene hizmet eden Derviş Yûnus’un hürmetine duâ ettik” derler. Yûnus, yaptığı hatâyı anlayarak tekrar dergâha dönmek üzere yola çıkar.

Yûnus Emre, dergâha geri dönünce doğru gelip Tapduk Emre’nin eşi Ana Bacı’ya sığınır. “Aman Ana Bacı, ben ettim sen etme… Şeyhime beni bağışlat” der. Biraz sonra Tapduk, gözleri görmediği için Ana Bacı’nın kolunda dışarı çıkar. Kapıdan ileri adım attığında ise ayağı Yûnus’a değer. Hemen “Bu kim?” diye sorar Ana Bacı’ya. O da “Yûnus” der. Tapduk, “Bizim Yûnus mu?” deyince de, Yûnus Emre, ayaklarına kapanıp suçunu bağışlamasını ister.

Asâ nereye düşerse

Tapduk Emre, Yûnus’u affetmiştir; üstelik geri dönüşünden de çok memnûn olmuştur. Fakat imtihan bu defa başka türlü gerçekleşecektir. Çünkü Yûnus, artık dervişlik duraklarını bir bir geçip şeyh mertebesine ulaşmış, dahası kendisi de bu durumun farkına varmıştır. Tapduk Emre, bu yüzden Yûnus’un yanında kalmasına izin vermez ve ona der ki: “Artık mertebeni öğrendin. Bundan böyle burada duramazsın. Çünkü bir postta iki aslan oturmaz.” Ardından da “Buradan gidecek ve halkı irşâd edeceksin.” der. Daha sonra da asâsını havaya fırlatır ve “onu bulduğun yerde de dergâhını kur” der.

İşte Yûnus’un mürşidlik dönemi böyle başlar. Sembolik olarak asâyı aramak şeklinde anlatılan bu durum onun bütün bir Anadolu’yu gezmesi ve gittiği her yerde irşâd ehli olarak hizmet etmesi mânâsındadır. Çünkü asâyı bulmak ancak gezmek sûretiyle aramakla mümkün olacaktır.

Yûnus Emre, bu olayın ardından yola çıkar. İlk durağı neresidir bilinmez ama şiirlerinde gittiği yerlere dâir bâzı bilgilerle de karşılaşırız. En çok da bir şiiri bize bu konuda bilgi verir. Bu şiir muhtemelen bu seyahatlerin sonunda söylenmiş olmalıdır ama bize bütün hikâyeyi de anlatır: Şiir “Haktan gelen şerbeti içtik elhamdülillâh/Şol kudret denizini geçtik elhamdülillâh/Şol karşıki dağları meşeleri bağları/Sağlık sefâlık ile geçtik elhamdülillâh” dörtlüğüyle başlar. Buradan çıkarılan sonuç, “şerbet içme” olayı ile kendisine irşâd ehliyeti ve vazîfesi verildiği, onun da bu izinle dağlar, yollar, meşeler aşarak dört bir yana gittiğidir. “Sağlık sefâlık” ile bu yerlerden geçmesi gittiği yerlerde iyi karşılandığı ve buralarda tesirli olduğu sonucunu verir bize. Yine aynı şekilde ikinci dörtlükteki “Kuruyuduk yaş olduk ayak olduk baş olduk/Kanatlandık kuş olduk uçtuk elhamdülillâh” ifâdeleri de bir yerde fazla kalmadığını, orada irşâd görevini tamamladıktan sonra kuş hızıyla başka bir diyâra gittiğini gösterir.

Onun bu seyahatlerdeki misyonunu ise çok açık biçimde “Vardığımız illere şol sefâ gönüllere/Halka Tapduk ma’nisin saçtık elhamdülillâh” mısrâları gösterir. Demek ki o vardığı her yerde insanlara Tapduk Emre’den öğrendiği mânâyı, anlayışı anlatmıştır. Bu mânânın “gönüllere saçılması” ise onun gönül merkezli bir tebliği yaptığını gösterir. Yine “saçmak” ifâdesi de son derece anlamlıdır. Mâlûm, toprağa tohum saçılır. Vakti geldiğinde ise o tohum buğdaya, ardından ekmeğe dönüşür. Her ne kadar ekmek maddî varlığın yaşaması için gerekli nesne ise de; mânânın gönüllere saçılması, mânevî varlığın yaşaması mânâsında çok ilginç bir söyleyiştir.

Bir sonraki dörtlükteki “Beri gel barışalım yâd isen bilişelim/Atımız eyerlendi eştik elhamdülillâh/İndik Rûm’u kışladık çok hayr ü şer işledik/Uç bahar geldi geri göçtük elhamdülillâh” ifâdeleri ise bu seyahat hikâyesinin geriye kalan kısmını anlatır. Buna göre Yûnus Emre gittiği her yerde “Beri gel barışalım yâd isen bilişelim” yâhud “Gelin tanış olalım/İşi kolay kılalım/Sevelim sevilelim/Bu dünyâ kimseye kalmaz” mısrâlarında belirtildiği gibi sevgi, barış, kardeşlik mesajları vermiştir. Zîrâ Anadolu’nun o çağdaki en önemli sorunu budur. Çünkü kaybolan birlik ve dirlikle berâber millet olarak varlığımız o zamanlarda tehlike altında idi. Buradan çıkan bir sonuç da şudur: Tapduk Emre’nin onu böyle bir görevle Anadolu’ya göndermesinin sosyal ve siyâsî bir tarafı da vardır. O dönem tasavvuf ehli bu konuda çok büyük bir görev ve sorumluluk icrâ etmişlerdir. Dörtlüğün sonraki ifâdeleri de bu görevin ilden ile köyden köye geçerek devâm ettiğini ve bu seyahatlerin Anadolu’da faydalı sonuçlar doğurduğunu ortaya koyar. Bir sonraki dörtlük ise “Dirildik pınar olduk ırıldık ırmak olduk/Aktık denize daldık taştık elhamdülillâh” ifâdeleriyle pınarken ırmağa oradan denize dalıp taşma sözleri de aynı şekilde Yûnus’un Anadolu’daki etkisini ortaya koyan söyleyişlerdir.

Aynı dörtlüğün son iki mısrâında ise şöyle söylenir: “Tapduğun tapusunda kul olduk kapusunda/Yûnus miskin çiğ idik piştik elhamdülillâh”. Bu ifâde hikâyenin ilk kısmına da atıf yapmakla berâber bize şunu da gösterir: Yûnus’u Yûnus yapan Tapduk Emre olmuştur. Orada çiğ iken pişmiş ve irşâd etme vasfını kazanmıştır. Yûnus bu ifâdesiyle kendi yolunun asıl kaynağını bildirmekte ve aynı zamanda o pişmenin sâdece dergâhtaki şahsî çile, riyâzât ve ibâdetle değil toplum içinde tamamlanacağını da söylemektedir. Yâni onun pişmesi, ermesi halk içinde Hakk’la olmuştur. Diğer yandan bu süreç onun hikâyesinin ilk kısmındaki şahsî olgunlaşmasına da katkı sağlamıştır. Çünkü seyahat, bu süreçte yaşanacaklarla bir derviş yâhud mürşid için önemli imkânlar ve imtihanlar sunmaktadır. Bu peygamberî bir metoddur. Meselâ Mûsâ aleyhisselâm, Îsâ aleyhisselâm.. Son örnek olarak Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz de Kurʼânʼdan ilk vahye muhâtab olmadan önce, Nur Dağıʼndaki Hira Mağarasıʼnda tam bir ay boyunca uzlet hayâtı yaşamıştır. Nitekim bütün irfan erleri de kendilerini silsile olarak Hz. Peygamber’e bağladıkları için bu yolun bu şekildeki uygulamasını kendi dönemlerinde gerçekleştirmişlerdir. Bu yolun gerçek önderleri hiçbir zaman ömürlerini sâdece kendi nefislerini tezkiye için münzevî bir şekilde geçirmemişler, yeri geldiğinde, dönemin şartlarının gerektirdiği marangozluk, demircilik, çiftçilik gibi meslekler icrâ ettikleri gibi yine yeri geldiğinde savaş meydanlarında da erliklerini Alplikle birleştirerek yalın kılıç birer alperen (derviş-gâzî) olmuşlardır.

Burada, Anadolu’da tasavvufî irşâd konusunda bu kadar etkili olduğunu söylediğimiz Yûnus’un yolunun hangi tarîkat yâhud kişi veya kişilerce devâm ettirildiği akla bir soru olarak gelebilir. Yûnus bu anlamda nevi şahsına mahsus bir şahsiyettir. Dönemin şartlarının da etkisiyle kurumsal bir yapı olarak hem bir tekke bünyesinde hem de halk arasında irşâdını yapmış, İslâm ve tasavvuf düşüncesinin ilkelerini belli ritüellere, şekillere bağlı kalmadan anlatmıştır. Tesir gücü de aslında burada aranmalıdır. Kurumlaşan tasavvufî yapılar onun mürşidliğini bildikleri için hepsi onu saygıyla anmış, bütün tarîkatların üstünde bir pîr olarak görmüştür. Teberrüken de meselâ Halvetîlik Kâdirîlik Rufâîlik Bektâşîlik onun adını kendi silsileleri içinde anmayı kendileri için bir değer olarak kabûl etmişlerdir.

Yûnus bir tekke kurmuş mudur?

Yûnus Emre’nin “Asâ menkîbesi” bize böyle bir ihtimâli düşündürmektedir. Zîrâ menkîbede Yûnus yollara düşer. İrşad göreviyle köylere, kasabalara, obalara uğrar. Dağlar, tepeler aşar. Bir taraftan da asâyı aramaktadır. Bu arayış yıllarca sürer. Ömrünün son yılarında yolu doğduğu yer olan Sarıköy’e düşer. Asâyı işte orada bulur. Menkîbeye göre oracıkta canını sâhibine teslîm eder ve sonsuzluğa uçar. Ama şiirlerinden çıkan kimi ipuçları onun burada bir tekke kurduğunu ve dervişler yetiştirdiğini gösterir. Bu olmamışsa bile, aynı menkîbenin söylediği esas kabûl edilirse bu bizi Sarıköy’de sonradan onun misyonunu sürdürecek tekkelerin kurulduğu sonucuna götürebilir. Nitekim kaynaklarda Sarıköy’de İstiklâl harbi yıllarına kadar böyle bir tekkenin mevcûdiyeti ve burayı da işgâl eden Yunanlılarca yakıldığı bilgisi mevcuttur.

Durum öyle ya da böyledir ama kesin olarak söylenmesi gereken şudur: Yûnus, dergâh eğitimi sürecinden sonra şeyhi tarafından irşâd amacıyla muhtelif yerlere gönderilmiştir. Buralarda belli süreler kalarak insanları irşâd etmiş, sonra da yerine bir halîfe bırakarak oradan başka bir yere gitmiştir. Onun Anadolu’da on beş yerde makâmının olması da aslında ‘bu yerlerin onun ayak bastığı yerler olduğu’ gibi bir sonucu ortaya çıkarır. Yâni onun dervişlik döneminden sonra bir mürşidlik dönemi de olmuştur. Eğer böyle olmasaydı, dergâhtan ayrılırken söylediği “Âşık Yûnus var yürü/Erenlere yalvar yürü/Öp ellerin var ileri/Dervişliğin tamam oldu” yâhud “Bu ışk meydânı içinde çağırdım bir âvaz ittim/Müezzinlik bizim oldu imâm oldum uyan gelsin” gibi söyleyişlerini anlamak mümkün olamazdı. Nitekim A. Gölpınarlı, işte bu ve benzeri beyitlerden hareketle “Onun bir şeyh olduğunu anlamaktayız.” diyerek onun bu mânâdaki tasavvufî ve toplumsal misyonuna dikkat çeker. Biz de Yûnus’a böyle bakılması düşüncesinden yanayız. Zîrâ hayâtı sâdece dergâhta dervişlikle geçmiş olsaydı Anadolu’da bu kadar tanınması, sevilmesi mümkün olmazdı.

Ekim 2020, sayfa no: 48-49-50-51

Ayrıca kontrol et

İhtiras mı İhtiyaç mı? / Alemdar

İhtiras, sözlükte: “Bir şeyi şiddetle arzu etme, ona aşırı derecede tutkun olma, şiddetli ve sonu …