“Şerîat tarîkat yoldur varana
Hakîkat mârifet andan içeru”
Yûnus Emre (ks)
Pozitivist anlayış kelimelerin de mânâ dünyâsını daralttı, değiştirdi ve metafizik mânâlarından uzaklaştırarak onlara seküler anlamlar yükledi. İşte bu tür kelimelerden biri de yol ve buna bağlı yolcu ve yolculuk kelimeleridir. Şimdi insanların çoğu bu kelimeleri metafizik mânâlarından uzakta düşünüyorlar. Buna göre bir yerden bir yere gitmek için içinden veya üzerinden geçilen yere yol, bir yerden başka bir yere giden kişiye yolcu, bir yerden bir yere gitmeye yolculuk diyoruz ve bu kelimeler bu mânâların dışında ve ötesinde bir mânâ taşımıyor.
Hiçbir kelime bize ilk mânâsıyla hakîkati ifâde edemez. Çünkü kelimeler, sâdece bu dış mânâlardan ibâret değildir. Hemen her kelimenin bir maddî mânâsı bir de metafizik mânâsı vardır. Bu yüzden ikisi birlikte düşünülmelidir. Böyle yaptığımızda bir kelimenin ilk planda maddî mânâsı aklımıza gelse bile hemen ardından metafizik mânâsı gelir ve hakîkate ancak bu şekilde kapı aralamış oluruz. Bu durum biraz da insanın yapısı gereği böyledir. Zîrâ insan, sâdece etten kemikten ve kandan ibâret bir varlık değildir. İnsanın bir de mânâ tarafı vardır ki bizi asıl insan yapan bu tarafıdır. İşte kelimelerin metafizik tarafı bununla ilgilidir.
2.
Yol yolcu ve yolculuk da böyledir. Biz şâyet insan olarak mânâ tarafımızın da olduğunu kabûl ediyorsak bu kelimelerin mânâ tarafına da bakmak durumundayız. Bu anlam konusunu en kapsamlı şekilde öğreten ve yaşatan anlayış ise tasavvuftur. Konuyu bu çerçevede ele alırsak şunu görürüz. Yolculuk, öncelikle doğumumuzla başlar ve takdîr edilen ömür süresince devâm eder ve ölümle geldiğimiz âleme yeni bir yolculuk başlar. Fakat bu asıl yolculuğun içinde insanın bir de iç yolculuğu vardır. Tasavvuf bunu kemâl yāni olgunlaşma yolculuğu olarak adlandırır. Bu yolculuğun en temel kavramı ise seyr-i sülûk’tur. Bu kavramda ifâdesini bulan yolculuk tamâmen mânevî/metafizik bir yolculuktur. Yolculuğun olgunlaşma ile münâsebeti ise şundan dolayıdır. İnsan; günahsız doğar, büyüdükçe içindeki nefs onu mâsumiyet alanının dışına çıkararak yanlışlara sürükler. Bu öyle bir noktaya gelir ki insan bedenen insan olma vasfını sürdürse bile mânen bu vasfını kaybeder. Bu da yol imtihânının hem dünyâda hem de âhirette kaybedilmesi demektir. İşte tasavvuf insanı, Nefs-i emmâre (Kötülüğü ve şehveti sürekli emreden, irâdenin zayıf olduğu en alt basamaktan alıp belli duraklardan geçirerek son basamak olarak Nefs-i kâmil’e yāni bütün kötü huylardan arınmış, olgunluğun ve saf bilincin olduğu son noktaya getirir. İnsan bu yolculuğun duraklarından geçerek yâhut basamakları çıkarak yolun sonuna ulaşır ve Hakk’ın halîfesi olabilecek kemâle erişir.
Dikkat edilirse bu yolculuk için basamak kelimesini özellikle kullandık. Çünkü bu yolculuk, yatay değil dikey bir yolculuktur. İslâm sûfîleri bu yolculuğu dört kapı kavramıyla da ele alırlar. Ahmet Yesevî, Hacı Bektaş, Yûnus Emre gibi sûfîlerin ele aldığı bu dört kapı kavramı da bu yolun basamaklarını daha da açıklayıcı bir hâle getirir. Bu dört basamağın bizi götürdüğü yer şerîat kapısıdır. Bu kapı dînin kurallarına, emir ve yasaklarına uymayı ifâde eder. Yolun temeli olup ilim, ibâdet ve ahlâk kurallarını kapsar. İkinci kapı tarîkat kapısıdır. Nefsi terbiye etmek ve Hakk'a yönelmek demektir. Kurallarla yetinmeyip onların mânâ dünyâsına girmeyi, onları kalben de yapmayı anlatır. Üçüncü kapı mârifet kapısıdır. Allâh'ı kalben tanımak, varlığın sırlarını ve ilâhî hikmetleri anlamak demektir. Kişi bu aşamada kendini ve evreni derinlemesine anlama ve kavrama sürecini yaşar. Dördüncü ve son kapı ise hakîkat kapısıdır. Bu, yolculuğun son ve en üst aşamasıdır. Yaradan ile mânen bütünleşerek her şeyde bir olan Hakk'ı görmektir. İşte bu noktaya gelen kişiye insân-ı kâmil denir.
3.
Mâdem yolculuktan üstelik zor bir yolculuktan söz ediyoruz öyleyse bu yolu tek başımıza mı yürüyeceğiz? Bu elbette mümkün değildir. Nasıl maddî yolculuklarda bir kaptana muhtaç isek bu mânevî yolculukta da bir kaptana, rehbere muhtacız. Bunu tasavvuf, mürşid kelimesiyle ifâde eder. İşte meseleyi ister nefsin basamakları ister dört kapı olarak alalım sonuç değişmez. Tekâmül yolculuğu bir mürşid nezâretinde belli duraklardan geçerek asıl hedefe giden bir yolculuktur. Târih boyunca insanların karşısına böyle yol önderleri çıktı ve kendilerine tâbi olanları yolun nihâyetine ulaştırdı. Bu yüzden onca yıkıma rağmen hâlâ özünde sağlıklı ve temiz bir insan yapımız varsa işte bunu tasavvufa ve yolun önderlerine borçluyuz. Ne var ki zaman geldi ve başka bir durumla karşı karşıya geldik. İnsanın arayışlarına cevap veren bu anlayışın yerini kişisel gelişim diye adlandırılan bir anlayış aldı. Modern insan için böylece yolun da yolcu olmanın da yolculuğun da mânâsı değişti ve tamâmen seküler bir şekle dönüştü. Bu anlayış çerçevesinde yol kavramı sâdece maddî boyutu ile ele alınarak doğumla başlayıp ölümle sona eren bir anlama büründü. Böylece yolculuğun doğum öncesi ve ölüm sonrası tarafı unutturularak insan doğumla ölüm arasına sıkıştırıldı. Tabii yolculuğa böyle bakan modern insan için öncesi ve sonrası karanlık olduğu için bu sıkışma onu bunalıma sürükledi. İşte bu süreçte devreye giren kişisel gelişim meselesi sâdece maddî boyutta kaldığı için iyi yiyip içmeye, başarıya endekslendi. Bunun için de her yol mübah sayıldı. Konuyu böyle anlayanlar için geçici mutluluklar yaşandı ama bir süre sonra bu da yetmez oldu. Hayâta, varoluşa dâir bir anlama ulaşılamadı. Böylece insanlığın bunalımı artarak devâm etti.
Tabiat boşluk kabûl etmez denilir. Öyle de oldu. Tasavvufun geri çekildiği alanda kişisel gelişim teorileri yeterli olmayınca bu defa mistik arayışlar başladı. Bunun için de ya Hint düşüncesine ya da batının mistik akımlarına yöneliş başladı. İbâdetten uzaklaşan insan meselâ yogaya yöneldi ya da hayattan kopuk bir mistisizm anlayışı egemen oldu. Şüphesiz bir arayış fikri taşıdığı için bunlar ilk planda anlamlı ve önemli görünebilirler ama insanı kurtaracağız derken daha beter durumlara yöneltmeleri dolayısıyla bir çözüm olmadı. Bir sonraki aşamada bu defa tasavvufa yönelim başladı. İslâm mutasavvıfları birer mistik filozof olarak görüldü. Yāni suyun kenarına geldiler ama içine giremedikleri için bu da insanın anlam susuzluğunu gideremedi. Çünkü suyun içine girmek biraz önce bahsedilen duraklardan geçmeyi, dört kapıyla ifâde edilen süreci yaşamayı gerektiriyordu. Bu yüzden tasavvufa kendi aslî gerçekliği içinde yeniden bakmak gerekiyor.
Böyle bir niyet taşıyorsak bunun imkânları bellidir. Zîrâ dînin ilk tebliğ zamânından beri yol önderleri hep var oldu ve onlar tasavvufa özgü bir eğitim yöntemiyle insanları eğittiler ve gerçek mânâda birer yolcu yaptılar. Bunun en ihtişamlı dönemi 13. yüzyıl oldu. Târihimizin en karanlık dönemi onların gayretleriyle aydınlığa dönüştü. Ama yaptıkları ve yazdıklarıyla kendi dönemlerinde kalmadılar. Sonraki zamanlara da ulaştılar. Çünkü her biri Necip Fâzıl’ın ifâdesiyle “Sönmez, pörsümez yeni”yi temsîl ediyorlardı. Böylece her çağda hakîkati arayanlara birer ışık oldular.
4.
Araya kesinti dönemi girse de böylesi isimlere ilginin günümüzde de dikkat çekici şekilde canlandığını görmek mümkün. Ne var ki burada da şöyle bir sorunla karşılaşıyoruz. Geniş kitle için bu zâtlar sâdece kabirleri ziyâret edilip, orada duā edilen insanlar olmaktan öteye geçemiyor. Bu kadarı da tabii ki kıymetlidir ama elbette yeterli değildir. Bu konularla ilgili yazar, düşünür vb. şekilde adlandırılanlar için ise şöyle bir sıkıntı gözlemleniyor. Bu tür şahsiyetleri ya bir felsefeci ya da sâdece şâir olarak okuyor, ötesine geçemiyoruz. Hattâ eleştirel okuma adı altında sigaya çekiyoruz. Bir başka sorun ise onları kendi dönemlerinin dışına çıkaramıyoruz. Oysa onların aramızda yaşayan önderler olarak günümüzün idrak ortamına taşınmaları gerekiyor. İşte bunların aşılması için yol, yolcu, yolculuk kavramlarını metafizik mânâlarıyla tekrar düşünmek gerekiyor. Zîrâ onlar yol önderi olarak bugün tek imkânımızdır. Burada şunu da vurgulamak gerekiyor. Mevlânâ, Yûnus Emre gibi yol önderleri sâdece metinleri okunarak anlaşılamaz. Onlar kendilerini yola girme gayreti içinde olanlara açıyorlar. Yāni biz yola girmemişsek dört kapıdan geçmek diye bir derdimiz yoksa, eğitimden sâdece bilgilenmeyi anlıyor, işin hâl tarafından uzakta duruyorsak; elbette onları okumakla önemli şeyler kazanırız ama bunlar yolculuk için yeterli olmaz. Bu yüzden şerîatin edebi, tarîkatin nezâketi, hakîkatin mânâsı, mârifetin nîmeti üzerinde yeniden tefekkür etmek gerekiyor. Bu duraklar, bu tefekkür netîcesinde geçebileceğimiz duraklardır.
Kasım 2026, sayfa no: 52-53-54-55