Anasayfa / Kategoriler / Edebiyat / Muhabbet ve İbâdet

Muhabbet ve İbâdet

Muhabbet ve İbâdet
Mustafa Özçelik

“Benden öğüt ister isen eydiverem bildiğimden
Budur Çalab’ın buyruğu tutun oruç kılın namaz”
Yûnus Emre

Yûnus Emre denildiğinde onun akla ilk gelen, hemen öne çıkan mısrâı “Sevelim sevilelim” mısrâıdır. Bu yüzdendir ki “sevgi şâiri” olarak bilinir ve sevilir. Bu tanımlama elbette doğrudur. Sevgi yâhud muhabbet, onun şiirlerinde en çok vurgulanan kavramlardır. Ne var ki bu algılamada iki tür bir eksiklik vardır. İlki bu sevginin kaynağının, sebebinin göz ardı edilmesidir. Oysa bizzat kendisi “yaradılan’ı severim Yaradan’dan ötürü” diyerek aslında böyle bir yanlış algılamanın önünü keser. Ne var ki bu pek görülmez yâhud görülmek istenmez ve onun bu sevgi anlayışı şahsî bir anlayışmış gibi telakkî edilir.

Bir diğeri ise Yûnus Dîvânı’ndaki tek önemli kavramın sevgi olmayışıdır. Onda İslâm’ın bütün inanç, ibâdet ve ahlâk esasları aynı şekilde ve aynı hassâsiyetle dile getirilir. Onda bütünlüklü bir İslâm anlayışı vardır. Bu yüzden Yûnus Emre fotoğrafına bütün olarak bakmak gerekir. Böyle bakıldığında bütün kavramların yerli yerince, birbirini bütünler şekilde kullanıldığı görülür. İşte bunlar arasında sıkça vurguladığı bir kavram da ibâdet kavramıdır. O, abdestten namaza, oruçtan Hacca ibâdet kavramı içine giren herşeye yeri geldikçe temâs eder. Onların yapılması gerektiğine vurgu yapar. Meselâ bunlardan en çok bilineni “Müslümânâm diyen kişi, şartı nedir bilse gerek/Tanrı’nın buyruğun tutup, beş vakt namaz kılsa gerek” beytiyle başlayan şiiridir. Onda aynı şekilde diğer ibâdetlere dâir söyleyişler de vardır.

İbâdetlerin Gâyesi

Yûnus Emre’nin bu tutumu öncelikle hitâb ettiği topluluğa İslâm’ın temel ibâdetleri konusunda bir bilgi ve anlayış kazandırmaktır. Yâni bu tavırda dîni tebliğ ve halkı irşad söz konusudur. Ama bunu yaparken az önce de belirtildiği gibi meselenin “niçin”ini daha çok öne çıkarır. İbâdetin tek başına yetmeyeceğini, onun inanç ve ahlâk kavramlarıyla da bir bütünlük içinde yapılmasını söyler. Meselâ onun “Yûnus Emre der hoca/Gerekse var bin hacca/Hepisinden iyice/Bir gönüle girmektir” şeklindeki ifâdeleri bu bağlamda ele alınmalıdır. Değilse bu tarz söyleyişlerden ibâdeti önemsiz görme gibi bir anlayış çıkmaz. Bunu bilhassâ söylüyoruz. Çünkü meseleye böyle yaklaşanlar da vardır. Oysa buradaki incelik ibâdetlerin bizi götürmesi gerektiği yere dâir bir bilinç kazandırmaktır. Bu durumu da “Hakka’l yakîn” kavramıyla izah edebiliriz. Bu kavramın anlamının “Bir hakîkati, yaşadığı bir hâlin, bir olayın varlığını bilir gibi kesin bilmek, bilginin en üst mertebesi” şeklinde olduğunu düşünürsek Yûnus’un bu tarz söyleyişlerle bizi nereye götürmeyi hedeflediği kolaylıkla anlaşılır. Bu durumu “Allâh’ı görür gibi ibâdet etmek” mânâsındaki hadîsi hatırlayarak daha iyi anlamak mümkün olur.

İşte Yûnus Emre’de sevginin yâhud muhabbetin öncelikli olması bu yüzdendir. Zîrâ bu ”Allâh’ı görür gibi ibâdet etme olayı” en çok da muhabbet kavramıyla alâkalıdır. Zîrâ muhabbet olmadan böyle bir yakınlığın kurulması mümkün değildir. Bizi korkularımız değil sevgilerimiz Allâh’a daha çok yakınlaştıracaktır. Zîrâ korkuda nefsâniyet sevgide ise ihlâs ve samîmiyyet söz konusudur. Gerek Yûnus Emre’nin gerekse onun bağlısı olduğu tasavvufî telakkînin bir “sevgi anlayışı” olması işte bu yüzdendir. Ne yazık ki hayli zamandır böyle bir anlayışa uzak düştük. İbâdetler şeklî olarak yapılan davranışlara dönüştü. Öz kayboldu geriye kabuk kaldı. İşte bu öz, sevgidir.

Burada sevginin tek başına insan kalbinde yeşermeyeceğini de söylemek gerekir. Kalp bir bahçe, sevgi bir çiçek gibi düşünülürse bu çiçeğin yeşermesi de kulluk eylemi dediğimiz ibâdetlerle mümkün hâle gelecektir. Şimdi modern zamanlarda sevginin kelime olarak sıkça söylenmesine rağmen davranış olarak hayat bulamaması bu yüzdendir. Yâni bir bakıma sevginin adı var kendisi yoktur. Oysa önemli olan adı konulmasa bile kendisinin var olması, sözle, davranışla tezâhür etmesidir. Bu tezâhürde sevgi ve ibâdet için söylenmesi gereken en temel ilke ise, Yûnus’un diliyle söyleyecek olursak “Gayra gönül vermemek” meselesidir. O bunu şöyle ifâde der: “Yûnus sen kendini görme/İbâdet kıl mahrum kalma/Gayrısına gönül verme/Allah sevgisi var iken”

Yûnus burada benlikten soyunma, ibâdetle Allâh’a yakın olma meselesine dikkat çekerken bunun ancak “gayrısına gönül vermemek”ten geçtiğini söylüyor. Siz bunu dünyâ, mal mülk makam sevgisi gibi düşünebilirsiniz. Bu yanlış da olmaz. Zîrâ insanların hele de bugün yaşadıkları bunalımlarda hep bu “gayrı” kelimesiyle ifâde edilen durum vardır. Adına ister benmerkezcilik istersek dünyâperestlik diyelim aynı şeyi söylemiş oluruz. Bu yüzden mesele “Allah bes, bâkî heves” diyebilmektedir. Bes, “kâfî, yeter, yetişir” demektir. “Bâkî” ise kalan demektir. “Heves” ise, nefsin isteği, geçici arzu mânâsına gelir. Mesele bu kavramlar çerçevesinde düşünüldüğünde âşikâr hâle gelir. Merkezde hep Allah olacaktır. Gaflet yâni unutma tuzağına düşülmeyecektir. Hevese kul olunmayacaktır. Bunu ise sâdece sözle yapmak mümkün olamayacağından Allâh’a hem şekil hem öz olarak yaklaşmamıza imkân veren ibâdetler olmalıdır.

İbâdet ve Ahlâk

Şu da var, Yûnus Emre’nin ibâdet anlayışında sâdece namaz, oruç, Hac gibi ibâdetler yer almaz. Bunlar insan ilişkilerinde olması gereken davranışlarla da desteklenmelidir. Meselâ “Bir hastaya vardın ise/Bir yudum su verdin ise “şeklindeki tavsiyeleri bu bağlamdadır. Bu sebeple Allah rızâsı, sevgisi için yapılan her davranış da ibâdet kapsamına girer. Hattâ buna daha mânidar bir şey daha ekleyebiliriz. O da tefekkürdür. Onun “Ey aşk eri aç gözünü, yeryüzüne eyle nazar/Gör bu latîf çiçekleri, bezenerek geldi geçer/Bunlar yazın bezenirken, dosttan yana uzanırken/Bir sor ahî sen bunlara, nereyedir azm-i sefer” dörtlüğü tam da bu durumu açıklar. Tabiat kitabını da okumak, tefekkür etmek, oradan da muhabbetle birlikte tefekküre dâir sonuçlar çıkarmak gerekir. Çünkü îman da ibâdet de bir bilinç meselesidir.

Bu dörtlükteki “aşk eri” tamlaması da söylediklerimiz açısından önem taşır. Yûnus’ta bu kavram âdetâ “mü’min” kavramının karşılığıdır. Buna göre onda aşk da “îman” anlamına gelir. Aşk, yüksek bir enerji olarak hep seferi (yolculuğu) gerektirir. Sefer, onun da söylediği gibi hedefi bakımından önemlidir. Bu yüzden “nereye” sorusunu sorar. İşte ibâdetler aşkla yapıldığında bizi gitmemiz gereken yere/varlığa götürür. Şiirin devâmındaki “Her bir çiçek bin nâz ile, öğer Hakk’ı niyâz ile/Her kuş hoş bir âvâz ile o pâdişâhı zikreder” ifâdeleri tam da bu durumu anlatır. Naz ve niyaz hâlinde Allâh’ı zikretmek. Zikir yâni Allâh’ı anma ve O’nu bilme, sevme, yakınlaşma kulluğun temel gâyesidir.

İnanç, İbâdet ve Samîmiyyet

Yûnus’un bu şiirindeki “Bildik gelen geçer imiş konan geri göçer imiş/Aşk şerbetin içer imiş, her kim bu mânâdan duyar” sözü de konumuz açısından bize yeni bir ufuk açar. Bu da fânîliği idrâk etmek ve bâkî olana gitmek. Bu yolculukta olmazsa olmaz olan şey ise aşktır. Bunu yapılan ibâdetlerin zevkine yâni mânevî tadına ulaşmak olarak anlayabiliriz. “Mânâ” sözcüğü ise ilk anlamıyla “söz, hareket, davranış vb.nin ifâde ettiği şey, anlatılmak istenen veya onlardan anlaşılan şey, anlam” demek olsa bile ikinci mânâsıyla yâni “Madde ve cismin dışında olan şey, iç, bâtın, ruh, asıl, öz, gerçek, hakîkat” anlamıyla kullukta gâyenin o rûha ulaşmak olduğunu gösterir. Zîrâ “Bu âdem dedikleri, el, ayakla baş değil/Âdem mânâya derler, sûret ile kaş değil”dir. Mânânın maddenin, hakîkatin hayâlin ve vehmin zıddı olduğunu bilmek ise meseleyi daha da âşikâr kılar. Demek ki madde mânâyı perdelemektedir. Öyleyse insana düşen bu perdeyi açmak cehdi göstermesidir. Bu da bizi yine ibâdet kavramına götürecektir.

Burada konumuz açısından “fıtrat” kavramına da temâs edelim. Fıtrat, bizim öz yaradılışımızdır. Âyet hükmünce bu hâlimiz, en güzel yaratılma hâlimizdir. İnsanın işte bu özü ve güzel hâli koruması esastır. Zîrâ bu hâlimiz esmânın tecellîsidir. Bu hem özel bir mükâfatlandırılma hem de bir sorumluluktur. Bu yüzden “halîfe “sıfatı verilmiştir insana. İnsan bu hâlini nasıl koruyacak ve halîfe olmanın gereğini nasıl yerine getirecektir? İşte bu noktada iş yine samîmî inanca ve ibâdete dayanmaktadır. Yûnus Emre’nin sıkça ibâdet vurgusu yapması ve ibâdeti inanç ve ahlâk bütünlüğü içerinde bize algılatmak istemesi de işte bu yüzdendir. Bu sebeple ibâdetler hem insanın kendisini inşâ ve ihyâ etmesi hem de hayat ve tabiat karşısında aynı ihyâ ve inşâ faaliyetini sürdürmesi de demek olur ki şâyet meseleye böyle bakarsak varoluşun bütün sorularına müsbet ve doğru cevaplar bulmuş/vermiş oluruz.

İşit Sözümü Ey Gâfil

İşit sözümü ey gâfil tanla seher vaktinde dur
Öyle buyurmuş ol kâmil tanla seher vaktinde dur

İşit ne der horûsunuz tanla verilir rûzunuz
Dost dergâhına tutgıl yüz tanla seher vaktinde dur

İşit sözümü ey sağır tâ terâzin gele ağır
Yalvar Çalab’ına çağır tanla seher vaktinde dur

Yatanların yatlı hâli hiç nesneye irmez eli
Seher eser rahmet yeli tanla seher vaktinde dur

Kuşlar ile durgıl bile kıl namazı imâm ile
Yalvar günâhın gel dile tanla seher vaktinde dur

Okuna Kur’ân u Yâsîn kulak urup dinleyesin
Dağca günâhın yuyasın tanla seher vaktinde dur

Okuna hadîs ü kelâm diyeler Aleyhi’s-selâm
Âşık isen belli bilem tanla seher vaktinde dur

Helâl ola sana Uçmak Uçmak’da Hûrîler koçmak
Kevser şarâbını içmek tanla seher vaktinde dur

Miskîn Yûnus aç gözünü uyar gafletten özünü
Tâ bilesin kendözünü tanla seher vaktinde dur

Mart 2019, sayfa no: 50-51-52-53

Ayrıca kontrol et

Seyahat

Seyahat Alemdar Allâhımızın yüce kudretidir ancak gördüklerimiz. Ekseriyetle yolculuğumuz hava yoluyla olmaktaydı. Bu sefer doğuya …