Peygamber Efendimiz’e (sav) Tâbî Olmanın Şerefi

Peygamber Efendimiz’e (sav) Tâbî Olmanın Şerefi
Prof. Dr. Kadir Özköse

Âyet-i kerîmede buyurulduğu üzere üzerinde Peygamber Efendimiz’in ahlâk ve nişânını taşıyan herşey bizler için özeldir: “Bana uyun ki Allah da sizi sevsin.1

Peygamber Efendimiz’e uyma konusunda gayret göstermek kişinin sevilenlerden olmasını sağlar. Akıl sâhibi herkesin, Hz. Muhammed Mustafâ’nın (sav) sünnetine hem dış görünüşüyle hem de gönülden tâbî olması esastır.2 İmâm-ı Rabbânî O’nu anmak sûretiyle sözlerimizin anlam kazanacağını dizelerinde çok güzel ifâde etmektedir:

Sözlerimle Muhammed’i övmedim
Bilakis O’nunla sözlerimi övdüm…

İmâm-ı Rabbânî sözlerine devamla der ki: “Hz. Muhammed (sav), Allah katında öncekilerin ve sonrakilerin en üstünüdür. O kıyâmet günü kabri ilk açılacak olan kimsedir. O, ilk şefâat eden ve şefâati kabûl edilendir. Cennetin kapısını ilk defa çalan ve cennetin kapısının kendisine ilk olarak açıldığı kimse de odur. O, kıyâmet günü Âdem (as) ve ardından gelenlerin altında gölgeleneceği hamd sancağının taşıyıcısıdır.”3

Peygamber Efendimiz’in sünnetine ve O’nun şerîatına uyma nîmetine erişen kimsenin bahtiyarlığından bahseden İmâm-ı Rabbânî, ümmet-i Muhammed’in O’na uymaları sebebiyle sevilenler mertebesine erişeceğinden bahsetmektedir.4

Allah (cc) âyet-i kerîmede: “Kim Resûl’e itâat ederse, hiç kuşkusuz Allâh’a itâat etmiş olur.5 buyurmak sûretiyle Hz. Peygamber’e (sav) yapılan itâati, kendisine gösterilen itâat ile aynı değerde kabûl etmiştir. Peygamber Efendimiz’e itâat etmeden gerçekleşen Hakk Teâlâ’ya itâat iddiası beyhûde bir çabadır.6 Hakk Teâlâ başka bir âyette bu ikisinin arasını ayıranları kınayarak azarlamıştır. Şöyle ki: “Allah ile elçilerinin arasını ayırmak isterler; ‘Kimine inanırız, kimini inkâr ederiz!’ derler; bu ikisinin (inanmakla inkârın) arasında bir yol tutmak isterler.”7

İmâm-ı Rabbânî sekr hâlinin baskın olduğu durumlarda ve yaşanan yoğun mânevî hâllerde bâzı meşâyihin şatahat türünden sâdır olan sözlerinde Allâh’a itâat ile Resûl’e itâatin arasını ayırmayı çağrıştıran ve birinin muhabbetinin tercîh edildiğini hissettiren bâzı sözlerin olduğundan bahseder. Konuyla ilgili Ebu’l-Hasan el-Harakânî (ö. 419/1028) örneğini verir. Gazneli Sultan Mahmud, saltanatı zamânında bir defasında Harakân köyünün yakınına gitmiş. Vezirlerinden birini Şeyh Ebü’l-Hasan Harakânî’ye göndererek huzûruna gelmesini ricâ etmiş. Gönderdiği elçiye demiş ki: “Eğer bu dâveti kabûl konusunda şeyhten bir duraksama sezersen ve gelmek istemezse ona şu âyet-i kerîmeyi oku: “Allâh’a itâat edin, Peygamber’e de itâat edin ve sizden olan emir sâhibine de itâat edin.”8

Elçi şeyhin gelmek istemediğini anlayınca bu âyeti okumuş. Şeyh şöyle cevap vermiş: “Ben Allâh’a itâatle meşgûlüm! Henüz O’na itâatimi tamamlayıp Resûlullah’a itâate vakit bulamadım! Emir sâhiplerine itâate nasıl vakit bulayım!”9

İmâm-ı Rabbânî Ebu’l-Hasan el-Harakânî’nin bu sözünü yerinde bulmamış ve konuya yaklaşımını şu şekilde belirlemiştir: “Harakânî bu sözüyle, Allâh’a itâati Resûl’e itâatin dışında bir şey kabûl etmiştir. Bu söz doğru olmaktan uzaktır. Halleri istikâmet üzere olan büyükler bu tür sözler söylemekten kaçınırlar. Onlar bilirler ki; şerîatın, tarîkatın ve hakîkatin tüm mertebelerinde Hakk Teâlâ’ya itâat Resûlullah’a (sav) itâat etmekten geçer. Onlar Resûlü’ne itâat etmeksizin Hakk Sübhânehû’ya itâatin sapkınlık olduğuna inanırlar.”10

İmâm-ı Rabbânî konuyla ilgili bir diğer sıkıntılı örneği Ebû Saîd Ebü’l-Hayr olayıyla dile getirmektedir. Mihne beldesinde bulunan Şeyh Ebû Saîd Ebü’l-Hayr (ö. 440/1049) bir meclis kurmuş. Horasan büyüklerinden biri de bu mecliste bulunuyormuş. Tam o esnâda, hâlin yoğunluğunu yaşayan bir meczup tesâdüfen içeriye girmiş. Şeyh meczûbu bu değerli seyyidin önüne geçirmiş. Seyyid bu durumdan rahatsız olunca şeyh ona demiş ki:

“Sana saygı göstermek Resûlullah’a (sav) duyulan muhabbet sebebiyledir. Ama bu meczûba gösterilen saygının sebebi, Cenâb-ı Hakk’a gösterilen muhabbettir.”

İmâm-ı Rabbânî bu yaklaşımı yerinde bulmaz ve şu değerlendirmeyi yapar: “Halleri istikâmet üzere olan büyükler bu tür bir ayrımı da câiz görmemişlerdir. Hakk Sübhânehû’nun muhabbetinin O’nun elçisinin muhabbetine gâlip gelmesini hal sarhoşluğu olarak kabûl etmişler ve onun fuzulî olduğuna inanmışlardır. Ancak şu kadarını bilmek gerekir ki; velâyet mertebesi olan kemâl makâmında Hakk Sübhânehû’nun sevgisi gâliptir. Nübüvvet makâmından nasîbi olan kemale erdirme makâmında da Resûl-i Ekrem’in (sav) muhabbeti baskındır.”11

İmâm-ı Rabbânî’ye göre Peygamber Efendimiz’in şeklî ve maddî mîrâsı halk âlemiyle, mânevî mîrâsı ise îmânın ve ma’rifetin merkezi, kemâl ve hidâyetin yeri olan emir âlemiyle ilgilidir. Şeklî mîras nîmetinin şükrü, mânevî mîrâs ile süslenmektir. Bu da ancak Peygamber Efendimiz’e (sav) tam bir şekilde tâbî olmakla mümkün hâle gelir. Bu durumda bize düşen, emir ve yasaklarda Peygamber Efendimiz’e (sav) tâbî olmaktır. Bu tâbî oluş, ona tam anlamıyla muhabbet beslemenin bir parçasıdır. Çünkü seven, sevdiğine itâat eder!12

Peygamber Efendimiz’e (sav) duyulan muhabbetin alâmeti, O’nun düşmanlarına tam anlamıyla buğzetmek ve O’nun şerîatına muhâlif olanlara reddiyede bulunmaktır. Muhabbette hîleye yer yoktur. Çünkü artık seven, sevgiliye vurulmuş bir kara sevdâlı olup ona muhâlefete katlanamaz ve sevgilinin muhâliflerine meyletmeye de tahammülü yoktur. Onlara herhangi bir şekilde yumuşak davranamaz.

Birbirine zıt iki şeyin sevgisini bir araya getirmenin imkânsız olduğundan bahseden İmâm-ı Rabbânî, herkesin tarafını seçmesi ve Peygamber Efendimiz’in (sav) seyrine katılması gerektiğini düşünür. Konuya şu şiiriyle açıklık kazandırır:

Sabah olduğunda âşikâr olur gün gibi,
Herkesin geceyi kiminle geçirdiği!
Göreceksin toz kaybolduğunda,
At mıdır bineğin yoksa merkep mi?

Dünyâ hayâtı gelip geçicidir. Asıl olan âhirette göreceğimiz muâmeledir. Bu dünyâda iki cihânın sultânı Muhammed Mustafâ’ya (sav) tâbî olursak ebedî kurtuluşa nâil oluruz. Peygamber Efendimiz’e (sav) tâbî olmadıktan sonra kim olursa olsun ve hangi hayırları işlerse işlesin, hüsrân içinde hüsran vardır. Dizelerinin devâmında İmâm-ı Rabbânî tekrar dikkatimizi çeker ve der ki:

Arap olan Muhammed efendisidir iki cihânın,
Kapısında toprak olmayana yazıklar olsun!13

İmâm-ı Rabbânî Peygamber Efendimiz’e tâbî olmanın ölçülerini şu şekilde sıralamaktadır:

1. Bütün gayreti şer’î hükümleri yerine getirmeye hasretmek.
2. Âlim ve sâlihler olan şerîat ehline saygı göstermek.
3. Şerîatı yaymak için çalışmak.

4. Hevâ ve heveslerine uyanlara ve bid’atçılara meyletmemek. Çünkü hadîs-i şerifte şöyle buyurulmuştur: “Her kim bid’at sâhibine saygı gösterirse İslâm’ın yıkılmasına yardım etmiş olur.14

5. Allâh’ın ve Resûlü’nün düşmanları ile dostluk kurmamak, onları gözlerimizde büyütmemek, onlara meyletmemek, herhangi bir şekilde onlara değer vermemek, onları özel meclislerimize kesinlikle sokmamak, onlarla ünsiyet kurmamak, onlara karşı sert ve izzetli davranmak, herhangi bir işle ilgili olarak mümkünse onlara başvurmamak.

Bu tesbitlerini sıraladıktan sonra İmâm-ı Rabbânî, “Ulu ceddinizin mukaddes zâtına ulaştıran yol işte budur. Kim bu yoldan yürümezse o mukaddes zâta ulaşması zordur. Heyhât!… Heyhât!…

O kadar kolay mı ki Suad’a ulaşmak?
Dağları aşmak, vâdileri geçmek gerek!”15

İmâm-ı Rabbânî Peygamber Efendimiz’e tabi olmanın şerefine bu şekilde dikkat çektikten sonra, yaşanan tasavvufî hallerin, gerçekleşen mânevî vecdlerin, tahsil edilen ilimlerin, elde edilen mârifetlerin, nâil olunan işâretlerin ve kullanılan tasavvufî sembollerin ancak Peygamber Efendimiz’in (sav) yoluna uygun biçimde yaşamakla birlikte olursa iyi ve çok güzel olacağına dikkat çeker. Aksi halde elde edilenler ne kadar saygın gözükürse gözüksün, bunlar ilâhî rahmetten mahrûmiyet ve felâkete sürüklenmekten başka bir şey değildir. Konuyla ilgili Cüneyd-i Bağdâdî’den(ö. 297/909) bir örnek verilir. Bir kişi Cüneyd-i Bağdâdî’yi (rh.a.) vefâtından sonra rüyâsında gördü ve ona durumunu sordu. Cüneyd ona cevap olarak dedi ki:

“İfâdeler kayboldu… İşâretler yok oldu. Bize gecenin ortasında kıldığımız iki rekât namazdan başkası fayda vermedi.”

Bu anekdotu aktardıktan sonra İmâm-ı Rabbânî muhataplarına şu hatırlatmalarda bulunmaktadır: “O halde size düşen, Resûlullah’a (sav) ve râşid halîfelere tâbî olmak ve onun şerîatına söz, amel ve îtikâd açısından muhalefet etmekten sakınmaktır. Çünkü Hz. Peygamber’e tâbî olmak bolluktur, berekettir. Dînin emirlerine aykırı hareket etmek ise nasipsizlik, uğursuzluk ve helâk olmaktır.”16

“Hidâyetiyle bizleri bu nîmete kavuşturan Allâh’a hamdolsun. Allah bizi doğru yola iletmeseydi kendiliğimizden doğru yolu bulacak değildik. Hakîkaten Rabbimizin elçileri hakkı getirmişler!”17 âyet-i kerîmesini dikkatlere sunan İmâm-ı Rabbânî, ebedî saâdet ve sonsuz kurtuluşun genelde bütün peygamberlere, özelde de Resûl-i Ekrem Efendimiz’e tâbî olmaya bağlı bulunduğuna işârette bulunur. Dindarlık kalitesinin mâhiyetini ise şu şekilde beyân etmektedir:

“Diyelim ki bir kimse ağır riyâzetler ve zor mücahedelerle bin sene ibâdet etmiş olsun. Bu bin senelik ibâdetler ve bütün o riyâzetler; Resûlullâh’a (sav) uyularak verilen yarım arpanın, öğle vaktindeki bir kaylûle uykusunun sevâbına denk olamaz. Büyük-küçük bütün işlerde bu ulu zâtlara tâbî olmadıkça da bütün bunlar baştan sona gaflettir, hattâ çölde görülen bir serap gibidir. Allah Teâlâ’nın, kulları için dînin bütün emir ve hükümlerinde son derece kolaylığı ve nihâî rahatlığı tercîh etmiş olması O’nun mükemmel bir inâyetinin tecellîsidir.”18

İmâm-ı Rabbânî’ye göre tasavvufun esâsı Peygamberimiz’e tâbî olmaktan ibârettir. O bu gerçeği şu şekilde beyân eder: “Evet, bu her işin temeli, her sıddîkın arzusu ona tâbî olmaktır. Bunun dışındakiler boş birer kuruntu ve çürük birer hayâlden ibârettir.”19

Sağlıklı peygamber tasavvurunu ortaya koymaya devâm eden İmâm-ı Rabbânî, peygamberin makamlarına kimsenin erişemeyeceğine işârette bulunarak konuya açıklık getirmektedir. Onun bu husustaki hatırlatmalara yer vererek makâlemi tamamlamak istiyorum:

“Oğlum, bâzen sâlik yükseliş esnâsında kendisini peygamberlerin makâmında gördüğünden, hattâ zaman zaman kendisini daha yukarı makamlarda gördüğünden bahsediyorsun. Şu kesin olarak bilinmekte ve icmâ ile sâbittir ki, mutlak üstünlük peygamberlerindir. Velîler ise, elde ettikleri herşeye ve velâyet kemâlâtına ancak peygamberlerin peşinden gitmeleri sebebi ile ermişlerdir. Bunun sırrının ne olduğunu soruyorsun. Peygamberlere âit olan o makamlar, peygamberlerin yükselebilecekleri en son makamları değildir. Bu ulu zâtlar oralardan çok daha yüksek mertebelere çıkmışlardır. O makamlar, o peygamberlerin mebde-i taayyünleri olan Allah Teâlâ’nın isimlerinden ibârettir ve Allah Teâlâ’nın feyzinin bize ulaşmasında birer vâsıtadırlar. Zîrâ isimlerinin aracılığı olmadan Zât-ı Pâk-i Sübhâni ile bu âlem arasında kesinlikle bir alâka kurulamaz.”20

Dipnotlar:
1 Âl-i İmrân, 3/31.
2 İmâm-ı Rabbânî, Mektûbât-ı Rabbânî, İhlas Vakfı Yayınları, İstanbul 2002, c. I, s. 93; trc. Talha Hakan Alp & Ömer Faruk Tokat & Ahmet Hamdi Yıldırım, Semerkand, 10. Baskı, İstanbul 2018, c. I, 239.
3 Deylemî, el-Firdevs, nr. 8031; Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, 2/164; İmâm-ı Rabbânî, Mektûbât-ı Rabbânî, c. I, s. 98-99; Mektûbât-ı Rabbânî, Tercümesi, Semerkand, c. I, 248-250.
4 İmâm-ı Rabbânî, Mektûbât-ı Rabbânî, c. I, s. 100-101; Mektûbât-ı Rabbânî, Tercümesi, Semerkand, c. I, 251-252.
5 Nisâ, 4/80.
6 İmâm-ı Rabbânî, Mektûbât-ı Rabbânî, c. I, s. 233; Mektûbât-ı Rabbânî, Tercümesi, Semerkand, c. I, 510.
7 Nisâ, 4/150.
8 Nisâ, 4/59.
9 Feridüddin Attâr, Tezkiretü’l-Evliyâ, haz. Süleyman Uludağ, Erdem Yayınları, İstanbul 1991, s. 677.
10 İmâm-ı Rabbânî, Mektûbât-ı Rabbânî, c. I, s. 233-234; Mektûbât-ı Rabbânî, Tercümesi, Semerkand, c. I, s. 511.
11 İmâm-ı Rabbânî, Mektûbât-ı Rabbânî, c. I, s. 234; Mektûbât-ı Rabbânî, Tercümesi, Semerkand, c. I, s. 512.
12 İmâm-ı Rabbânî, Mektûbât-ı Rabbânî, c. I, s. 252; Mektûbât-ı Rabbânî, Tercümesi, Semerkand, c. I, s. 549.
13 İmâm-ı Rabbânî, Mektûbât-ı Rabbânî, c. I, s. 252; Mektûbât-ı Rabbânî, Tercümesi, Semerkand, c. I, 549-550.
14 Taberânî, el-Evsat, nr. 6772; Beyhakî, Şuabü’l-İmân, nr. 9464.
15 İmâm-ı Rabbânî, Mektûbât-ı Rabbânî, c. I, s. 253; Mektûbât-ı Rabbânî, Tercümesi, Semerkand, c. I, 550-551.
16 İmâm-ı Rabbânî, Mektûbât-ı Rabbânî, c. I, s. 275; Mektûbât-ı Rabbânî, Tercümesi, Semerkand, c. I, 593.
17 A‘râf 7/43.
18 İmâm-ı Rabbânî, Mektûbât-ı Rabbânî, c. I, s. 282; Mektûbât-ı Rabbânî, Tercümesi, Semerkand, c. I, 608.
19 İmâm-ı Rabbânî, Mektûbât-ı Rabbânî, c. I, s. 303; Mektûbât-ı Rabbânî, Tercümesi, Semerkand, c. I, 660.
20 İmâm-ı Rabbânî, Mektûbât-ı Rabbânî, c. I, s. 306; Mektûbât-ı Rabbânî, Tercümesi, Semerkand, c. I, 657.

Nisan 2019, sayfa no: 48-49-50-51

Ayrıca kontrol et

Deniz / Alemdar

Cenâb-ı Hakk, ilim ve kudretinin sınırsız oluşunu, deniz misâliyle haber verir: “Ey Peygamber! Yaratanın sonsuz …