Anasayfa / Kategoriler / Edebiyat / Nefs Muhâsebesi

Nefs Muhâsebesi

Nefs Muhâsebesi
Mustafa Özçelik

“Dışıma hırka giydim
İçim bir kuru kovan”
Yûnus Emre

Yûnus Emre’nin bize öğrettiği en önemli hakîkatlerden biri de “kendini bilmek” şeklinde ifâde ettiği tutum çerçevesinde “nefs mücâdelesi” yâhud “özeleştiri” şeklinde ifâde edebileceğimiz meseledir. Onun hem “bilmek” temalı şiiri hem de “dağdan odun getirme” menkîbesinde verilmek/öğretilmek istenen mesaj aslında tam olarak budur. Zîrâ bütün zamanlar boyunca insanlar “Elin gözündeki çöpü görür, kendi gözündeki merteği görmez” atasözünde ifâde edildiği gibi sürekli olarak başkalarının kusurlarını görür, eleştirir ama kendindeki onlardan daha büyük olan kusûru görmez.

Meseleyi izah için önce o menkîbeyi hatırlayalım. İrfan terbiyesine tâlip olan ve bu talebi kabûl edilen Yûnus’a verilen ilk ödev, dergâhın yakınında bulunan dağdan dergâha odun getirmesidir. Yûnus, rivâyete göre kırk yıl bu görevi sürdürür. Sabahtan akşama kadar dağda kalır, odun keser, akşam olduğunda da onları dergâhın mutfağına getirir.

Sembolün Dünyâsına Girmek

Menkîbe özetle böyledir ama anlam dünyâsı bir hayli zengin ve geniştir. Bize verilen ilk mesaj: Hakîkate tâlip olanın karşısındaki en büyük düşmanı, engeli nefsidir. Burada ilk olarak nefsin basit, değersiz gibi görünen bir işle sınanması ve terbiye edilmesine yönelik bir mesaj söz konusudur. Bir diğeri kesilen odunların eğriliklerinin düzeltilerek dergâha getirilmesidir. Biz bu anlatımdan zâhirde yapılan işi düzgün yapma anlamı çıkarabiliriz. Biraz daha derinlikli baktığımızda ise düzeltilen, eğrilikleri giderilen şeyin zâhirde odun olarak görülse bile hakîkatte insanın kendi yanlışları, eğrilikleri olduğu sonucu pekâlâ çıkarılabilir. Başka bir açıdan bakıldığında ise dergâha lâyık olmanın ancak düzgün insan olmakla mümkün olabileceği yâhud dergâhın asıl misyonu eğrilikleri doğrultmak olduğu gibi bir sonuca götürür bizi. Bunu şeyhinin “dağda hiç eğri odun mu yok ki hep düzgünlerini getiriyorsun?” sorusuna Yûnus’un “Şeyhim, bu dergâha bırakın eğri adamı eğri odun bile giremez.” şeklinde verdiği cevap da göstermektedir.

Aşkı Olmayan Gönül

Burada hakîkatte olgunlaşma yolunda neden “odun” sembolünün kullanıldığı da önemlidir. Bunu anlamak için Yûnus’un bir beytine bakalım: “Âşıkların yüzünden bellidir benizinden/Her kim âşık olmadı benzer kuru ağaca”. Burada Yûnus, aşksız âdemi (insanı) “kuru odun”a benzetiyor. Mâlûm odun, ağaçtan olur. Ağaç, canlılığını kaybettiğinde odun adını alır. Onu bekleyen âkıbet ise ateşte yanmaktır. Yûnus, şiirin devâmında zâten bunu söyler: “Kur’ağaca n’iderler kesip oda yakarlar/Bülbüller ötüşürken nevbet değmez dürraca”

Çıkaracağımız sonuç şudur: Tasavvuf, aşk yoludur. Hakîkat, ancak aşkla kavranır. Aşk, diriliktir, canlılıktır. Aşkı olmayan kişi bedenen canlı gibi görünse de hakîkatte öyle değildir. Nitekim Yûnus bir başka şiirinde “İşitin ey yârenler aşk bir güneşe benzer/Aşkı olmayan gönül misâl-i taşa benzer” diyerek aynı durumu bu defa “taş” sembolüyle anlatır. Odun yâhud taş. İkisi de kabalık, hamlık ifâde eder. İşte eğri odunu düzeltmek, onu işe yarar hâle getirmek olgun hâle gelmek demektir.

Bu noktadan bu “düzeltme” fiilinin metafizik anlamına da geçmek gerekir. Biz bu durumu kendinde olan kusuru görüp fark etme, ardından, düzeltme konusunda irâde beyânı ve sözü verme (tövbe) şeklinde anlamak durumundayız. İnsanın bunu yapabilmesi ise dış etkilerden uzakta, kendi kendiyle kalmasıyla mümkün olabilir. Bu da yalnızlık ve inzivâyı gerekli kılar. Bunun da en uygun mekânı dağdır. Böyle bir ortamda kişi kendi içine döner yolculuklar yapar, iç aynası ne kadar pak ya da değil bunu görme imkânı bulur. Zîrâ böyle biri için iki fiil öne çıkar: Tefekkür ve muhâsebe.

Kendiyle Yüzleşmek

Yûnus Emre’nin böyle bir süreçten geçtiği şiirlerinden rahatlıkla anlaşılmaktadır. Eğer öyle olmasaydı: “Dışım göynük içim ham dirliğim budur müdam/ Yol varmadım bir kadem Arş’dan veririm haber/

Hırkam suçuma perde endişem fasid yerde/Gönlüm ayruk bazarda dilimde sözü esrar/Kime kim öğüt verdim ol Hakk’a erdi gördüm/Bana benim öğüdüm hiç eylemedi eser” diyebilir miydi? Onda buna benzer başka söyleyişlere de rastlarız:

“Ey bana iyi diyen/Adımı sofu koyan/Acep sofu mu olur/Hırka ile taç giyen/Başıma taç giyindim/Halka sofu göründüm/Dışıma hırka giydim/İçim bir kuru kovan/Bu dilim zikir söyler/Gönlüm fesad fikr eyler/Hiç böyle mi zikr eyler/Hakkı aşk ile seven/Gözüm yolun gözetmez/Kulak işidir tutmaz/Dilim yerinde yatmaz/Dâvâlar kılar yalan/Yûnus gümansız bilir/Yalancı yolda kalır/Bir gün maksûdun bulur/Gerçeklik ile yalan” Tamâmını alıntıladığımız bu şiir, aslında “oduncu Yûnus”un kendi nefsiyle, nefsinin eğrilikleriyle nasıl bir amansız mücâdeleye giriştiğinin de göstergesidir.

Öyleyse mesele şudur: Yûnus’un dağdaki inzivâsı, buradan kestiği odunları eğriliklerini düzelterek dergâha götürmesi şeklindeki olay zâhirde de bir hikâye olarak çok mânâlı ve güzelse bile asıl olarak yâni hakîkatte, kendi iç hikâyesinin anlatımıdır. Bu da olgunlaşma yolunda yürümek isteyenin kendi nefsiyle yüzleşmeyi, kendi hatâlarını görüp düzeltmeyi esas mesele olarak görmesiyle gerçekleşir. Bu durum nefse elbette ağır gelecektir. Kişi, bu ağırlığın altında kalmanın psikolojik travmasıyla kimi zaman kendinden uzaklaşıp, atasözünde söylenildiği gibi “gözündeki merteği görmeyip elin gözündeki çöpü” görecektir.

İçimize Bakmak

Gerek Yûnus’un gerekse atasözünün söylediği husus, sâdece o dönem insanına değil bugünün insanına da bir mesaj niteliğindedir. Zîrâ bugün eleştiri, tenkid yâhud muhâsebe denildiğinde insanoğlu kendi gözündeki çöpe merteğe değil karşısının gözündeki çöpe bakmaktadır. Bu durum, iki mahzuru berâberinde getirir. Çünkü kendini düzeltemeyen başkasını da düzeltemez. Daha doğrusu böyle bir şeye hakkı da yoktur. Yine kendi iç savaşını kazanamayan dışlardakini hiç kazanamaz. Nitekim görünen manzara bugün de öyledir. Sürekli olarak dışa yöneltiliyor bakışlarımız. Kendi içimiz ile meşgûl olabilmemizin önüne sürekli engeller çıkarılıyor. Böylece ne kendimizi düzeltebiliyoruz ne de toplumsal bozukluklara dâir sağlıklı çözümler geliştirebiliyoruz.

Yûnus Emre gibi hakîkat erleri bu anlamda söyledikleriyle sâdece kendi zamanlarına değil bütün zamanlara seslenirler. Çünkü insanı bir bütün olarak hem beden hem ruh, nefis gerçeği ile tanımışlardır. Onun için böylesi şahsiyetler birer “Tabîb-i mânevî” olarak târif edilirler. İnsanoğlu bu sebeple psikologlardan, sosyologlardan, felsefecilerden bulamadığı hakîkat reçetesini ancak böyle insanlardan öğrenir. Dergâhlar hakîkî misyonlarıyla çalıştıkları dönemlerde bu anlamlarda birer ruhsal terapi ve tedâvi merkezleri, mürşidler de bu merkezlerin tabibleri olmuşlardır. Bu anlamda Tapduk Emre de Yûnus’u “Bizim Yûnus” yapacak yol ve yöntemleri ona göstermiş, uygulatmış ve bu aşamanın ardından her biri içiyle de dışıyla da güzellik, doğruluk, iyilik örneği ve önderi olacak insanlar yetiştirmişlerdir.

Bu bağlamda odun getirme menkîbesinin süresine de bakalım. Rivâyete göre bu durum, kırk yıl sürmüştür. Böyle bir işin kırk yıl yapıldığının söylenmesi aslında rakamsal bir ifâdeden çok bu işin çok uzun sürdüğünü anlatmak içindir. Zîrâ insanın eğitimi, eğitimlerin en zor olanıdır. Netîcede bir ağacı alıp onu istediğiniz şekle sokabilirsiniz, o size karşı direnç gösteremez çünkü. Ama söz konusu olan insansa ve eğitiminiz onun kalbine dâir ise bu süreç hayli uzun sürecektir. İşte bu durum Yûnus Emre için de böyle olmuş ama netîcede bu eğitim sonuç vermiş ve karşımıza hakîkat eri bir Yûnus çıkmıştır. Bu mânâda farkındalık da elbette önemlidir. Çünkü bilinç, böyle soylu bir mücâdelede esastır. Bu yüzden Yûnus, girdiği yolun, verdiği mücâdelenin farkında ve bilincinde olan birisidir. Bu yüzden o da kendi olgunlaşma hikâyesinin farkında olup bu durumu “Tapduğun tapusunda kul olduk kapusunda/Yûnus miskin çiğ idik piştik elhamdülillah” diyerek bir tek dörtlükte özetlemeyi başarmıştır.

Halvetten Cemiyete

Bundan sonrası ise “himmet”i kazanmış bir er olarak toplumun içine girmek ve yalanla, yanlışla, bâtılla mücâdele etmek, savaşmaktır. Yûnus’un seksen iki yıllık mücâdelesi işte böyle bir mücâdeledir. İrşad makâmına ulaştığında şeyhi tarafından kendisine bu konuda izin verilmiş, toplumun arasında, içinde o da üzerine düzen vazîfeyi hakkıyla yerine getirmiştir. İşin sonunda söylenecek olan da elbette şükürdür: “Kuruyuduk yaş olduk ayak olduk baş olduk/Kanatlandık kuş olduk uçtuk elhamdülillah”

Dağdan odun getirme hikâyesinin bize vereceği başka dersler de var elbette. Bunlardan biri de tabiattan kopuk, uzak halde yaşamaktır. Tabiatta olan her şey, bir öğretici hükmündedir. Gökyüzü, yeryüzü, ağaçlar, kuşlar, ırmaklar kendi lisanlarıyla insana hep bir şeyler öğretirler. Hayat ve ölüm üzerine dersler verirler. Şâyet onlara bu gözle bakılabilirse onların dilini de anlar hâle gelebilir insan ve tıpkı Yûnus gibi “Her bir çiçek bin nâz ile öğer Hakk’ı niyâz ile/Her kuş hoş bir âvâz ile, o pâdişâhı zikreder” diyebilecek kemâl noktasına ulaşabilir. Bunun için Yûnus’un “Ey aşk eri aç gözünü yeryüzüne eyle nazar” çağrısına kulak ve gönül verecek durumda olmak gerekir. Bu sebeple dağın da içinde bulunduğu tabiat ortamı ergin ve yetkin olma konusunda bir mekteptir. Şimdi, neden onca problemlerle karşı karşıya olduğumuzu daha iyi anlayabiliyoruz. Zîrâ hayattan olduğu gibi tabiattan ve kendi içimize yolculuklar yapmaktan bir hayli uzaktayız. Öyleyse yolcu olmaya niyet etmek, bir yol rehberiyle yola düşüp yolcu olmak gerek.

Sofuyum Halk İçinde

Sofuyum halk içinde tesbih elimden gitmez
Dilim ma’rifet söyler gönlüm hiç kabûl etmez

Boynumda icâzetim riyâ ile tâatim
Edişem ayruk yerde gözüm yolum gözetmez

Söylerim ma’rifeti sâlûslanırım kat’î
Miskinliğe dönmeğe gönlümden kibir gitmez

Hoş dervişem sabrım yok dilimde ezkârım çok
Kulağımdan gireni hergiz içim işitmez

Görenler elim öper tâc ü hırkama bakar
Şöylece sanırlar beni zerrece günâh etmez

Dışımda ibâdetim sohbetim hoş tâatim
İç pazara gelince, bin yıllık ayyâr etmez

Görenler sofu sanır selâm verir utanır
Anca iş koparaydım el eriben güç yetmez

Dışım derviş içim boş dilim tatlı sözüm hoş
İllâ ben ettiğimi dînin denşüren etmez
Yûnus Emre

Mayıs 2019, sayfa no: 20-21-22-23

Ayrıca kontrol et

Seyahat

Seyahat Alemdar Allâhımızın yüce kudretidir ancak gördüklerimiz. Ekseriyetle yolculuğumuz hava yoluyla olmaktaydı. Bu sefer doğuya …