Segâh Tekbîr ve Salât-ı Ümmiyye İle Itrî’yi (1640-1712) Anmak – 1

Geçmişin ilim, fikir ve sanat adamlarını anmak için yapılan her türlü etkinlik bana hep büyük heyecan vermiştir. Çünkü bu tür etkinlikleri yapmanın onlara karşı bir gönül borcu olduğunu düşünürüm.

Bilindiği gibi “Tekbîr” ve “Salât-ı Ümmiye”nin Itrî’ye âit olmadığını söyleyenler bulunmaktadır. Bizim bu eserlerin Itrî’ye âit olduğu fikrini kabûl edenlerden olduğumuzu baştan belirtelim. Nitekim Itrî yılı münasebetiyle bu konu yine gündeme geldi. Evvela şunu vurgulamakta yarar var ki bu eserlerin Itrî’ye âit olmadığını söyleyenlerin sâhip oldukları deliller, ona âit olduğunu söyleyenlerden daha sağlam değildir. Bu metni yazmadan önce bu konuda yazılanların epeyce bir kısmına tekrar şöyle bir göz attık: Rauf Yekta’nın Tevhid-i Efkâr’daki Itrî başlıklı yazısı (1922), Darülelhan Mecmuası, Musiki Mecmuası, Türk ve Batı Musiki Mecmuası’na, Musiki ve Nota’ya, Sadettin Nüzhet Ergun’un Türk Musikisi Antolojisi’ne, Subhi Ezgi’nin Nazari Ameli Türk Musikisi’ne, Diyanet İslâm Ansiklopedisine, Ekrem Karadeniz’e, Yılmaz Öztuna’ya, Rüştü Şardağ’a vb. Büyük bir çoğunluk bu bestelerin Itrî’ye âit olduğunu yazıyor.

Bu hususta yazanların en eskilerinden birisi -bana göre en önemlisi- Rauf Yekta’dır ve bendeniz ona, yazdığı diğer biyografiler sebebiyle itimâd ediyorum. Ayrıca bu bestelerin Itrî’ye âit olduğu yönünde fıkıhçıların deyimiyle bir “icma” oluşmuştur. Hadisçiler de bu tür haberlere “mütevatir” diyor.3 Bugüne kadar gördüğümüz bütün notalarda -TRT dahil- Itrî imzasının kayıtlı olduğunu da ekleyelim.

TEKBÎR VE SALÂT-I ÜMMİYE

Segâh Tekbîr ve Salât-ı ümmiye herhangi bir zamana âit olmayacak, sâdece herhangi bir dönemin karakteristik özelliğini yansıtmayacak kadar zamanlar üstü/ötesi bir kıymeti hâizdir. Son derece sâde, duru, anlaşılır, ağdasız ama bir o kadar da duygulu ve derindir. “Sâdelikte güzellik ve estetik” tanımlamasını hak edecek bestedir. Sade olan, basit olan muhteşem olabilir mi? Evet. Şardağ’ın ifâde ettiği gibi bu besteler edebiyattaki “sehl-i mümteni” sanatını hatırlatıyor. Çok kolay görünen, ancak benzeri söylenmeye kalkılınca zor olduğu anlaşılan, özlü söz söyleme sanatı olan sehl-i mümteni. Yunus’un “Ete kemiğe büründüm Yunus diye göründüm.”, Ziya Paşa’nın “Onlar ki verir lâf ile dünyâya nizâmât, Bin türlü teseyyüp bulunur hânelerinde” beyitleri edebiyattaki sehl-i mümteni örneklerindendir. Segâh Tekbîr ve Salâtın bestesinin de müziğin sehl-i mümtenisi olduğunda şüphe yoktur. Sayfalar dolusu nota ile, çeşitli geçkilerle, ilgili makamın bütün özellikleri sergilenerek, hedeflenen duygu yakalanabilir ancak bunu bir veya birkaç satır notada verebilmek ekstra bestecilik kudreti gerektirir. Bu sebeple Itrî’ye saygımız bu iki eser sebebiyle daha da artıyor.

TEKBÎR HAKKINDA NE DİYOR RAUF YEKTA?

“Itrî’nin namını kıyamet kadar lisan-ı rahmetle yadettirecek en büyük ve en muhteşem eseri bayram namazlarına mahsus olarak bestelediği segâh Tekbîrdir. Sevinçli bayram günlerinde… bu lahuti zemzemenin tesiriyle titrememiş bir mümin muvahhid kalbi var mıdır? Doğrusu bu Tekbîrin bestesi bir şaheser sanatıdır.”4 Mustafa Nafiz Sevilen, “Sen olmasaydın koca Itrî, bayram sabahlarında bütün müminlerin tek bir kalp ve tek bir ağızdan söyledikleri tekbîrler, teravihlerde ehl-i İslâm’ı şevk ve istiğraka garkeden “Allahümme salliler” sonsuz mesafelere, sonu yok göklere ve sınırsız ufuklara yükselemezdi… Senin kerametin yok “tekbîr”in var.” diyor.5

Öztuna, Itrî’nin cami musikisi eserlerini saydıktan, bu eserlerin üstünlüğü, erişilmezliği ve her birinin şaheserliği hakkında ittifak olduğunu belirttikten sonra “Türk musikisinin en üstün eserinin segâh tekbîr olduğunu” söylüyor: “Tek cümleden oluşan bu eser bir büyük dinin haşmet ve iradesini terennüm etmektedir. O kadar kunt, metin, basit şekilde inşa edilmiştir ki sanatkârın deha cüreti karşısında insan sarsılır.” Herkes tarafından kolay söylenebilmesi için de basit bir kompozisyona alındığını belirtir. Salât-ı Ümmiye hakkında da benzer değerlendirmeler yapar.6

Bu bestelerin bu kadar sade ve duru olmasının, şu açıdan da çok anlamlı bir yönü olduğunu düşünüyorum: Şöyle ki güftelerinde İslâm itikadının, Allah’ın en büyük ve tek, Hz. Muhammed’in O’nun elçisi olduğu biçiminde ifâde edilen en temel iki ilkesi yer almaktadır. İslâm kelamcıları, İslâm itikadının tanrı anlayışının diğer birçok dinlerdeki tanrı anlayışlarına göre son derece sade ve anlaşılır olduğunu vurgularlar. İşte bu sadelik bu iki bestede kendini gösteriyor.

 ITRÎ’Yİ NE KADAR TANIYORUZ? NASIL TANITIRIZ?

EN BÜYÜK ŞANS, TEKBÎR VE SALÂT-I ÜMMİYYE

Itrî’nin tüm besteleri bize ulaşmadı. Onun bin civarında bestesi olduğu ancak çeşitli kaynaklara göre yirmi ila kırk arasında bestesinin günümüze ulaştığı belirtilmektedir. Sâdece Osmanlı müzik dağarının bile yüzde onu günümüze ulaşmıştır. Bunları neden söylüyorum? Bugün Itrî’nin bin eseri elimizde olsaydı sâhip olacağımız müzikal zenginliği tahmin ediniz. Kim bilir hangi tür eserler, hangi formlarda besteler elimizde olacaktı. Kim bilir Itrî’nin Tekbîr ve Salât-ı ümmiye benzeri ne kadar daha bestesi gelecekti.. Evet bin civârında eserden yirmi ila kırk kadarı günümüze geldiğine göre bu ne anlama gelir? Aslında biz Itrî’yi binde yirmi oranında tanıyoruz. Onu tam olarak tanımıyorsak, anlamıyoruz demektir. Anlamadığımız bir değeri yeni nesillere nasıl anlatacağız? Yıllarca öğretmenlik yaptığım okullarda girdiğim sınıflarda bâzı ilim, fikir ve sanat adamlarımızın isimlerini zaman zaman öğrencilere sorar onlara bu değerleri anlatırdım. Üzülerek belirteyim ki Itrî ismini duyan bir öğrenciye tesâdüf etmedim. Bu tanıtamama sorununun temelinde onu tanımama yatıyor aslında.

 İşte bendeniz Tekbîr ve Salât-ı ümmiyyenin elimizde olmasını bu açıdan büyük bir şans olarak görüyorum. Sâdece bu iki eser bile bize, tüm İslâm dünyâsına ve tüm dünyâya hem müzikal hem duygusal açıdan çok şeyler verebilecek değerdedir.

ITRÎ’Yİ ANMAK İÇİN NELER YAPILMALI?

Itrî’nin anılması ve tanıtılması için yapılan bu tür programlar çok faydalı ancak muhatab kitlenin sınırlı olması sebebiyle yeterli etkiyi göstereceğini düşünmek zor. Dolayısıyla Milli Eğitim ve Diyanet gibi kurumlara bu açıdan büyük görev düşmektedir. Şöyle ki: Diyanet teşkilatı çeşitli vesîlelerle yarışmalar, kampanyalar, programlar düzenliyor. Bunlara Itrî’yi de katmalıdır. Diyanet teşkilatı, bu kadar yaygın olarak herkesin, düğününde, sünnetinde, nişanında, cenazesinde, namazları esnasında vb. icra ettiği Tekbîr ve Salâtın bestekârının tanıtımı ve bu eserlerin doğru okunması için bir kampanya başlatılabilir. En çok da cami musikisi kapsamında imam- hatiplerin, müezzinlerin kullandığı bu iki eseri çoğu kez imam ve müezzinlerin bile yanlış okudukları müşahede edilmektedir. Dolayısıyla cemaat tarafından da yanlış okunuyor. Bu eserleri saba makamında, hicaz makamında dinlediğimiz çok olmuştur. Açık söylüyorum bu durum bu millete yakışmıyor. Bu bir seviye aynasıdır. Bir kere tüm imam-hatipler ve müezzinlerin bu eseri doğru okumasını sağlamak lazım. Ve arkasından onlar da cemaate öğretmeli. Dahası cemaate de bu eserin bir bestekârının olduğu öğretilmeli ve buna hassasiyet gösterilmelidir. Böyle bir tanıtımın maddi hiçbir külfeti olmadığı gibi hedef kitlenin fazla olması da tanıtımı hızlı ve yaygın hale getirecektir.

Okullarda müzik öğretmenleri, din kültürü öğretmenleri bu eserleri ve bestekârını tanıtmalıdır. Hatta edebiyat öğretmenleri onu şiirleri ile işlemelidir. Ama tabii bunun için de öğretmenlerin kendi değerlerinin farkında olması ve onları öğrencilerle paylaşabilecek bilgi birikimine sâhip olmaları gerekir.

Itrî’nin Tekbîr ve Salât-ı ümmiyyesi asırlar öncesinin izlerini taşıdığı gibi gelecek asırların bestesi olmaya da namzettirler. Ancak şu da var ki eserlerin gelecek çağlara taşınmasına sonraki nesillerin yardımcı olması gerekir. Bunun için de icracılara ve müzisyenlere büyük işler düşüyor. İcrada ve düzenlemelerde yapılacak inisiyatiflere büyük bir taassupla karşı çıkmamak gerek. Yüz yıl önceki icra ve tavır ile günümüz insanına ne kadar hitâb edilebileceğini düşünmek gerek.

Çocuklarımız genel olarak Piri Reis’i, Hezarfen’i, Ulubatlı’yı bilir. Bunda yayıncıların, hikâye yazarlarının katkısı büyüktür. Ama Itrî ile ilgili çocuklar için yazılmış bir kitapçık göremezsiniz. Oysa Itrî’nin yaşam öyküsünde çok malzeme var. Bunları yayıncılar, yazarlar iyi kullanmalı, küçük hikâye kitaplarıyla, çocuklara, gençlere aktarılmalılar. Neler anlatılabilir? Onun gönül dünyâsının zenginliği, alçak gönüllüğü anlatılabilir: Hz. Muhammed için yazdığı,

Sâyesi düşmez yere bir böyle nahl-i Tûr’sun

Mihr-i âlem-gîrsin başdan ayağa nûrsun

(Tûr dağındaki gibi gölgesi yere düşmeyen bir fidansın.

Evreni ele geçirmiş bir güneşsin¸ baştan ayağa nursun.)

beyiti ile başlayan şaheser naat başta olmak üzere hayâtıyla ilgili kaynaklarda nakledilen bilgiler, o renkli kişiliği kaleme almak için mükemmel malzeme teşkil edebilir.

Son söz yerine şunları söylemek istiyorum: Itrî ile Bach her nedense birlikte çok anılır. Onların Bach’ı varsa bizim de Itrî’miz var türünden günlük konuşmalara sık rastlanır. Bu sebeple bendeniz de Bach ile Itrî’yi tekrar birlikte anmak istiyorum ama şu bağlamda: Bach ailesinin her yıl yaptığı toplantıları hatırlayalım. Neler yapılıyordu yıllık Bach toplantılarında? Bize de örnek olması açısından Ahmet Mithat Efendi’nin (onu rahmetle anıyorum) ifâdelerinden kısaca özetleyelim:

“Her sene özel bir günde Bach adında ne kadar adam varsa hepsi bir yerde toplanarak bir mûsikî müsameresi yapıyorlar. Ailenin bu yıllık toplantısı farklı şehirlerde oluyor. Belirlenen gün gelmeden önce hepsi haberleşerek çoluklarıyla çocuklarıyla beraber toplantı yerine geliyorlar. Toplantılarda yalnız maharetli üstadlardan olmak üzere yüz yirmi kişiye kadar adam toplanır. Önce kilise duası suretinde bir ilahi ile başlanıyor ve orada hazır bulunanların tümü bir ağızdan bu ilahiyi okuyorlar. Sonra türlü türlü şeyler çalıp okudukları gibi bâzı parçalardan birçoğu hemen oracıkta ve o gece yapılırdı ki sonradan bunlar Almanya operalarına esas olmuşlardır. Yıllık toplantılarda okunmak üzere bu surette hazırlanan eserlere Bachlar “hediye-i pederâne” adını vermişlerdi. Bu ailenin bir âdeti de kendi üyelerinden her kim bir şey besteler ise derhâl “Bachlar Kütüğü” denilen deftere kaydettirmeleridir. Bu intizama insan nasıl hayran kalmaz ki iki yüz sene süresince senelik toplantılardan Bach adını taşıyan insanların hiçbirisi geri kalmamıştır. İçlerinde saçı sakalı ağarmış kadın erkek ihtiyarlardan başlayarak sazına sözüne henüz nizam vermemiş olan çocuklara varıncaya kadar farklı yaşlarda birçok insan bulunarak bunların sergilediği koro heyeti kadar dikkat çeken hiçbir mûsikî heyeti tasavvur edilemez. Özellikle bunlar öyle bir koro kalabalığından da ibaret sayılamazlar. Her biri bulunduğu bir memleketin yegâne üstadı olmak ehemmiyetini almış bulunan bu zatların yalnız bir tanesini dinleyebilmek, kadir bilenler için nimet sayılacağı açık iken yüzlercesini bir yerde görmek ne büyük şeydir…” Evet yazı böyle devâm ediyor. Bizde durum nedir? Itrî’nin mezarının nerde olduğunu tartışıyoruz. Değerlerimizin farkında olalım ve bu farkındalığın oluşturulmasına da katkıda bulunalım.

Dipnotlar:

[1] Bu metin, İstanbul Büyükşehir Belediyesinin 15 Nisan 2012 tarihinde Tarık Zafer Tunaya’da düzenlediği “Vefatının 300. Yılında Bir Ses: Itrî” başlıklı sempozyumda bildiri olarak sunulmuştur.

2 İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Türk Din Musikisi Anabilim Dalı Başkanı Güzel Sanatlar Fakültesi Müzik Bölümü

3 Bu fikirdekilere örnekler verecek olursak Ruşen Ferit “Itrî Mustafa Efendi”, Darülelhan Mecmuası, sayı, 2, s. 66; Rüştü Şardağ şöyle diyor: “Cami ve tekkelerde zaman zaman okuduğumuz tekbîre, nağmelerden yalın bir çift kanat taktı Itrî. Bayram namazlarında savaş atılıma geçmeden önce ya da çeşitli vesîlelerle okunan tekbîr edebiyattaki “sehl-i mümteni” sanatının benzeri bir başyapıttır.” Rüştü Şardağ, Mustafa Itrî Efendi, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1989, s.173; Salât-ı Ümmiye ise ayne eserde s. 178’de müstakil işlenir. Yahya Kemal “Söylemiş saltanatlı tekbîri” diyor. Laika Karabey’den nakille Veled Çelebi İzbudak’ın görüşü için bkz. “Itrî Mustafa Efendi”, Musiki Mecmuası, no. 15, s. 9; Ekrem Karadeniz bu bestelerin Zakiri Hasan’a ait olduğunu söyleyen Subhi Ezgi’ye karşı çıkar. Türk Musikisinin Nazariye ve Esasları, Ankara 1965, s. 165; Öztuna, Subhi Ezgi’yi reddeder ve bu hususta hiçbir müzikologun Ezgi’nin fikrini benimsemediğini vurgular. Öztuna, Itrî, Kültür ve Turizm Bakanlığı, Ankara 1987, s. 34; Nuri Özcan da Tekbîr ve Salâtı Itrî’ye nisbet eder. “Itrî Efendi” DİA, c. XIX.

 

Salât-ı Ümmiyye’nin Itrî’ye değil Hatip Zakiri Hasan’a (ö. 1622) ait olduğunu söyleyenlerin başında Subhi Ezgi gelir. Ancak Ezgi’nin de dayandığı kaynak Hatip Zakiri’nin talebesinden Beykozlu Dâî’nin bir manzumesidir. Orada “Teravih içre tesbihat anındır, Minare üzre temcidat anındır, Sema içre ilahiyyat anındır, Usulde cümle telifat anındır” mısraları. (NATM, II, 8-9) Beykozlu şair Dâi için (ö. 1659) bkz. Sadettin Nuzhet Ergun, TMA, I, 28). Bu arada Ezgi I. Cilt s. 113’te Itrî’ye yer verirken Kurban Bayramı Tekbîrinin Itrî’ye ait olduğunu yazıyor. S. N. Ergun, Subhi Ezgi’nin Itrî’ye ait olan bâzı eserleri de bu şiire dayanarak Zakiri Hasan Efendi’ye mal etmek istediğini oysa bu mübalağalı beyitlerden Zâkirî’nin epeyce tesbih, temcid ve ilahi bestelediğinin çıkarılması gerektiğini vurgular. s. 28. Itrî hakkında detaylı bilgi için bkz. TMA, I, 128-136; Bir de Onur Akdoğu, Ezgi gibi düşünür. Türk Müziğinde Türler ve Biçimler, İzmir 1996, s. 336.

4 Rauf Yekta, “Itrî”, Musiki Mecmuası, sayı. 461, (Haziran 1998), s. 27. (hzl İsmail Akçay, Tevhid-i Efkâr 15 Şubat 1922’den).

5 “Hz. Itrî’ye Mensur Gazel”, Türk ve Batı Musiki Mecmuası, sayı, 4. (Haziran 1963) s. 99.

6 Öztuna, Itrî, Kültür ve Turizm Bakanlığı,

 Doç. Dr. Fazlı Arslan

Ayrıca kontrol et

Deniz / Alemdar

Cenâb-ı Hakk, ilim ve kudretinin sınırsız oluşunu, deniz misâliyle haber verir: “Ey Peygamber! Yaratanın sonsuz …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.