Türkiye’nin Geleceği Adâlete ve Savunma Sanayiine Bağlıdır

Türkiye’nin Geleceği Adâlete ve Savunma Sanayiine Bağlıdır
Sabri Balaman

Geçen yüzyılın başında imparatorluklar dağıldı. İmparatorlukların bünyesinde bulunan milletler Birinci Dünya Savaşı’nın gâlipleri tarafından güdümlü devletçikler hâlinde teşkîlatlandırıldı. Bağımlı devletler özgür olduklarını zannettikleri halde, totaliter rejimlere mahkûm edildi. Diktatörler, vasî devletler tarafından korundu ve desteklendi. İki dünyâ harbi arasında, batının gelişmiş devletleri daha ziyâde faşist diktalarla, Sovyetler ve bağlıları da komünist diktalarla idâre edildi.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında batılı devletlerde, ABD ve İngiltere örnek alınarak demokratik sistemler yerleşirken, Rusya ve bağlılarında Komünizm yönetim sistemi olarak benimsendi.

Batı, komünizme karşı Amerika’nın önderliğinde NATO bloğunu, Rusya’nın liderliğindeki Sovyetler Birliği de, azgın kapitalizme karşı VARŞOVA Paktını oluşturdu.

Geçen yüzyıl; Silahlı Güç öne çıkarılarak, geliştirilerek ve teşvîk edilerek, iki süper gücün ve temsîl ettikleri ideolojilerin çatıştırılması sonucunda, tam bağımsızlıklarını kazanamamış ülkelerin sömürülmesi ile geçti.

İkinci Dünya Savaşından sonra, Milletler Cemiyeti (10 Ocak 1920: 18 Nisan 1946); savaşın gâlipleri tarafından revize edilerek yeniden teşkîlatlandırıldı ve 24 Ekim 1945 târihinde Birleşmiş Milletler (BM) Teşkîlatı kuruldu. Amacı “adâlet ve güvenliği, ekonomik kalkınma ve sosyal eşitliği uluslararasında tüm ülkelere sağlamak” olarak gösterilmesine rağmen, 2. Dünya Harbinin gâlibi ve BM Güvenlik Konseyinin dâimî üyelerinin (ABD, İngiltere, Fransa, Rusya, Çin) dünyâdaki ve özellikle İslâm Coğrafyasındaki çıkarlarını korumak için kurulmuş bir teşkîlat olarak işlev görmüştür.

İkinci Dünya Savaşından sonra, 27. Haçlı Seferinin ileri karakolu olarak Filistin’e yerleştirilen İsrail, hançer gibi girdiği İslâm Coğrafyasının kalbi mesâbesindeki coğrafyada, Hristiyan dünyâsının gözü, kulağı ve yumruğu gibi desteklenirken ve BM dâhil Batının kontrolündeki bütün kuruluşlar tarafından himâye edilirken, yoğun psikolojik harekâtla, Dünyânın yönetimi Siyonizm’in kontrolündeymiş gibi gösterilerek ve İslâm Dünyâsına gözdağı verilerek, bu küçük Devletin Batının maşası olduğu unutturulmak istenmiştir.

Yüzyılın sonunda, Afganistan’ı işgâli altında tutmaya çalışan Sovyetler Birliği dağılmış ve sosyalist ideoloji çökmüştür. Bu yüzyılın başında, rakipsiz kalan ABD ve NATO dünyâ jandarmalığını üstlenmiş, özgürlük getirmek bahanesiyle “Medeniyetler Çatışması” misyonu ile Afganistan’ı ve Irak’ı işgâl etmiş, fiilî işgâller pahalıya mâl olduğundan, “Büyük Ortadoğu Projesi” adı altında yeni bir senaryoyu dünyâya deklare ederek, Tunus, Mısır, Libya, Yemen ve Suriye’den başlamak üzere İslâm dünyâsını sosyal, siyâsî ve ekonomik çalkantılara ve istikrarsızlığa sevk etmiştir. Toparlanan Rusya ve ekonomisini güçlendiren Çin de, İslâm Dünyâsı üzerinde kendilerine bırakılan egemenlik sahalarında daha aktif rol alarak, perde arkasında Batı ile ittifak hâlinde, İslâm Ülkelerinin akıttığı kan ve gözyaşından kendilerine siyâsî ve ekonomik çıkar sağlama yolunu tutmuşlardır.

Sayısı altmışı bulan Birleşmiş Milletler’e üye Müslüman Devletler, dünyâ kara, deniz ve hava ulaşımının üzerinden geçtiği, üç kıtanın merkezine hâkim önemli jeostratejik değere sâhip coğrafyasına, zengin yeraltı-yerüstü kaynaklarına ve temsîl ettiği yüce mânevî değerlere rağmen; Batının güdümünden kurtulamadığı ve millî yönetimlerini iş başına getiremedikleri için, ittifâk edip hak ettiği güce ulaşamamıştır. Müşterek bir irâdeye sâhip olamadıklarından kaynakları ve imkânları talân edilmiş, irâdeleri ellerinden alınmış, celladına hayrân olan mahkûm gibi, başlarına getirilen bütün musîbet ve zulümlerden sıyrılmak için uluslararası toplumun harekete geçmesini beklemişlerdir.

Türkiye, Cumhuriyetin kuruluşu ile berâber, sosyo-kültürel devrimlerle toplumu değişime uğratmadan gelişmiş devletler seviyesine ulaşmanın mümkün olmadığı kabûlü ile ve İslâm Dînini, İslâmî değerleri ve temsîl ettiği medeniyeti tehdit olarak gördüğünden, Batı medeniyetini ulaşılacak nihâî hedef olarak göstererek yüzünü batıya çevirmiş ve İslâm Devletlerine ve Müslüman Milletlere sırtını dönmüş ve İslâm dünyâsına yabancılaşmıştır. Bir asırdır Batı güdümünde hareket eden ülke yönetimi, İslâm Devletlerinden kuşku duymuş; millete böyle gösterilmiş ve bu devletlere hep tehdit algılaması ile bakılmıştır. Bu bakış, Devlette taban tabana zıt iki irâdenin oluşmasına (bürokratik ve siyâsî irâdeler) ve bunların sürekli çatışma hâlinde olmasına, Devletin gücünü Milletin üzerinde hebâ etmesine sebep olmuştur. Siyâsî irâdeyi vesâyetinde tutan ve bürokratik otoriteyi de kontrol eden Silahlı Kuvvetler, irticâ sendromu nedeniyle mütedeyyin insanları devlete küstürürken, birlik olmanın tutkalı durumundaki dînî değerleri yok etmek istediği için ve seküler kavmiyetçi tutumu sebebiyle de Kürt Halkını, Devlete bağlılıklarını sorgular hâle getirmiştir.

İslâm Ülkelerinin birliğinin Türkiye’nin Liderliğine; Türkiye’nin İslâm Ülkelerine önderlik yapabilmesinin de Millî İrâdeyi Devletin bütün kurumlarına hâkim kılmasına bağlı olduğu, İslâm Kültürü ile yetişmiş Türk aydınının gerçek kabûlü olmuştur.

Son on yılda sağlanan siyâsî istikrar sâyesinde, milletin değerlerini arkasına alarak, yanlış resmi ideoloji ile yapılan mücâdele sonucunda ülkemiz iç sorunlarını büyük ölçüde çözmüş, birlikten doğan gücünü en azından bölgesel olarak hissettirmiş ve İslâm Dünyâsına bakış açısını düzelterek olması gereken îtibârı tekrar kazanmıştır.

Otoriter yönetimleri devirerek demokrasiyi seçme yolunda olan İslâm Ülkelerinin önünde zorlu günler bulunmaktadır. Yolsuzluk, yoksulluk ve adâlet ihtiyâcı ile mücâdele edecek genç demokrasilerin devâsâ sorunlarını çözebilmek için tekrar batının kucağına itilmemeleri gerekmektedir. Dayanışmaya ve doğru yol göstericiye ihtiyaçları vardır. Ekonomik işbirliği ve desteğe, dış politikada yol göstericiliğe, sömürücülere karşı savunma işbirliğine, kendi ülkeleri ve üçüncü devletlerden kaynaklanan hak ihlâllerine karşı alternatif adâlet sistemlerine, refah ve emniyete, kendilerinin ve dünyânın huzur içinde ve adâletle yönetilmesi için müşterek irâdeye ihtiyaç vardır. Türkiye’nin liderliği elzemdir.

Gelelim bölgemizdeki hızlı değişime.. Türkiye-İran-Irak arasında oluşan yeni bir işbirliği zemînine yönelik tartışmalar devâm ederken, Suudi Arabistan Kralının Rusya’ya gerçekleştirdiği ziyâret önemli konu başlıklarından biri oldu. Bu ziyâreti önemli kılan özellik yalnızca, bir Suud kralının ilk defa Rusya’yı ziyâret etmesi değildi. Aynı zamanda karşılıklı yapılan açıklamalar ve S-400 füze savunma sistemi üzerinde varılan anlaşmaydı. İran’ın altı yıl önce S-300’leri alması ve Türkiye’nin S-400 anlaşması ile birlikte düşünüldüğünde bu mutâbakat tipik silahlanma yarışını gösteriyor.

Bu tarz kapsamlı silah anlaşmaları her zaman pürüzlere gebedir. Anlaşmanın detayları nelerdir, S-400 Suudi Arabistan’a ne zaman teslîm edilecek, Rusya bu sistemin kullanımı üzerinde bir kısıtlama getirecek mi gibi sorular da dolaşmaya başladı. Bir başka deyişle bu mutâbakatın planlandığı gibi devâm edip etmeyeceği üzerinde şüpheler de yok değil. Ancak bunlar ayrıntılar.

Rusya ve Suudi Arabistan açısından cevaplanması gereken temel sorular ise şunlar: Rusya’nın en yakın müttefiki İran’la en gergin dönemini yaşayan Suudi Arabistan’a Rusya bu savunma sistemini neden verir? Suudi Arabistan Trump yönetimi ile bu kadar yakınlaşmışken Rusya ile bu stratejik anlaşmayı neden imzalar? Rusya’nın son on yıllık dış politikasında sert güç kullanımının ön plana çıkması dikkat çekici. 2008’de Gürcistan krizine askerî yöntemlerle cevap verme stratejisini 2014’te Ukrayna ve Suriye’de de sürdürdü. Özellikle Ukrayna krizinde kendini çevrelenmiş hisseden Rusya bu ülkeyi işgâl etmekle kalmamış, Karadeniz’in karşı kıyısındaki Kırım’ı da ilhâk etmiştir. Henüz üzerinden üç yıl geçmesine rağmen Rusya’nın bu adımı artık uluslararası kamuoyunda tartışılmıyor bile. Aynı yılın sonunda Suriye’ye tam anlamıyla yerleşmesi ise bölgesel dengeleri etkileyen bir adım oldu. Rusya’nın Suriye’ye yerleşmesinden sonra bölgesel güç sayılabilecek İsrail, Mısır, Türkiye ve Suudi Arabistan Rusya ile daha fazla yakınlaşmaya başladı. Suudi Arabistan kralının ziyâreti de, Rusya’nın bölgedeki etkisini gördüğüne işâret ediyor.

Trump’ın İran’ı yüksek perdeden sorunsallaştırmasına rağmen Amerikan statükosu karşısında sürekli sendelemesi ve dış politikada belirleyici bir konuma gelememesi müttefiklerini endişelendiriyor. Bu anlamda Trump’ın Suud ve müttefiklerinin İran’dan yana taşıdıkları endişeyi dindirmesi kolay görünmüyor. Suud Kralı’nın Putin’le ortak basın açıklamasında sarf ettiği “İran’ın bölgeyi değiştirmesine izin verilmemeli” sözleri de açık bir mesaj. Bu sözler İran’la yaşanan gerginlik ve çatışmalarda Rusya’nın İran tarafına tamâmıyla kaptırılmaması gerektiğine işâret ediyor. Bunun yanında Suriye ve Irak’ın toprak bütünlüğünü savunarak bu krizlerde ABD siyâsetinden ayrıştıkları mesajını da vermiş oldu. Yine de bu ziyâret ve mutâbakatları Suud’un Amerikan ekseninden kopması olarak yorumlamak doğru değil.

ABD, AB, Rusya, Çin, Hindistan ve Japonya’nın birbirlerini dengeleyebilecek güç ve ittifaklar içinde olmaları 21. yüzyılda “Küresel Barış”ın en temel şartıdır. Güçlerin tamâmının muhtelif noktalarda tabiî zaafları olmakla berâber geleceğin dünyâsının bu zaaflar ve mukâyeseli üstünlükler çerçevesinde kurulacağı da bugünden âşikâr gözükmektedir. Büyük Güçler arasındaki denge arayışı ise bu hassas zemin üzerinde durmaktadır. Askerî-ekonomik üstünlükleri ve coğrafî mahrûmiyetinin verdiği avantajlar vesîlesiyle ABD’nin güçler arasında belirleyici-dengeleyici konumunun orta vâdede devâm etmesi beklenmektedir. Yakın vâdede bu güçlere, bölgesel ve dönemsel etkileri olabilecek “Bölgesel Güçler” dışında yeni güç-etki unsurlarının katılması ise reel politik açıdan mümkün gözükmemektedir.


“Büyük Güçler”in ABD ve Asya-Pasifik’teki Japonya dışında tamâmı Avrasya’dadır. Acaba Büyük Güçler içinde belirleyici-dengeleyici role sâhip olan ABD açısından Avrasya ne ifâde etmektedir? Avrasya’daki güçler arasında nasıl bir denge, Amerika’nın küresel hâkimiyeti ve geleceğe yönelik hedefleri için kolaylaştırıcı veya yardımcı olabilir? Eğer orta vâdede Avrasya’daki güçler bir kamplaşmaya giderse ABD’nin Avrasya’daki en yakın müttefiki kim olabilir ya da olmalıdır?


Avrasya’daki güçler içinde hem jeopolitik zaafları hem de avantajları en çok olan ve aynı zamanda bütün güçler içinde ekonomisi ve demografik yapısı en zayıf olan Rusya görünmektedir. Ama aynı Rusya, uzaktaki Washington’dan bakınca Avrasya’nın hem başında hem sonunda olan kadîm tek güçtür. Batısından Avrupa’yı, güneyinden Karadeniz-Hazar üzerinden başlayıp İran ve Orta Asya üzerinden tâ Hind-i Çin Yarımadası’na kadar kuşatan Rusya, Uzakdoğu’da Kamçatya üzerinden ise Japonya’ya kadar uzanabilmektedir. Bu durum Rusya için bütün bu hat (Baltık’tan Pasifik’e) üzerinde birçok jeopolitik risk ve tehditleri ama aynı zamanda fırsat ve imkânları doğurmaktadır. Bu durumun tabiî sonucu ise bütün bu bölgelerde güçlü bir Rusya’nın küresel barış ve istikrâra büyük fayda sağlayabileceği ya da güçsüz bir Rusya’nın dünyâ barışı için büyük bir tehdit olacağıdır.

Güçler içinde ekonomisi, sanâyi ve teknolojik kapasitesi mukâyeseli olarak en zayıf olan Rusya’nın gelecekte başına gelebilecek korktuğu en kötü senaryo, Batısında çok daha güçlü ve Almanya önderliğinde birleşmiş bir Avrupa ve güneyinde elindeki ekonomik kozları ile ABD’yi daha da zorlayacak 1,3 milyarlık Çin’dir. Moskova’nın geçen her gün Berlin ile safları sıklaştırması ise bu korkunun verdiği telaştan doğan ve uzun vâdede yürümesi karşılıklı olarak mümkün görünmeyen bir politikadır. Almanya önderliğinde birleşmiş bir Avrupa ise belki başlangıçta değil ama uzun vâdede Rusya’dan çok daha fazla, ABD için başlı başına bir tehdit olacaktır. Washington’ın, Almanya’nın arkasından sürükleyeceği siyâsî ve ekonomik olarak tam birleşmiş bir Avrupa’da göreceği mahzurlar bugün Çin’de gördüğü mahzurlardan az olmayacaktır.

Şüphesiz yeni dönem de bir önceki gibi, Avrasya’da kurulacaktır. Yeni dönemde Avrasya’da yükselen, uluslararası sistem içinde yerinin ne olacağı henüz karara bağlanamamış olan Çin’in kaderinin belirleneceği, AB’nin geleceği ve bu gelecek içinde Almanya’nın rolünün ne olacağı, Rusya’nın alarm işâretleri veren ekonomik-siyâsî-demografik sorunlarının Avrasya’da ne tür gelişmeleri berâberinde getireceği, Rusya’nın Batı ile ilişkileri, ABD’nin bütün bu bölgelerdeki hedefleri ve enerji kaynaklarının kontrolü gibi meseleler üzerinde durulduğu unutulmamalıdır.. Türkiye bu bütün hamlelere karşı askerî planlama dâhil olmak üzere her türlü diplomasiyi ve siyâseti bölgede etkin kullanmalıdır.

George Friedman, dünyâca ünlü uluslararası ilişkiler uzmanı ve jeo-stratejist. 1996’da kurduğu ve yaklaşık 70 analistin çalıştığı özel düşünce kuruluşu Stratfor,“Gölge CIA” olarak da anılıyor. Dünyânın dev şirketlerine dış politika ve ekonomi konularında danışmanlık yapıyor. Onun yaptığı analiz ve yorumlar tüm dünyâda politik çevrelerde yakından tâkip ediliyor. Friedman yeni kitabı “Gelecek 100 Yıl – 21. Yüzyıl için Öngörüler”de Türkiye’ye çok önemli bir rol biçiyor. Friedman’a göre, Türkiye 21’inci yüzyılın süper güçlerinden biri olacak. 2020’de Türkiye ilk 10 ekonomi arasına girecek. 2040’ların ortalarında Türkiye önce Arap ülkelerinde, ardından Asya, Afrika, Balkanlar ve Kafkaslar’da etkili olan en büyük bölgesel güç hâline gelecek. Hattâ o kadar güçlenecek ki 2050’lerde Japonya’yı da yanına alarak ABD ile savaşa girecek.

“2050: Dünyânın yeni süper güçleri; ABD, Türkiye, Polonya ve Japonya arasındaki küresel savaş.” Bu çarpıcı ifâde, geçtiğimiz ocak ayı sonunda Amerika’da satışa çıkan “The Next 100 Years-A Forecast for the 21st Century” (Gelecek 100 Yıl – 21. Yüzyıl için Öngörüler) kitabının kapağındaki ana başlıklardan biri… Kitabın yazarı ise dünyâda uluslararası ilişkilerde en sözü dinlenen isimlerden Dr. George Friedman. Kitabında Türkiye’ye özel bir rol veriyor ve “Türkiye bölgesel bir güçten zamanla global bir güç hâline geliyor” diyor.

Silahlanma, ülkelere askerî caydırıcılık özelliği kattığı için varlıklarının devâmı, güvenlikleri ve istikrarları açısından vazgeçilmezdir. Zîrâ bütün devlet işlerinde olduğu üzere silahlanma husûsunda da devletler politikalar izlemektedir. Silahlanma politikası bir ülkenin stratejik öncelikleri, dünyâ politik sisteminde nerede olduğu, olmak istediği ve uluslararası konjonktür ile çok yakından ilişkilidir. Dolayısıyla silahlanma politikasının süreçlerini dış politikadan ayrı düşünmemiz mümkün değildir.

Devletlerin tek başına yürüttükleri dış politika uygulamalarının başarısını, ekonomik üstünlük kadar askerî kapasite de belirlemektedir… Uluslararası sistemin dönüşümlerinde etki uyandırma politikası üreten devletler, ister bölgesel ister küresel güç olmaya yönelsinler müttefikleri ve hasımları açısından caydırıcılıkları oranında öneme sâhip olmaktadırlar.

Bu durum silahlanma politikasının ülkelerin dış politikasına ne kadar çok etkinlik kazandırabileceğini göstermektedir. Bununla birlikte, dış politikanın oluşturulmasında silahlanma düzeyi ve niteliği kadar, silahlanma politikasının oluşturulmasında da dış politika dinamikleri önem arz etmektedir. Çünkü özellikle stratejik teknolojiye sâhip silahlar açısından askerî kapasitenin güçlendirilmesi süreci dış etkenlerden bağımsız düşünülemez.

Askerî teknolojinin stratejik yapılanması bağlamında ülkeler aralarında işbirliği yapıp ortak projelere girmekte ve/veya daha ileri silah sistemlerine sâhip ülkelerden teknoloji transferi yoluyla kendi savunma sanâyilerini güçlendirmektedirler. Elde edilen askerî stratejik yapılanmanın sâyesinde uluslararası sistemde daha etkili bir konuma sâhip olma hedeflenmektedir. Sonuçta, Müslüman Milletlerin refâhı, Dünyâda barış ve adâletin tesisi; İslâm Ülkelerinin bir süper güç olarak Dünyâ siyâset sahnesine çıkmasına bağlıdır.

Nisan 2019, sayfa no: 8-9-10-11-12-13

Ayrıca kontrol et

Deniz / Alemdar

Cenâb-ı Hakk, ilim ve kudretinin sınırsız oluşunu, deniz misâliyle haber verir: “Ey Peygamber! Yaratanın sonsuz …