Anasayfa / Bu Ay / Vakıf Medeniyeti

Vakıf Medeniyeti

Vakıf Medeniyeti
Prof. Dr. Kadir Özköse

Sözlükte, sarfetmekten alıkoymak ve hapsetmek anlamına gelen vakıf; terim olarak,bir servetin yararını insanlara özgü kılıp aslını kalıcı bir şekilde Allâh’ın mülkü hükmünde olmak üzere, sâhiplenme ve başkasının mülküne geçirmekten alıkoymaktır. Vakıf mallarına “evkâf” denmektedir. Kelime anlamından da anlaşılacağı üzere vakıflar insanlığın istifâdesine sunulmak üzere Allah yoluna adanmış servetlerdir. Vakıflardaki yegâne temel şart hem insanların yararına uygun olması hem de Allâh’ın ölçülerine uymasıdır. Her müslüman, malı ve canıyla bir anlamda vakıftır. Bu sebeple müslümanın aklı, malı, canı, nâmusu ve dîninin dokunulmazlığı vardır ve bunların hepsi son derece saygın ve değerlidir. Vakfedilen mülk artık vakfedenin malı sayılmaz, ona Allâh’ın mülkü nazarıyla bakılır. Allâh’ın mülkü kabûl edildiği için o vakfın menfaatinden bütün insanların yararlanacağı ifâde edilir. Mülkiyeti Allâh’a ve menfaati insanlığa tahsîs edilen malın alınıp satılması düşünülemez, vakfedenin mülkü olmaktan çıkıp kamu malı hâline gelir.

İnsanlığın hizmetine varlık bahşeden en büyük ikram sâhibi Hz. Allah’tır. O er-Rahmân ismiyle inanan inanmayan bütün insanlara ve her canlıya sayısız nîmetler bahşedendir, el-Vehhâb ismiyle her türlü nîmeti karşılıksız bol bol verendir, er-Rezzâk ismiyle yaradılmışlara faydalanacakları nîmetleri ihsân edendir, el-Latîf ismiyle ince ve sezilmez yollardan kullarına çeşitli faydalar lutfedendir, el-Mukît ismiyle her yaratılmışın azığını verendir, el-Kerîm ismiyle keremi bol olandır, el-Vedûd ism-i şerîfi ile sevgi kaynağı olan, iyileri hep seven ve sevdirendir, el-Kayyûm ismi ile her şeyi ayakta tutan, ayakta durabilmesi için ihtiyâcı olan her şeyi ona bahşedendir, el-Velî ism-i şerîfiyle iyilere hep dost olandır, el-Vekîl ismi mûcibince işleri en güzel ve mükemmel bir biçimde planlayıp icrâ edendir, el-Berr vasfıyla iyilik ve ihsânı bol olandır, el-Ğanî olarak çok zengin ve her şeyden müstağnî olandır, en-Nâfi’ ismiyle hep hayır ve faydalı şeyleri yaratandır. İşte O’na îmân eden kullar da bu isimlerle isimlenip, Allâh’ın ahlâkıyla ahlâklanıp bu isimlerin tecellîsine mazhar olmak derdindedir. Allâh’ın bu isimleriyle isimlenenler de Allâh’ın kullarına hizmet etmenin şerefini duyar ve elindeki imkânları Allâh’ın kullarına seferber ederler.

Gerçek mülk sâhibinin Allah olduğunu bilen ve imkânı olan kimseler, sâhip oldukları varlıktan diğer insan­ların da faydalanması için ikram, infak ve bağışta bulunurlar. Bunu da sâdece Allah rızâsı ve Allâh’a yaklaşmak gâyesiyle yaparlar. Vakıf eserleri, târihi­mizdeki bu duygunun kurumlaşmış örneğidir. Vakıf anlayışının doğasında Âl-i İmrân sûresinin 92. âyeti önemli rol oynamaktadır. Rabbimiz bu âyette şöyle buyurmaktadır: “Sevdiğiniz şeylerden, mallarınızdan hayırlı işlerde harcamadıkça Allah katında iyi bir mertebeye, cennete ulaşamazsınız. Her ne harcarsanız Allah hakkıyla bilendir.” (Âl-i İmrân 3/92)

Yegâne vakıf insanı peygamberlerdir. Onlar maddî mîras bırakmazlar. Onlar tebliğ ve risâletlerden bir beklenti içerisinde bulunmazlar. Bu durum peygamberlerinin diliyle Rabbimiz tarafından âyet-i kerîmede şöyle ifâde edilmektedir: “Buna karşı sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ecrimi verecek olan, ancak âlemlerin Rabbidir.” (Şuarâ 26/109) Peygamberler birer vakıf insanı ve gönül erbâbıdır.

Vakfın oluşmasındaki temel etken insanın ölümsüzlük duygusudur. Bu dünyâda insanı iyilikten ve erdemden başka hiçbir şey teskîn edememekte, insanlık ancak yapılan iyiliklerle tezâhür edip taçlanmaktadır. Madde, para pul, mal mülk, servet makam, şan şöhret hiç kimseyi tatmîn etmemekte, insanı insan olarak huzurlu kılan sâdece gönülden verdikleri, gönlü teskîn edecek hâtıralardır. İyilikler unutulmuyor, erdemler yok olmuyor, yaraları saranlar kendi yürek yangınlarını söndürmüş, düşenin elinden tutanlar düşmeme önlemini almış, gariplerin yuvasını yapanlar yuvaların dağılmasını önlemişlerdir. İşte bu evrensel gerçekliği fark eden basîret erbâbı da hayâtı yeme içmeden, zevk u safâdan ibâret görmemiş, geride hayırla yâd edileceği güzel eserler bırakmanın derdine düşmüşlerdir. Yapılan hayır ve hasenât insanı ebedîleştirmekte, kulların takdîrini kazanma arzusu kişiye Rabb’inin rızâsını nasip kılmakta, Allâh’ın kullarına merhamet etmesi ve insanlığa hizmet sevdâsı insanın yaşarken de ölümünden sonra da hayırla anılmasını sağlamakta, onlar başkalarının mutluluğu ile huzûra ermeyi yakalamaktadırlar.

Yeryüzünde vakfın ilk örneği Kâbe-i Muazzama’dır. Hz. Âdem’in (as) inşâ ettiği Kâbe insanlığın atası tarafından tüm insanlığın hizmetine adanmış bir mâbeddir. İsmail Hakkı Bursevî bizlere Hz. İbrâhîm’in vakfından bahseder. Naklettiği rivâyete göre Hz. İbrâhim (as), Cebrâîl (as)’ın Cenâb-ı Hakk’ı huşû içinde üç kere zikretmesi karşısında vecde gelir ve bütün sürülerini ona hîbe eder. Onun melek olduğunu söyleyip almaması üzerine sürülerini satar ve geniş bir arâzi alarak müslümanların istifâdesine sunar. Bu rivâyeti aktardıktan sonra Bursevî, vakıf geleneğini İbrâhîm’in (as) sünneti olarak nitelendirir.

Peygamber Efendimiz (sav)  Medîne’de sâhip olduğu yedi akarı, daha sonra da Fedek ve Hayber hurmalıklarından hissesine düşeni, fakir mü’minlerin ihtiyâcını karşılamak üzere Allah yolunda vakfetmiştir.

1- Hayber ganîmetleri dağıtılırken Hz. Ömer, şahsına düşen Semğ nâmındaki güzel bir bahçeyi vakfetmek üzere Peygamberimizle istişâre edip:

– Yâ Rasûlallah! Bana göre en iyi hurmalık benim hurmalığımdır. Temiz kazancımla aldığım bu bahçeyi vakfetmek istiyorum, dedi. Peygamber-i Zîşân Efendimiz de:

– Bu hurmalığın aslını vakfet! Artık o satılmaz, başkasına hîbe edilmez, kimseye mîras kalmaz. Onun mahsûlü muhtaçlara verilir, buyurdu. Hz. Ömer, Rasûl-i Ekrem’in buyurduğunu hemen uyguladı. Bahçeden çıkan mahsûl Allah yolunda cihâda giden yiğitlere, esirlikten kurtulmak isteyen kölelere, fakirlere, misâfirlere, yolculara ve Hz. Ömer’in yakın akrabâsına verilirdi. (Buhârî, Vesâyâ 22)

2- Hayber ganîmetleri dağıtılırken Hz. Ömer, şahsına düşen Semğ nâmındaki güzel bir bahçeyi vakfetmek üzere Peygamberimizle istişâre etmiş, O da “Aslını bırak, menfaatlerini tasadduk et” buyurmuş; Hz. Ömer de “Satılmamak, hîbe edilmemek ve mîrasçılara kalmamak üzere; fakirler, akrabâlar, köleler, misâfir ve yolcular için bu değerli toprağı vakfetmiştir.” (Buhârî, Şürût 19) Hz. Ömer halîfe olunca, başka mallarını da vakfederek, vakfın şartlarını ve kimler tarafından idâre edileceğini bir vakıfnâme ile belirlemiştir.

Hz. Ebûbekir Mekke’deki evini, Zübeyr b. Avvâm evlerini, Hz. Osman Hayber’deki mülkü ile Medîne’deki Rûme kuyusunu (Nesâî, Cihad, 44), Hz. Ali Yenbu’daki bir arâzisini ve çeşmesini vakfetmiştir. Ashâb-ı kirâmın bu hassâsiyetini Hz. Cabir şöyle özetlemektedir: “Ben muhâcir ve ensardan bir kimse bilmem ki, malı olup da malını vakıf ve tasadduk etmesin.”

Bir gün ashâb-ı kirâm Mescid-i Nebevî’de toplanmış, Rasûlullâh’ın feyizli sohbetini dinlemekteydiler. Peygamber Efendimiz (sav) : “Sevdiğiniz şeylerden infâk etmedikçe aslâ “birr”e (yâni hayrın kemâli­ne) eremezsiniz! Her ne infâk ederseniz, Allâh onu hakkıyla bilir.” (Âl-i İmrân, 3/92) âyetini okuyunca dinledikleri âyetin etkisinde kalıp derin vecde bürünen ashâb-ı kirâm, ellerinde ne varsa hepsini infâk edebilmenin derdine düştüler. Onlardan biri de Ebû Talha (ra) idi. Onun Mescid-i Nebevî’ye yakın, içinde altı yüz hurma ağacı bulunan kıymetli bir bahçesi vardı ve burayı çok se­verdi. Rasûlullâh’ı (sav)  sık sık dâvet edip ikramlarda bulunarak da bahçesini bereketlendirirdi. Ebû Talha (ra), bu âyet-i kerîmenin tesiriyle, Rasûlullâh’a (sav)  gelerek şöyle dedi:

“– Ey Allâh’ın Rasûlü! Cenâb-ı Hakk kitâbında: “Sevdiğiniz şeylerden infâk etmedikçe aslâ “birr”e eremezsiniz!..” (Âl-i İmrân 3/92) buyuruyor. Mal varlığım içerisinde en kıymetli ve bana en sevimli olanı Beyruhâ diye bilinen bahçemdir. Şu andan îtibâren onu Allah ve Rasûlü’ne bırakıyorum. Umarım ki bu sâyede Rabbim beni birre (hayrın kemâline) ulaştırır ve onu bana âhiret azığı eyler. Yâ Rasûlallâh, artık bu bahçede Allâh’ın sana gösterdiği istikâmette tasarruf et.” (Buhârî, Vesâyâ, 17)

Ebû Talha (ra) Peygamber Efendimiz’in yanından ayrılarak bu güzel karârını derhal tatbîk etmek için bahçeye gitti. Bahçeye vardığında eşini bir ağacın gölgesinde otururken buldu. Ebû Talha bahçeye girmedi. Eşi sordu:

“–Ebâ Talha! Dışarıda ne bekliyorsun? İçeri girsen ya!” Ebû Talha:

“−Ben içeri giremem, sen de eşyânı toplayıp çıkıver.” dedi. Beklemediği bu cevap üzerine hanımı şaşkınlıkla sordu:

“–Neden Ebâ Talha! Bu bahçe bizim değil mi?” Ebû Talha:

“–Hayır, artık bu bahçe Medîne fukarâsınındır.” diyerek âyet-i kerîmenin müjdesini ve yaptığı infâkı sevinç ve neşe içinde anlattı. Eşinin:

“−Bahçeyi ikimiz nâmına mı, yoksa şahsın için mi bağışladın?” sorusuna da:

“−İkimiz nâmına.” diye cevap veren Ebû Talha, bu sefer eşinden huzûr içinde şu sözleri dinledi:

“–Allâh senden râzı olsun Ebû Talha! Etrâfımızdaki fakirleri gördükçe aynı şeyi düşünürdüm de sana söylemeye bir türlü cesâret edemezdim. Allâh hayrımızı kabûl buyursun. İşte ben de bahçeyi terk edip geliyorum!”

Peygamberlerin âdeti ve Peygamber Efendimiz’in öncülüğü ile gerçekleşen vakıf hizmetleri, hulefâ-i râşidîn devrindeki hassas uygulamaları ile vakıf rûhu, Emevîler ve Abbasîler devrinde artık hukûkî boyutta temellendirilmiş ve sağlama bağlanmıştır. Selçuklular döneminde ise ülke coğrafyasında vakıf eserleri güçlü bir teşkîlat hâline gelmiştir. Selçuklular döneminde değil insanların, hayvanların bile ne gibi ihtiyaçları hâsıl olmuşsa onların yerine getirilmesi için vakıflar tahsîs edilmiştir. İnsanlığa hizmet bağlamında nerede ve ne tür bir eksiklik görülmüşse o eksikliklerin telâfîsi için vakıfların hizmetleri devreye girmiştir. Bu vakıf hizmetleri de öncelikle devlet erkânı ile devrin zengin ve münevver insanlarının müşfik elleriyle pâyidâr kılınmıştır. Varlık ve servet sâhibi olan Selçuklu sultanları, şehzâdeleri ve Selçuklu ulemâsı, Selçuklu eşrâfı ve işadamları hayırda ve iyilikte âdetâ birbirleriyle yarışmışlardır. Büyük Selçuklular’da gerçekleştirilen bu vakıf hamleleri, Anadolu Selçukluları’nda da kesintiye uğramadan devâm etmiştir. Anadolu Selçuklu sultanları dînî hassâsiyetle özellikle ictimâî ve ilmî kurumların inşâ ve îmârına ehemmiyet vermişlerdir. Anadolu Selçuklu Devleti’nde sâdece vakıfların işlerini yürütmek için dîvân-ı tevliyat adında önemli bir kurum oluşturulmuş ve bu kurumun başına önemli devlet görevlerinde bulunmuş tecrübeli devlet adamları tâyin edilmiştir. Anadolu Selçukluları vakıfları câmi, medrese, tekke, hastane ve kervansaray gibi hem dînî kurumların hem de ictimâî müesseselerin yararına yönelik olarak kurmuşlardır. Anadolu Selçuklu Devleti’nde vakıfların işlevselliğinin ne denli büyük olduğunu belirtmek üzere Selçuklu kütüphanelerinin masraflarını karşılayan vakıf müessesesinden bahsedersek, herhalde konuyu daha anlaşılır hâle getirmiş oluruz. Daha çok medrese teşkîlâtı bünyesinde kurulan kütüphanelerin ve bu kütüphanelerde duyulan gereksinimlerin giderleri çoğunlukla vakıflar aracılığı ile karşılanmıştır. Vakfın karşıladığı masrafların boyutunu görmek açısından şu giderleri dikkatlere sunduğumuzda mesele daha iyi anlaşılacaktır: Kütüphane binâsının tâmiri, kütüphaneye yeni kitapların kazandırılması, görevlilerin maaşlarının verilmesi.

Kütüphane hizmetleriyle ilim erbâbına duyulan ve kültür hayâtının canlandırılmasını ileri düzeyde önemseyen Anadolu Selçuklu toplumu şefkat ve merhametleriyle de insanlığın iftihar tablosunu sergilemişlerdir. Anadolu Selçukluları döneminde vakıf faaliyetleri o kadar ileri boyuttaydı ki, bu dönemde hayvanlar için bile vakıfların kurulmuş olduğunu görüyoruz. Sivas’ta kışın kuşlara yem vermek üzere kurulan bir Selçuklu vakfına rastlamaktayız. Sivas’ta kış mevsiminin çok soğuk geçmesi ve şehrin tamâmen karlarla kaplı hâle gelmesi dolayısıyla kuşlar yem bulma sıkıntısı çeker. Yem bulmaktan âciz kalan kuşlar için, bu vakfın geliriyle yem alınır ve kış boyunca yemler karların üstüne saçılarak bu hayvanların kendilerini doyurmaları sağlanır. Selçuklular’ın, kış mevsimini aynı şiddette geçiren diğer şehirlerde de hayvanlar için benzer vakıflar kurduğu görülmektedir.

Vakıf kuran Selçuklu idârecilerinden Celaleddin Karatay büyüklenme korkusuyla kendi yaptırdığı kervansarayı ziyâret bile edememiştir. Vakıf kuranlar gösteriş, benlik, reklam ve çıkar duygularından kendilerini âzâde kılmaya çalışmışlardır. Celaleddin Karatay’ın meşhur kervansarayı hangi duygularla yaptırdığı kaynaklarda şu şekilde yer almaktadır: “Celaleddin Karatay, ünlü kervansarayının inşâı tamamlandıktan sonra bu muhteşem eseri görmek için Kayseri’den yola çıktı. Semendu’ya yakın bir yere gelince, pişmân olarak geri döndü. Çünkü o, bu görkemli yapıyı gezerken içine bir büyüklenme duygusu gelebileceğinden, bu yüzden kervansarayın yapımından dolayı kazanacağı sevaptan mahrûm olacağından korkmuştu. Sâdece bu sebeple yeryüzünde bir eşi daha olmayan bu kervansarayı, yapıldıktan sonra görmedi”

İnsanlığa hizmet amaçlı kurulan vakıfların maksadı dışında kullanılmasına karşı önlemler alan Selçuklular, vakıfları asıl maksatlarının dışında kullananlara karşı ağır bedduâlarda bulunmuşlardır. Celaleddin Karatay’ın mescid ve zâviye vakfının vakfiyesinde yaptığı bedduâ, bize bu bedduâlar hakkında bir fikir vermektedir. Bu vakfiyede Celaleddin Karatay, “Bu vakıfların geliri, yer ve gök bâkî kaldıkça, doğuda ve batıda bulunan Müslümanların fakir ve muhtaç olanlarına sarf edilecektir. Allâh’a ve âhiret gününe inanan hiç kimsenin bu vakfı değiştirmeye ve bozmaya hakkı yoktur. Kim onu değiştirir ya da bozarsa, Allâh’ın, meleklerinin, bütün insanların ve lânet edicilerin lâneti onun üzerine olsun. Allah bu kişinin namazlarını, oruçlarını ve yaptığı ibâdetlerini kabûl etmesin; onu Firavun ve Nemrud’un düştükleri yerlere düşürsün” şeklinde bedduâ etmiştir.

Gerek Büyük Selçuklu gerekse Anadolu Selçuklu Devleti’nde birer iyilik seferberliği olarak başlatılan vakıf eserleri bir yandan da Osmanlı medeniyetinin teşekkül etmesine zemin teşkîl etmiştir. Gerek kemmiyet gerekse keyfiyet bakımından vakıfların en büyük gelişimi Osmanlı devrinde gerçekleşmiştir. Osmanlı halkı kazanımlarını toplumun istifâde ve hizmetine sunmak sûretiyle bir vefâ örneği göstermiş, milletinin kendisine sunduğu imkânı yine milletinin evlâdına hîbe etmenin çabasını gütmüştür. Öyle ki Osmanlı’da vakıf malları neredeyse toplam servetin dörtte üçüne tekâbül etmekteydi. Bu durumun göstergesi olarak, Cezayir Fransız işgâline mâruz kaldığında şehirlerinin yarısının, Tunus’un işgâli sırasında ise 1/3’ünün vakıf malı olduğunu zikredebiliriz. Bir başka araştırmaya göre 18. yüzyılda vakıf gelirlerinin neredeyse devlet gelirlerinin yarısına denk olduğu tesbît edilmiştir. Bu araştırmaya göre bu gelirlerin %37.75’i din alanına, %28.16’sı eğitim ve öğretime, %10.51’i sosyal hizmetlere, %6.5’i askerî harcamalara ayrılmıştır.

Osmanlı döneminde kayıtlara geçen vakıfların sayısı 26.300’ü bulmuş ve bunların 1.400 kadarı hanımlar tarafından kurulmuştur. Bunların içerisinde göçmen kuşların ve kimsesiz sokak hayvanlarının ihtiyaçlarını karşılamak için kurulan vakıflar olduğu gibi, hizmetçilerin kırdığı veya ziyân ettiği eşyaların, onların şahsiyet ve haysiyetleri zedelenmeden ödenmesi için kurulmuş olanlar da vardır. Öyle ki Fransız Comte de Bonneval, Osmanlı topraklarında gördüklerini şu şekilde dile getirmekten kendini alamamıştır: “Osmanlı Ülkesinde verimsiz ağaçların sıcaktan kurumasına meydan vermemek üzere her gün sulanmaları için işçilere para vakfedecek kadar çılgın Türkler görmek mümkündür.”

Özetle İslâm dünyâsında kurulan vakıfların üç temel amacının olduğu görülmektedir:

1. Allah rızâsı için, dînî bakımdan; câmi, mescid, namazgâh, türbe ve kabristanlar yapmak.

2. Sosyal sebeplerle; hanlar, kervansaraylar, hamamlar, imâret ve aşevleri, çeşmeler, sebiller, darüşşifâlar, hastaneler, havuzlar yapmak ve kuyular açmak.

3. Eğitim ve kültürel sebeplerle; medreseler ve kütüphâneler kurmak.

Vakıf kurumu târihi boyunca Müslümanların sosyal, iktisâdî ve kültürel hayatlarında son derece önemli rol oynamış, bu yönleriyle İslâm kültür ve uygarlığının ortaya çıkışında etkin bir görev îfâ etmiştir. Çünkü birer uygarlık göstergesi olan başta medreseler, mâbedler, hastaneler olmak üzere birçok sosyal ve kültürel kurum, işleyişlerini sağlıklı bir biçimde devam ettirmek ve kendilerini geliştirmek için gerekli olan maddî kaynakları vakıflar yoluyla temin etmiştir.

Aralık 2019, sayfa no: 22-23-24-25-26

Ayrıca kontrol et

Vakıf İnsan

Vakıf İnsan Alemdar İnsan Allah Teâlâ’ya adanmıştır. “Biz muhakkak ki Allah içiniz (O’na ulaşmak ve …