Minâre

Minâre

Saliha Malhun

Simyâ ilmi Sühreverdi Maktûl ile birlikte terk etti belki de yeryüzünü. Çünkü öyle olmasa bizler şu parmağını göğe uzatmış gibi duran eşyâya bir anlam verebilirdik.

Kadim dünyânın bütün sâlikleri yaşadığı her çağda eşyâya isim verirken onlara bir ses yarığının ortasından bakmışlar evvelâ. Köke bakmışlar, kökene bakmışlar.

İnsanın kökeninde var bu haslet. Küçük çocukların oyuncaklarını en küçük parçalarına ayırıp tekrar birleştirmeye çalışmaları hep bu ses yarığından bakmanın süregiden alışkanlığı.

Kökendeki akıl budur. Dünyâ uzun zamandır eşyâya hakîkat bilgisiyle bakmayı, onu parçalayıp özünü hakîkatini keşfetmeyi unuttu. Gerçekte dil; her gün ezbere konuştuğumuz dil değil, varlığın kökeninden, bâtınından elde edilmiş anlamlardır. İnsanlık; dilin ve o dilin bâtınından süzdüğü düşünceyi, o simyâyı kaybetti.

Bunu kaybedince eşyâ ile arasındaki mânâyı, mâzisi ile bugünü arasındaki köprüyü yıktı. Mitolojik öyküleri, antik şehirleri, eski dilleri çözmek zor değil aslında. Çünkü bütün insanlar eşyâ ile bâtını arasından doğdu bu dünyâya. Tıpkı şu minâre gibi. Sokrates de, Eflâtun da, Aristo da aynı berzâhın yolcularıydılar. Bütün düşünürler hep bir Araf’tan seslendiler insanlara. Bütün kadim şahâdetler hep o ârâftakilerin Arafatlarda çekildiği içlerinin Hîra’sından neşet etti, şahâdet parmağını uzattı varlık âlemine.

Allah (cc), ibret alanlar ve düşünenler için hep o yarığın içinden şehâdet ufku verdi. Toprağın yarılıp tohumun çatlamasında, gecenin yarılıp ayın yükselmesinde, tan yerinin yarılıp günün doğmasında hep bu şahâdet müjdesi vardı. Günaydın demek bir yerde şahâdeti selâmlamak demek. Doğuşa, her gün bir kez daha doğuşa, yeniden anlamaya tanıklığa, tevhîde selâm demek.

Canlı-cansız, zâhir-bâtın tüm varlığın hakîkatine selâm. İbrâhîm’in (as) elindeki balta hep bu kelimenin gövdesine açılan yarık gayretinden ibâret. Yûsuf en derin kuyulara bu sebeple düşürüldü. Tekrar bir hakîkat burcu olarak doğabilmek için. Mûsâ sesizliğin, susma orucunun, suskunluğun ortasından yarılıp ses vermişti ilkin. Çünkü sözden evvel sükût vardı.

O sükût atlasına bürünmeden yarılmaz kelime ve eşyânın hakîkati önünde. Kelime işçisinin vazîfesi konuşmak değil, kazımak, daha kazımak toprağı en derine.

Şimdi denizi yararak göğe uzanmış şu şehâdet parmağına daha yakından bak. Bir taş yığını olmadığını anla. Onu anlamak için parçalara böl yeniden inşâ et. O aklı kavra. Her nefeste zikredilen Hakk’ı ve ciğerlerini boşaltan o Hû’yu duy. “Sâdece canlıya değil, eşyâya da iyi davran” diyen o yüksek akıl böylece sana asıl estetiğin eşyâda değil senin ona bakışında, güzelce bakışında olduğunu işâret ediyor.

Yeryüzündeki bütün minârelere bak ve onların kapkalın bir kuleyken nasıl inceldiğini, hangi akılla incelip bütün varlık âlemine şahâdeti ilân edip insanlığı yükselttiğini kavra.

Gerçek şahâdet ve medeniyet; insanların gövdesine inen baltaların kanlarında değil, kelimelerin bâtınına indirilen hakîkat yarıklarındadır.

Düşün ve tarafını seç!

Sonra parmağını varlık âlemine kaldır;

“ALLÂHU EKBER!” de.

Ama ANLAYARAK de…

Gerçek şahâdet budur!

Ayrıca kontrol et

İstikâmet

Her huy istikamete muhtaçtır. İstikamet ise hiç bir şeye muhtaç değildir. Cömertlikte aşırıya kaçmak israftır. …