Yakîn Nûru İle Îmânın Tadına Ermek

Yakîn Nûru İle Îmânın Tadına Ermek

Prof. Dr. Kadir Özköse

Bir şeyi gerçek, kesin ve apaçık bilmek, şek ve şüpheyi izâle etmek, doğru ve gerçek bilgiye ermek anlamında kullanılan yakîn kavramı (Uludağ, 1995:528), Allah’tan başkasının yanında bir hayrın olmadığını kesinlikle bilmek ve sırrın açılmasıyla gaybı görmektir. (Ankaravî, Minhâcu’l-Fukarâ, 1256:281) Yakîn ilmine sâhip olan aslâ şüpheye düşmez. (Serrâc, el-Lüma’, 2001:64) Sûfîlere göre ilim çalışmayla hâsıl olan bilgidir. Yakîn ise kişiyi yanında taşıyan şeydir. (Kuşeyrî, er-Risâle, 1993:84) Zünnûn-ı Mısrî (ö.245/859): “Gözün gördüğü her şey ilim, kalbin bildiği her şey yakîndir.” (Kelâbâzî, et-Taarruf, 1992:154) değerlendirmesinde bulunmaktadır. Şüphe duymaksızın güvenmek ve kesin bilgi, her türlü zandan kurtulup gaybı tasdîk etmek, hakîkati müşâhede etmek, delîl ve burhâna ihtiyaç duymadan îman kuvvetiyle gerçeği görmek anlamlarına gelen yakîn, şuhûd düzeyinde kişinin ilim hicâbını yakıp delîlden idrâke geçmesidir. Bu gerçekten hareketle Ebû Talib el-Mekkî (ö. 386/996), yakînin diğer ilimlerden daha üstün olduğunu ileri sürer. Zîrâ diğer ilimler zihnî çalışmanın bir semeresiyken, yakîn zuhûr ve müşâhede sonunda gerçekleşmektedir. (Mekkî, Kûtu’l-kulûb, 1306:I/173)

Kur’ân-ı Kerîm’de yakîn kelimesi kesin bilgi (Tekâsür 102/5,7), şüphe götürmez gerçek (En’âm 6/75) ve ölüm (Hicr 15/99; Müddessir 74/47) anlamlarında kullanılmıştır. Yine bu kelime Kur’ân’da bir yerde ilme’l-yakîn (Tekâsür 102/5), bir yerde ayne’l-yakîn (Tekâsür 102/7) iki yerde hakka’l-yakîn (Vâkıa 56/95, Hâkka 69/51) olarak geçerken iki yerde de yalın halde (Hicr 15/99, Müddessir 74/47)yer almıştır.

Hicr sûresinin 99. âyetine müfessirler “Ölüm gelinceye kadar kulluk et” şeklinde meâl verirken, Ya’kûb-ı Çerhî (ö. 851/1447) örneğinde sûfîler, “Sana yakîn gelinceye kadar kullukta bulun. Zîrâ gerçek kulluk ancak yakîne ulaştıktan sonra gerçekleşir” diye meâl vermeyi tercîh etmişlerdir. Sûfîler yakîni ontolojik ölümün ötesindeki bir gerçeklik olarak ele alırlar. Ontolojik ölümün ötesindeki bu gerçeklik, kişinin Allâh’ı görüyormuş gibi kulluk etme bilincine ermesidir. Böylesi bir düşünceyle yerine getirilen kulluk ise en üst seviyede bir ihsan terbiyesidir. (Haksever, Yakub-ı Çerhî, 2005:210)

Yakînin eksikliği îmânın zayıflamasına yol açar, çünkü îmandaki sıdk ve tasdîkin göstergesi yakîndir. Dolayısıyla îmân, gerçekte kalben yakîne ermektir. (Kelâbâzî, et-Taarruf, 1992:81) Yakîn îmânın artmasına yol açtığı gibi, aşk da yakînin artmasına sebep olur. Ahmed Kuddûsî (ö. 1265/1849), yakîni olmayanın îman ve din bağlılığından söz edilemeyeceğini belirtir. Yakîn düzeyindeki îmâna ermek, sûfînin rûhunda huzûru, dinginliği ve kesin bilginin her türlü şüphe ve endîşeden uzak olduğunu ifâde eder. (İbnu’l-Arabî, el-Futühâtü’l-Mekkiyye, 1992:III/307) Kuddûsî’ye göre kişinin aşkı ne kadar güçlü ise yakîni de o denli yüksektir. Ulu bir deryâ olan ilâhî aşkın sınırı da nihâyeti de yoktur. Bu deryâya Allâh’ın varlığını yakîn boyutunda içselleştirebilenler ancak dalabilir. (Tenik, Ahmed Kuddûsî, 2007:339) Aşkla yakînin nasıl elde edileceğini Kuddûsî dizelerinde şu şekilde dile getirmektedir:

Zikr-i Hudâ’dır kârımız leyl ü nehâr her dem bizim

Çün anı zikr etmek ile kuvvetlenür îmânımız. (Kuddûsî, Dîvân, 1291:63)

Derd-i ‘ışkdır dilediğim her kişiye olmaz nasîb

Bir mübârek tuhfekâr kim heybet ü hüsrânı yok

Mürşid-i kâmil bu ‘ışk insân arar irşâd içün

Nice bin hayvân gezer içinde bir insân yok

Ehl-i ‘ışk olmağa himmet eyle sen de kendine

‘Işkı olmayanların var cismi lâkin cânı yok

Âşıkın artar yakîni dîni yok îmânı yok.

Her kimin yokdur yakîni dîni yok îmânı yok

Yok imiş ‘ışka nihâyet kimse bilmez haddini

Bir ‘ışkı deryâdır ol kim haddi yok pâyânı yok. (Kuddûsî, Dîvân, 1291:53)

Keder itme ki bende yok deyü ‘ilm ü ‘amel hem

Yeter sana ‘azîzim ulu devletdir mahabbet. (Kuddûsî, Dîvân, 1291:13)

Mahbûbı sever ‘âşık-ı şûride dir imiş

‘Işk rengine ben ‘nahnü kasemnâ’da boyandım

Var pendini vâ’iz yürü sen kendine eyle

Tâ rûz-ı elest ben yolu peymâneye kandım. (Kuddûsî, Dîvân, 1291:118)

Yakîni elde etmenin bir yolu aşkken, bir diğer yolu gafletin giderilmesi, gaflet ehli ile içli dışlı olmaktan kaçınılmasıdır. Gerçek bir yakîn terbiyesi ancak yakîn ehli ile sohbet etmek, onların sözlerine kulak vermek, onları sevmek ve kendilerine hizmet etmekle elde edilir. Gerçek başarı, ayne’l-yakîn ve hakka’l-yakîn derecesinde mâneviyât ilminde söz sâhibi olmuş âriflerin sohbetindedir. (İbn Acîbe, el-Bahru’l-Medid, 2010:II/301)

Kişinin Allâh’ı görüyormuş gibi ibâdet etmesi husûsî bir yakîn, kişi görmese de Allâh’ın o kişiyi görmesi umûmî yakîndir. Diğer yandan yakîn kalbin Allah korkusuyla dolmasıdır. Allah korkusuyla dolan kişide nefs-i emmârenin istekleri dizginlenir. Dizginlenen nefs de böylece kötülüklerden uzaklaşır. (Göktaş, Kelâbâzî ve Tasavvuf Anlayışı, 2007:263) İnsan nefsinden sıyrıldığı nisbette yakîne ulaşır. (Kuşeyrî, er-Risâle, 1993:178-182) Ahmed b. Asım Antakî’ye (ö. 239/853) göre, yakînin en küçük bir parçası kalbe ulaşınca içini nûr ile doldurur ve orada bulunan şüpheleri dağıtır. Bunun için kalp şükür duygusu ve Allah Teâlâ korkusu ile dolar. (Kuşeyrî, er-Risâle, 1993:178-182)

Muhammed Hakim Tirmizî’ye (ö. 295/888) göre, nasıl aynanın görüntüyü iyi yansıtması için nefesin buharından uzak tutulması gerekiyorsa, melekût âlemine âit nurların kalbe yansıması için de nefsin şehvet ateşlerinden temizlenmesi gerekir. Şâyet bu başarılacak olursa semâvâtın işleri bunu gerçekleştiren kula sürekli olarak açık hâle gelir. Bundan sonra kişi beden gözüyle nesneleri gördüğü gibi, kalb gözüyle de melekûtu görür. Bu durum yakînin gerçekleşme hâlidir. Yakînî bilgi, vâsıtasız ve doğrudan gelen bir bilgidir. (Çift, Hakîm Tirmizî, 2008:198-199)

Kalb şehvet ateşlerinden temizlendiğinde, kişi Rabbi hakkında hüsn-i zanna bürünür ve yakîn düzeyi kuvvetlenir. Öyle ki aynanın görüntüyü iyi yansıtması gibi, ilâhî güzellikler ve esmâ-i hüsnâ da kulun kalbine aksetmeye başlar. Kişi melekût âleminin işlerini temâşâ etmeye başlar. Kalb gözüyle mânâ âlemlerini seyre dalar. Sonunda Allâh’ın sıfatlarıyla sıfatlanır. (Kelâbâzî, Bahru’l-fevâid 1999:75) Bu ise vâsıtasız olarak kalbin gördüğü şeydir (Kuşeyrî, er-Risâle, 1993:499). Ebû Abdurrahman es-Sülemî’ye (ö. 412/1021) göre yakîn, Allah’tan başkasının yanında bir hayır bulunmadığını kesinlikle bilmek ve sırrın açılmasıyla da gaybı görmektir. (Sülemî, Tasavvufun İlkeleri, 1981:29)

Kulun Allâh’a yönelmesi ile elde edilen yakîn nûru kalbi doldurunca, kalbin tasfiyesi gerçekleşir. Hem temiz hem de temizleyici bir özelliğe sâhip olan yakîn, her zaman bulunduğu mekânı temizleme gücüne sâhiptir. Yakîn her zaman temiz olan yere gelir, yerleştiği ortamın ileri düzeydeki temizlenme işini de üstlenmiş olur. Bunun doğal netîcesi olarak yakîn ile hevâ ters bir ilişki içindedir. Şâyet kalbe hevâ hâkimse orada yakînin bulunması imkânsızdır. Yakîn hâlinin egemen olduğu kalbe hevâ etki edemez.

Hakîm Tirmizî’ye göre, yakîne sâhip olmak basit bir iş olmadığı gibi her isteyen de bunu elde edemez. Ümmetler içinde yalnızca Hz. Muhammed’in (sav) ümmetine yakîn bahşedilmiş ve bu özelliği ile de Muhammed ümmeti diğerlerinden üstün tutulmuştur. Bu ümmetin dışında ise yalnızca enbiyâ yakîn sâhibidir. Muhammed ümmeti içinde de yalnızca evliyâya bu özellik ihsân edilmiştir. (Çift, Hakîm Tirmizî, 2008:198-199)

İnsanın yaratılmasından maksad Allâh’a ibâdet etmek, ibâdetten maksad da îmânın hakîkati olan yakîni elde etmek olduğuna göre, yakîn, ayrılığın giderilmesi, yâni kulun Mevlâ’sı ile bir araya gelmesi, firkat ve hicrânın ortadan kalkması, kurbiyet ve vuslatın hâsıl olmasıdır. (Göktaş, Kelâbâzî ve Tasavvuf Anlayışı, 2007:264)

Mutasavvıflar yakîni üç kısma ayırmışlardır: Bir şey hakkında habere dayanan kesin bilgi anlamında ilme’l-yakîn, bir şey hakkında görmek sûretiyle elde edilen bilgi anlamında ayne’l-yakîn, bir şeyi bizzat yaşamak sûretiyle elde edilen bilgi anlamında hakka’l-yakîndir. (Kuşeyrî, er-Risâle, 1993:85, 178)

İlme’l-yakîn, kesin delîl ve burhân ile hâsıl olduğu için daha çok akıl erbâbını kapsamaktadır. (Sühreverdî, İrşâdü’l-Müridîn, Süleymaniye Ktp., vr. 19b) Câhidî Ahmed Efendi’ye (ö. 1070/1660) göre yakînin bu mertebesi farzdır. Allah’tan ne geldi ise kişi ona inanmalı ve onu tasdîk etmelidir. (Câhidî, Kitâbü’n-Nasîha, Süleymaniye Ktp. vr.106b) Avâmın yakîni olarak telakkî edilen ilme’l-yakîn mertebesi, bilgiye dayalı îmandır. (Gümüşhanevî, Câmiu’l-Usûl, 1987:270) İlme’l-yakîn mertebesini bilgi düzeyinde kesinlik sağlayacak birtakım işâret­leri görme aşaması olarak niteleyen İmâm-ı Rabbânî (ö. 1034/1624), bu işâretleri görmeyi de esere bakarak eserin sâhibine ulaşma gayreti tarzında değerlendirmektedir. Âfâk ve enfüs aynalarında müşâhede edilen her türlü tecellî ve zuhûrâtın bizlere eserden eser sâhibine ulaşma imkânı verdiğinden bahsetmektedir. Ona göre seyr-i âfâki düzeydeki idrak ilme’l-yakîn mertebesinde gerçekleşirken, seyr-i enfüsî düzeydeki idrak ayne’l-yakîn ve hakka’l-yakîn mertebelerinde gerçekleşmektedir. (İmâm-ı Rabbânî¸ Mektûbât, 2010:II/471-472)

Ayne’l-yakîn, keşf ve ilhamla elde edilen bilgidir. Bu ilim, zevk ve keşfe sâhip âriflere mahsustur. (Kuşeyrî, er-Risâle, 1993:85)Bir şey hakkında gözle görmek sûretiyle elde edilen bir ilim olduğu için bu mertebe (Uludağ, 1995:577), bir şeyi olduğu gibi müşâhede etmek ve bu sebeple herhangi bir habere ihtiyaç duymama mertebesidir. (Ankaravî, Minhâcu’l-Fukarâ, 1256:204) Ayne’l-yakîn mertebesine ermek için ehliyet ve salâhiyet gerekmektedir. (Câhidî, Kitâbü’n-Nasîha, Süleymaniye Ktp. vr.106b) Havâssın yakîni olarak görülen ayne’l-yakîn mertebesi, görmeye dayalı bir îmandır. (Gümüşhanevî, Câmiu’l-Usûl, 1987:270)

Hakke’l-yakîn, ayân beyân bir şekilde apaçık müşâhede ile elde edilen bilgidir. (Kuşeyrî, er-Risâle, 1993:85) Müşâhede makâmının da üstünde olan bu mertebe, hakkıyla bizzat âhiret âleminde gerçekleşecektir. Bu mertebeye ulaşan kimseler, onu dünyâda da tadabilme şansına sâhiptir. (Sühreverdî, Cezzâbü’l-Kulûb, Süleymaniye Ktp., vr. 15a) Hakka’l-yakîn mertebesinde elde edilen bilgiler vicdânî boyutta olup bütün hâllerin en yücesi, Hakk’tan kullarına sırf bir mevhibe-i ilâhîdir. Şahsî gayret ve cehdle el­de edilemez. (Çatak, Sühreverdî, 2007:156-157) Hakka’l-yakîn makâmında fenâ ve beka hâli bir aradadır. Hayret ve yokluk hâlinde ilim ve şuur hâli varken, bu makamda gaybet hâlinde gerçekleşen bir yakınlık ve huzur söz konusudur. (İmâm-ı Rabbânî, Mektûbât, 2002:I/42) Hakka’l-yakîn mertebesine ermek için kişinin keşif sâhibi olması ve Allâh’ın ilminde fânî olması gerekmektedir. (Câhidî, Kitâbü’n-Nasîha, Süleymaniye Ktp. vr.106b) Havâssu’l-havâssın yakîni olarak nitelenen hakka’l-yakîn mertebesi, Allah’la berâber olma duygusunu kazandıran bir îmândır. (Gümüşhanevî, Câmiu’l-Usûl, 1987:270) Câhidî Ahmed Efendi bu durumu şiirinde şöyle ifâde etmektedir:

Kıl hidâyet tâ sırât-ı müstakîm üzre duram

Açılıp kalbin kapısı hâsıl ola hem merâm

Keşf-i gayb et kıl tecellî yakîn envârla görem

Yâr-i bâkîdir murâdım ver visâlin bâkî yâr. (Câhidî, Divan, Süleymaniye Ktp., vr.6a)

Câhidî, yakînin ancak Allâh’ın nûruyla gerçekleşebileceğini söylemektedir. Bunun için sâlikin kalb gözünün açılması ve keşf ehli olmasının gerektiğini belirtmesi, yakîn ilminin şüpheden uzak olduğunu vurgulamak içindir. (Kızıler, Câhidî, 2006:291)

Hakka’l-yakîn düzeydeki bilginin burhân, tahkîk ve muhakkik kavramlarıyla doğrudan irtibâtı bulunmaktadır. Burhân bir tür müşâhede boyutu, tahkîk ise tasfiye ve tezkiye yöntemidir. Sûfîler burhân, tezkiye ve tasfiye yöntemlerini kullanarak bilgiye ulaşmaya çalışırlar. Muhakkik sûfîler burhân, tahkîk ve hakka’l-yakîn derinlikleri ile kendi nefsimiz, âlem ve Hakk Teâlâ hakkında yerinde ve gerçek bilgiyi edinmiş olurlar. (Demirli, Şâir Sȗfȋler, 2015:194)

Yakîn ehli yarın endîşesi çekmez ve rızık kaygısına düşmez. Diğer taraftan yakîn, kişiyi bilginin belirsizliklerinden arındırır. Kalbin vâkıf olduğu fakat şüpheye götürmeyen ve kesinlik ifâde eden bilgi olarak hakka’l-yakîn; iç duyuş ve tecrübeyle ulaşılan ve kat’iyet bakımından en son merhaleyi oluşturan doğru bilgidir. (Yavuz, “Hakka’l-Yakîn”, DİA:XV/203-204)

Ebu Hafs Ömer es-Sühreverdi (ö. 632/1234), ilme’l-yakînin nazar ve delîl usûlüyle, ayne’l-yakînin keşf ve ilham yoluyla, hakka’l-yakînin ise toprağa bağlı beşerî vasıflar­dan sıyrılmanın gerçekleşmesi ve vuslat isteyen kimsenin bu dereceye erişmesi ile elde edileceğini belirtmektedir. (Sühreverdî, Cezzâbü’l-Kulûb, Süleymaniye Ktp., vr. 15a)

Yakînin başlangıcı mükâşefedir. Mükâşefeden sonra muâyene ve daha sonra da müşâhede gelir. Yakîn, mükâşefe demektir. Mükâşefenin ise üç şekli vardır: Gayb âlemi ile alâkalı haberlerle ilgili mükâşefe, ilâhî kudretin zuhûru ile ilgili mükâşefe ve îmânın hakîkatleri ile ilgili mükâşefe. Allah Teâlâ’dan başkası ile huzur ve sükûn bulan bir kalbin yakîni elde etmesi mümkün değildir. Yakîn insanı kanâatkâr olmaya, kanâatkâr olmak ise zühde dâvet eder; zühd hikmeti, hikmet de işin âkıbetini düşünme fazîletini doğurur. Zunnûn-ı Mısrî’ye göre yakînin alâmeti üçtür: Halk ile az ihtilât ve az sohbet etmek, halk ihsanda bulununca onları methetmemek, vermedikleri zaman yermekten sakınmak fazîletini göstermek. Cüneyd-i Bağdâdî’ye göre ise yakîn; değişmeyen, bozulmayan ve başkalaşmayan bir ilmin kalpte karar kılmasıdır. (Kuşeyrî, er-Risâle, 1993:178-182)

İlâhî imtihânın acısı isâbet ettiği zaman, yakîni zayıf olanların Allâh’ı tanımadan O’na nasıl duâ ettiklerini, Allâh’ın nîmeti kendilerine ulaştığı zaman ise nîmetle nîmet verenden nasıl perdelendiklerini Rabbimiz şu şekilde beyân etmektedir: “İnsanın başına bir sıkıntı gelince, Rabbine yönelerek O’na yalvarır. Sonra Allah kendisinden ona bir nîmet verince, önceden yalvarmış olduğunu unutur. Allâh’ın yolundan saptırmak için O’na eşler koşar. (Ey Muhammed!) De ki: Küfrünle biraz eğlenedur; çünkü sen, muhakkak cehennem ehlindensin!” (Zümer 39/8)

Âyet bizlere yakîn düzeyinde îmâna sâhip olmayanların, ne belâda sabrettiklerini ne de nîmete erdiklerinde şükrettiklerini hatırlatmaktadır. Bu durum onların Rabblerini tanımamalarındandır. Rabblerini mârifet düzeyinde ve muhabbet tadında idrâk eden mü’minler, Allâh’ın kendilerine dilediğini yapması için nefislerini O’na bağışlamışlardır.

İlim ve mârifeti az olanlar başlarına bir sıkıntı geldiğinde Rabblerine duâ ederken, bolluk ve rahatlık vaktinde Rabblerini unuturlar. Âfiyetteyken Hakk’ı yâd edenlerin sıkıntı ve zorluk zamanlarındaki duâlarına Allâh’ın nasıl icâbet edeceğini Peygamber Efendimiz şu şekilde ifâde buyurmaktadır: “Bolluk ve rahat içinde iken Allâh’ı tanı ki zorluk ve sıkıntı zamânında O da seni tanısın.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 307)

Temmuz 2020, sayfa no: 18-19-20-21-22-23

Ayrıca kontrol et

İstikâmet

Her huy istikamete muhtaçtır. İstikamet ise hiç bir şeye muhtaç değildir. Cömertlikte aşırıya kaçmak israftır. …