Anasayfa / Editör'ün Seçtikleri / Veznecilerde Güzel Askerler Bahçesi

Veznecilerde Güzel Askerler Bahçesi

Veznecilerde Güzel Askerler Bahçesi
Nidayi Sevim

Fatih, Vezneciler civârında bir Sinan şâheseri, hüznün sembolü, Şehzade Câmii karşısında mütevâzı bir câmi daha bulunur. Hemen yanı başında İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı binâsı yer alır. Burası Onsekiz Sekbanlar Câmii’dir. Bânîi, Kânûnî Sultan Süleyman Han devri kadılarından Hüsameddin Hasan Çelebi’dir. Câmi duvarında yer alan yeni kitâbesinde, inşâ târihi olarak 1540 yılı verilmiş. Lâkin bu bilgi kesin değildir. Yapı 1755’de yanmış ve Çamaşırcı Hacı Mustafa Efendi tarafından yeniden ihyâ edilmiştir. Bu yüzden câmi “Kadı Hüsameddin Câmii” ve “Çamaşırcı Câmii” adları ile anılmaktadır. Onsekiz Sekbanlar Şehitliği’nin hemen yanı başında yer alması sebebiyle daha çok Onsekiz Sekbanlar Câmii ismi ön plana çıkmıştır. Giriş kapısı üzerinde her üç isim de bulunur. Câmi bu yönüyle İstanbul’un en uzun isimli mâbedi olarak bilinir.

Yapı, 1865 yılında Altunizade Efendi tarafından yenilenerek bugünkü şeklini almıştır. Günümüze kadar bazı onarımlar görmüş, 15 Temmuz’dan sonra câminin etrâfını işgâl eden yapılar kaldırılarak ortam ferahlatılmıştır. Yaklaşık bin metrekarelik alan, park ve meydan olarak halkın kullanımına sunulmuştur. Câminin duvarları kâgir, çatısı ve minberi ahşaptır. İç mekân yedi pencereden ışık almakta olup küçük bir alanı kaplamaktadır. Tuğladan yapılmış tek şerefeli bir minâresi bulunur. Eserin restorasyonlar sonrası mîmârî tarzı ve târihî hüviyetinden arındırıldığı söylenebilir. Bânî Hüsameddin Efendi’nin mezarı ve sonradan yenilendiği anlaşılan mezar taşı, câminin kıble yönündedir. Üzerinde şu ifâdeler yer alır: “Huve’l-Bâkî Merhum ve mağfur, mescid bânîi Hüsameddin rûhuna…”

Câminin arkasında, genişçe sayılabilecek bir bahçe bulunur. Burası fetihten sonra oluşturan ilk şehidliklerden biri olarak kabûl edilir. İsmi Onsekiz Sekbanlar Şehidliği’dir. İstanbul’un fethinde bulunup bu sırada şehid düşen on sekiz güzel asker burada yatmaktadır. Bilindiği üzere Ni’me’l-ceyş’in (Güzel Asker) pek çoğu İstanbul muhâsarası esnâsında şehit düşmüştür. Özellikle Yedikule’den Ayvansaray’a kadar uzanan târihî sur boyu şehid mezarlarıyla doludur. Pek çoğunun yeri dahi belli değildir. Şehre girildikten sonra da yer yer çatışmalar olmuş, bu çatışmalarda şehid düşenler bulundukları yerlere defnolunmuşlardır. Doğan Pur’un konu ile ilgili bir yazısında verdiği bilgilere göre: “Zeytinburnu-Kazlıçeşme’de Yedi Emirler, Fatih-Kocamustafapaşa’da Yedi Emirler, Fatih-Malta’da Yedi Emirler (Yedi Buhâralılar), Şehzâdebaşı’nda Onsekiz Sekbanlar ilk şehidliklerdir.” Şehidlik olarak bilinen yerlerin dışında müstakil Ni’me’l-Ceyş mezarları da vardır. Bunların bazıları bulunduğu semte adını vermiştir. Cibali (Cebe Ali) ve Kuzguncuk (Kuzgun Baba) bunlara örnek gösterilebilir.

İstanbul fethinde bulunan gâziler de vefât ettiğinde Ni’me’l-Ceyş olarak anılmış ve defnedilmişlerdir. Fatih Sultan Mehmet’in hocası Abdülkadir Efendi, Sütcübaşı, ekmekçibaşı, sakası, nalıncıbaşı, nalbandbaşı, koğacıbaşı ve kavasbaşı bu cümleden sayılabilir. Maalesef Ni’me’l-ceyş’ten pek çok ismin mezarı zamanla kaybolmuş, günümüze ulaşamamıştır. Şehir iç kısımlarındaki şehidliklerin dışında, Rumelihisarı Şehitlik Kabristanı ve Karacaahmet Kabristanı olmak üzere daha pek çok kabristanda fetih döneminden şehidlerimiz bulunur. Ancak bu ayrı bir araştırma ve inceleme konusudur. Biz şimdilik bu kadar bilgi ile iktifâ ediyoruz.

İstanbul’da Ni’me’l-Ceyş denildiğinde ilk akla gelen Vezneciler’de bulunan Onsekiz Sekbanlar şehitliğidir. Elbette bunda mekânın şehrin merkezinde, gözler önünde olmasının önemli rolü vardır. Şehitliğin kapısından içeriye giriyoruz. Hemen sağ tarafta bir kitâbe yer alır. Osmanlı ordusunda, yeniçeri ocağına bağlı, sekban bölüğünden olan ve burada medfun olan ancak isimleri bilinmeyen askerlerin hepsi adına oluşturulan anonim bir kitâbedir bu. Târihi belirsiz kitâbede: “Fatih Sultan Mehmed Han Hazretleriyle ma’an teşrif buyurup bu mahalde şehîden vefât eden on sekiz sekban aleyhir-rahmeti ve’l ğufran hazretleri’nin rûhu pür-fütuhlarına el-Fâtiha.” yazmaktadır. Kabristan içerisinde, kimliği bilinen tek mezar Sekbanlar Kethüdası Hızır oğlu Hamza’ya âittir. Lahit tarzında düzenlenen mezarın üzerinde burma sarıklı bir şâhide bulunur. Üzerinde şu ifâdeler yer alır: “Hûve’l Hallaku’l Bâkî Kethüda-yi Şüheda-i Sekban Hamza bin Hızır Hazretlerinin rûhuna Fâtiha sene: 857/1453”. Ancak bu mezarın da sonradan oluşturulduğu anlaşılmaktadır. Fetih dönemlerinde henüz başlıklı mezar taşlarına rastlayamıyoruz. Bu, yazım tekniği ve ifâde biçimi için de geçerlidir. İzlemlerimizin bu yönde olduğunu belirtmekte fayda görüyoruz. Hazirede medfun diğer şehidlerin kabirleri üzerinde küfeki taşından yapılmış mütevâzı birer şâhide bulunuyor.

Hazirede sonradan oluşturulan veya yeniden ihyâ edilen bir kabir daha bulunuyor. Bukağılı Dede’ye âittir. Yakın zamanda yenilenmiş şâhidesinde şu ifâde yer alır: “Bukağılı Dede Şeyh Muhammed Bağdadî 1179/1765”. Bunların dışında hazirede iki lahit türü mezar daha vardır. Ancak kimliklerine dâir bir emâre bulunmamaktadır. Hazirede bu isimsiz lahit mezarlarla birlikte toplam 21 mezar bulunuyor. Onsekiz Sekbanlar Şehitliği yakın zamanda ihyâ edildi. Ortam gâyet ferah görünüyor. Mekân, âdetâ cennet bahçelerinden bir bahçe gibidir. Azîz şehidlerimizin rûhâniyeti mekâna sirâyet etmiş olmalı…

Bedeli ödenmeyen hiçbir şeyin kıymeti de olmaz. Geldiği gibi gider ve nasıl gittiğini de anlayamazsınız. Mezarlar, mezar taşları vatanın tapu senetleri, şehitlerin kanı ise bu tapuya vurulan mühürdür. Hâl böyleyken insanlar zamanla içerisinde bulundukları nîmetin, devletin kadrini kıymetini unutup rehâvete düşebiliyor. Tâ ki başlarına bir musibet gelip çatana kadar! Bu sebeple târih muhasebesi yapmak ve geçmişten ibret almak için mezarlıkları şehitlikleri ihmâl etmemeli, sık sık ziyâret etmeliyiz.

Zaman hızla geçiyor, dünyâ değişiyor ancak kural değişmiyordu. 563 yıl sonra târih Vezneciler’de yine tekerrür ediyor, yine bedel ödememiz gerekiyordu. Lâkin bu bedel diğerlerine hiç benzemiyordu. Ortada ne savaş ne düşman ne de cephe vardı. Ruhlarını ipotek altına aldırmış, mankurtlaştırılmış bir güruh, ekmeğini yediği, suyunu içtiği topraklara ihânete kalkışıyordu. Evet, bu ihânet çetesi ne olup bittiğinin farkında bile olmayan, işinden evine dönmeye çalışan şehir halkına, Vezneciler meydanında ateş yağdırıyordu. Tank, top ve makineli tüfeklerle, hem de genç, yaşlı, kadın, çocuk demeden. Şüphesiz bu ağır ve çetin bir imtihandı. Evet, karşımızda Bizans yoktu. Benliğini, kimliğini bizanslaştırıp habis bir ur gibi içimize sızan nasipsizler vardı. Çok şükür milletimiz irfânıyla, basîretiyle bu bâdireyi de atlattı. Yüzlerce şehit ve binlerce gâzinin al kanıyla. Onsekiz Sekbanlar Şehitliği’ni ziyâret ederken bir yandan da bunları düşünüyorum.

Şehidlerimizi, gâzilerimizi belirli günlerde gecelerde değil, her zaman ve zeminde hatırda tutmalıyız. Geçmişten ibret alıp geleceğe güvenle bakabilmek için.. Rabbim Onsekiz Sekbanlar ve 15 Temmuz Şehitleri’nin şahsında cümle geçmişlerimize rahmet eylesin inşâallah. Onlara bir Fâtiha’yı çok görmeyelim!..

Mart 2019, sayfa no: 56-57-58-59

Ayrıca kontrol et

Gerçek Hayat

Gerçek Hayat Alemdar Sonbahar, yaprakların sararıp döküldüğü, bağ ve bahçenin bozulduğu, ticârî olarak işlerin yoğun …