Anasayfa / Bu Ay / Metafizik Koruma Kalkanı

Metafizik Koruma Kalkanı

Metafizik Koruma Kalkanı
Nidayi Sevim

Napolyon’un: “Dünyâ bir tek ülke olsaydı başkenti İstanbul olurdu” sözü meşhurdur. Lamartin ise bu övülmüş şehir için şöyle der: “Dünyâya bir kez bakma imkânın olacaksa sâdece İstanbul’dan bak.” El-Hak böyledir. Biz de böyle düşünüyoruz. Dünyânın kalbi İstanbul’da atıyor. Lâkin biz bu nîmetin ne kadar farkındayız orası biraz tartışmalıdır. Zîrâ kıymet bilmek laf ile olmuyor. Ziya Paşa’nın dediği gibi: “Âyinesi iştir kişinin lafa bakılmaz.” İstanbul bu câzibesi sebebiyle târihte pek çok savaşa sahne olmuştur. Diyebiliriz ki dünyâ târihinde İstanbul kadar saldırıya uğrayan, kuşatma altında tutulan, ele geçirilmek için çaba sarf edilen pek az şehir vardır. İstanbul’a sâhip olabilmek için kimler kolları sıvayıp yollara düşmedi ki?! Persler, Avarlar, Ruslar, Macarlar, Emevîler, Abbâsîler, Latinler, Venedikliler, Cenovalılar, Hunlar, Vikingler, Bulgarlar, Gotlar ve daha niceleri…

İstanbul kuşatmasında en büyük engel şehri çevreleyen yaklaşık 20 kilometre uzunluğundaki aşılması imkânsız gibi görülen surlardır. Doğu Roma devrinde (MS 408-450) inşâ edilen bu surların 27 kapısı vardır. Ancak bu kapıların bir kısmı çeşitli gerekçelerle yok edilmiş bir kısmı ise harap haldedir. İstanbul surlarının en stratejik olan bölümü Kara Surlarıdır. Marmara ile Haliç arasında uzanan bu surların uzunluğu yaklaşık olarak 7620 metredir. Surlar bu bölümde üçlü sistemden oluşur. Ana duvar, ön unsurlar/hisar-peçe ve hendek. En önde havuz şeklinde bir hendek, arkada dört metrelik ilk sur duvarı, bunun hemen arkasında yaklaşık on metrelik ikinci duvar, bunun da arkasında daha yüksek üçüncü sur duvarı ve bunun üzerinde de yirmişer metrelik burçlar bulunur.

Sur kapılarının önünde yer alan bilgilendirme tabelasına göre surların teknik bilgileri şöyledir: “Taş tuğla örgülü asıl sur 4,8 metre eninde, 11-14 metre yüksekliğindedir. 50-75 metre aralıklarla ortalama 4,5 metre çıkıntılı dörtgen çokgen 96 burçla desteklidir. Marmara kıyısındaki Mermer Kule’den sonra Yedikule Altın Kapı burcu 1. burçtur. Ön surların önündeki hendekler 17,5 metre genişlik, 14 metre derinlikte, arâzi kodlarına göre yüksek-alçak düzeylerde ve ara duvarlıdır. Bunların savunma sırasında su ile doldurulduğu tartışmalıdır. Kara Surlarının 9 kapısı, bir araba dingili genişliğinde, basık kemerli ve şehri batı-kuzey batı yönlere bağlayan ana yollara açılır. Her kapı, iki yandan birer burçla korunmaya alınmıştır. Yedikule’ye açılan birinci kapı törenlere özgü Yaldızlıkapı (Altın Kapı)’dır. 1600 yıllık Kara Surları târihte pek çok defa onarım görmüştür…”

Ayvansaray’dan Yedikule’ye kadar dokuz kapının yer aldığı Kara Surları boyunca yürüyeceğiz, bakalım bizi ne gibi güzellikler ve sürprizler bekliyor. Ayvansaray’ın girişinde bir kapı vardır. Ancak bu târihî dokuz kapıdan biri değildir. Sonradan oluşturulan bir kapıdır. Kapıdan içeri girince genişçe sayılabilecek bir avluya çıkarız. Burası surların içerisinde kalacak şekilde özel bir bölümdür. Hz. Peygamber Efendimiz’in (sav) sütkardeşi Hz. Ebu Şeybe El Hudri’nin (ra) Türbesi buradadır. Fatih Sultan Mehmed Han tarafından yaptırılmıştır. Türbenin bulunduğu Toklu Dede haziresinde önemli târihî şahsiyetlerin mezarı bulunmaktadır.

Otakçılar’a doğru yürüdüğümüzde, sağ tarafta Savaklar Mescidi (Hirami Ahmet Paşa Mescidi) ile karşılaşıyoruz. Burası Şeyh Cemalettin Uşşaki Tekkesi olarak da bilinir. Mescidin karşındaki mezarlıklar arasından geçerek Eğri Kapısı’na ulaşıyoruz. Kapının sol tarafında Sahabeden Hz. Hafir’in (ra) makam türbesi bulunur. Tevfik Bildik’in verdiği bilgilere göre: “Mahmud-ı Sânî tuğrası, meşhur Mehmed Haşim Efendi’nin, târih manzûmesi, Sahaflar Şeyhi Zâde vak’anüvis Es’ad Efendi’nin, tâlik kitâbe de Yesarizâde’nindir.” Kapıdan geçip, sur boyunca, sol tarafa doğru 50-60 metre yürüdüğümüzde Sahabeden Abdullah el-Hudri’nin (ra) makam türbesini görürüz.

Tekrar anayola dönüp Edirnekapı yönünde ilerliyoruz. Surların üzerinde bir kartal yuvası gibi konumlanan İvaz Efendi Câmii bizi kuşbakışı selâmlar. Halk Ekmek’in fabrikası da buradadır. Ceplerimize birkaç tâne üzümlü ekmek (altın kek) stokluyoruz. Birim fiyatı elli kuruştur. Zaman geçtikçe bunlara çok ihtiyâcımız olacak. Bu üzümlü ekmek projesini İBB’nin gelmiş geçmiş en büyük hizmeti olarak görüyorum. Az ötede, sağ tarafımızda, Emin Baba Tekkesi bulunur. Valide Sultan Tekkesi olarak da bilinir. Günümüzde Türkiye Gönüllü Teşekküller Vakfı’na tahsîs edilmiş durumda. Kapısı önünde hâlen varlığını sürdüren kıble/namazgâh taşı nâdir örneklerdendir. Buradan devâm ederek Edirnekapı’ya vâsıl oluyoruz. Edirne Kapısı, kitâbeli bir kapıdır. Süleyman Berk, Eyüp Sultan Sempozyumları çerçevesinde sunduğu “İstanbul’un Sur Kapı Kitâbeleri” isimli bildirisinde, kitâbeli kapılar hakkında şu bilgileri verir: “Üzerinde kitâbe bulunan kapı sayısı sâdece dörttür. Bunlar Cibali Kapısı, Ahır Kapısı, Yedikule Kapısı ve Edirne Kapısı’dır. Cibali Kapısı üzerinde sâdece Sultan Abdülmecid tuğrası bulunmaktadır. Yedikule Üçüncü Ahmed Burcu’nda ise celî sülüs “Mâşâallâhu teâla” ibâresi bulunmaktadır. Altınkapı üzerinde bulunduğu bildirilen Sultan II.Mahmud tuğrası ise bugün yerinde bulunmamaktadır…” (c.VII. s.302., İst, 2009) Edirne Kapısı içerisinde bulunan avluda yekpâre mermerden oyulmuş su tekneleri bulunur. Vaktiyle buranın kolluk kuvvetleri tarafından kullanıldığı sanılmaktadır. İç kapı üzerinde dört adet yeniçeri bölüğü sembolü bulunur. 11. Bölük sembolünün alt kısmında okuduğumuz kadarıyla şu ifâde yer alıyor: “Gâziyânın nurlu yolu Dergâh-ı Âlî / Yâdigâr-ı Tarîkat-ı Hacı Bektâş-ı Velî”

Edirne Kapısı tam karşısında bir Mimar Sinan hârikası olan Mihrimah Sultan Külliyesi bulunur. Edirne Kapısı’ndan çıkıp Topkapı Kaleboyu Caddesi üzerinde yürüyoruz. Yaklaşık yüz metre ileride, sağ tarafta, surların dibinde bir çeşme bulunur. Ahmed Galip Paşa hayrâtı olan çeşmenin kitâbesi şöyle: “Sâye-i Hazret-i Abdülhamîd Hân-ı sânîde Su Nâzırı el-hâc Ahmed Galib Paşa’nın fukarâ-yı ahâlînin ihtiyâcına mahsûs olmak ve sakalara aslâ müsâade olunmamak üzere fî sebîlillâh inşâ (…) olunan hayrâtıdır…” Çeşmenin az ötesinde Sulukule Kapısı ile karşılaşıyoruz. Kapının üzerinde Latin harfleriyle yazılmış iki sıra yazı bulunur. Tam ortasına gelecek şekilde de bir haç sembolü vardır. Bizans döneminden kalma, Latin harflerle yazılmış yazılara, Mevlânâ Kapısı başta olmak üzere sur boyunca duvarların üzerinde de rastlıyoruz. Bu kitâbelerin okunup ayrıca incelenmesi gerekir. Buradan Topkapı yönüne doğru yürüdüğünüzde kitâbesindeki ifâdelere göre fetih şehitlerine dâir olduğu belirtilen küçük bir hazire ile karşılaşıyoruz.

Vatan Caddesi’ni geçip Topkapı’ya doğru yürürken daha Topkapı’ya varmadan birbirine yakın mesâfede iki kiliseye rastlıyoruz. Bu kiliselerin arka tarafında Kânûnî Sultan Süleyman Han dönemi sadrâzamlarından Gâzi Kara Ahmet Paşa Külliyesi bulunur. 1558 târihli ve Mimar Sinan eseridir. İstanbul halkı tarafından pek bilinmez lâkin bünyesinde önemli ayrıntılar barındıran müstesnâ bir mekândır. Burada olduğu gibi Edirne Kapısı ve Belgrad Kapısı’nda da surların hemen yakınında kiliseler bulunur. Ecdâdımız bu kiliselerin etrâfında, yakınında bunlardan çok daha görkemli câmiler yapmış. Acaba bu bir stratejinin gereği midir? Bunu düşünmeden edemiyoruz.

Topkapı’dan Mevlânâ Kapısı’na doğru yürüyoruz. Sur dışındayız. Sağ tarafımızda, Zeytinburnu’na kadar uzanan, Merkez Efendi, Tahir Efendi ve Kozlu mezarlıkları bulunur. Mevlânâ Kapısı, ismini hemen karşısında yer alan Yenikapı Mevlevîhânesi’nden alır. Kapı üzerinde Bizans döneminden kalma Latin harflerle yazılmış kitâbeler vardır. Kapılar içerisinde bu döneme âit yazıların yoğun olarak yer aldığı kapı bu kapıdır. Surlardan içeri girince sağ tarafta bir çeşme bulunur. Az ötede Şeyhü’l Kurra Hacı Evliya Mehmed Efendi Câmii yer alır. Avlusunda mahzun mahzun duran bir de sadaka taşı vardır. Topkapı’dan Yedikule’ye uzanan surların en perîşan vaziyette olan bölümü, Mevlânâ Kapısı ile Silivri Kapısı arasında yer alan iç kısımdır. Tekrar sur dışına çıkıp Silivri Kapısı yönünde ilerliyoruz.

Silivrikapı’nın önüne vardığımızda solda Seyyid Mehmed Haydar Dede’nin kabri ile karşılaşıyoruz. Bu kabrin hemen karşısında, kapının sağ tarafında ise Ebu’l-Feth Sultan Mehmed Han Gazi Hazretleri’nin Alemdarlarından merhum Muslihiddin Dede’nin kabri vardır. Seyyid Mehmed Haydar Dede’nin kabri üzerinde bulunan kitâbede şu ifâdeler yer alıyor: “Murâd-ı Rabi gününde, Bağdat feth olunduğu saatte, Silivrikapı, sur üstünde sâkin iken, kendisini aşağı bırakub, “Bağdat Feth oldu” deyu haberi kerâmeti zuhûr eden, merhum Seyyid Mehmed Haydar Dede rûhuna Fâtiha. Sene:1035/1626” Kapıdan avluya girdiğimizde sağ tarafta asılı vaziyette duran gürz dikkatimizi çekiyor. Yeniçerilerin alâmeti olarak da bilinen bu gürz İstanbul’un fethinde büyük kahramanlıklar gösteren Rizeli İdris Pehlivan tarafından kullanılmış ve “fethin sembolü” olarak buraya asılmış. 566 yıldır İstanbul halkını selâmlayarak fethin heyecânını günümüzde de yaşatıyor. Bu gürzün hemen altında kitâbesi vardır. Kapıdan dışarı çıktığımızda sağ tarafta, sur duvarı üzerinde, 40×50 ebadında bir kitâbe daha bulunur. Latin harfleriyle yazılan kitâbenin içeriğiyle ilgili bilgi edinemedik. Silivrikapı’dan içeri girince hemen karşımızda 1551 târihli Hadım İbrahim Paşa Câmii bizi karşılar. Mimar Sinan eseridir.

Silivri Kapısı’ndan çıkıp Yedikule istikâmetine doğru yürüyoruz. Sol tarafımızda, sur boyunca ekili alanlar vardır. Vaktiyle su hendeği olarak kullanılan bu bölümlerde, mevsimine göre maydanoz, soğan, lahana, domates, biber, salatalık ve patlıcan gibi sebzeler yetiştiriliyor. Mevlânâ Kapısı’ndan Yedikule’ye kadar görüntü hemen hemen aynıdır. Büyükşehir Belediyesi bir ara buradaki ekili alanların faaliyetine son vermek istemişti. Ancak sivil toplum kuruluşlarının duyarlılık göstermesi netîcesinde bu girişiminden vazgeçti. İyi ki de vazgeçti. İsâbetli bir karar oldu. Zîrâ bu ekili alanlar şehrin yeşil alanına, oksijenine, ekolojisine önemli bir katkıdır. Diğer taraftan bu tarım alanları vesîlesiyle bahse konu güzergâh boyunca surların etrâfı kısmen de olsa korunmuş oluyor. Şâyet ekili arâziler olmasa buralar her türlü olumsuzluğun kol gezdiği çöküntü alanları olacaktır.

Belgrad Kapısı’ndan içeriye giriyoruz. Herhangi bir kitâbeye rastlamadık. Burası, Mevlânâ Kapısı ve Silivri Kapısı gibi hareketli bir bölge değil. Kapının az ötesinde küçük ölçekli bir kilise bulunur. Buradan Yedikule Kapısı’na, sur dışından değil de iç kısımdan, surları tâkip ederek gidiyoruz. Yedikule Kapısı’na kadar sol tarafımızda, surlara yakın mesâfede yapılaşma bulunmuyor. Faaliyette olan son kapıdayız. Burası Yedikule Kapısı’dır. Kitâbesi vardır. Az ötede 1613 târihli Kürkçübaşı Hacı Hüseyin Ağa Câmii ile karşılaşıyoruz. Câmi önünde 1927 târihli bir çeşme bulunur. Gözyaşı tükenen çeşmenin kitâbesi dikkatimizi çekiyor. Şöyle yazıyor kitâbesinde: “İş bu çeşme-i dilârâ’yı inşâ eyledi Râ’nâ / İç suyu bâni-i sâhibesine eyle duâ”. Hacı Evhad, Bala Süleyman Ağa, Emir Buhari ve Küçük Efendi tekkeleri de bu civarda bulunuyor. Câminin karşısında bir çay ocağında nefesleniyoruz. Yedikule Zindanları tam karşımızdadır. Çayımızı yudumlarken bir yandan da târih muhasebesi yapıyoruz. Kapıların civârında yer alan bu kahvehâneler târih boyunca şehre giriş çıkış yapanların dinlendiği, nefes aldığı yapılar olarak toplum hayâtında önemli bir yere sâhip olmuştur.

Yedikule Zindanları ziyârete kapalı olduğundan içeri giremiyoruz. Etrâfını dolanıp mezarlıkların arasından geçerek Yaldızlıkapı (Altın Kapı) önüne vâsıl oluyoruz. Kapı ile aramızda mâlûm hendek bulunuyor. Yedikule Kapısı’ndan bu kapıya uzanan yol demir parmaklıklarla kapatılmış durumda. Uzaktan fotoğrafını çekip tekrar ana yola dönüyoruz.

Topkapı karşısında bulunan Takyeci İbrahim Efendi Külliyesi; Mevlânâ Kapısı az ötesinde yer alan Merkez Efendi Tekke Külliyesi ve Yenikapı Mevlevîhânesi; Eryek Baba (Kazlıçeşme Bektâşi Dergâhı) sur dışında, yakın çevredeki önemli dînî-tasavvufî mekânlardır. Târih boyunca önemli fonksiyonlar üstlenen kapılar, Osmanlı döneminde de bu özelliğini korumuştur. Hayır sâhipleri kapıların yanında, civârında külliye, câmi, tekke, namazgâh ve çeşme gibi eserler inşâ etmeye özellikle gayret etmiştir. Sahabe makam kabirleri ve fetih şehitleri adına oluşturulan ziyâretgâhlar da bu cümleden sayılabilir. Bu yapılanma geçiş yolu üzerindeki güzergâhın mânevî açıdan canlı ve dinamik kalmasını sağlamıştır. Bizans, şehri üçlü sistemden oluşan Kara Surları ile tahkîm edip koruma yoluna gitmişti. Osmanlı ise fizikî korumanın yanında şehri metafizik olarak da korumaya aldı. Bir nevi mânevî zırh ile koruma kalkanı oluşturuldu. Zîrâ ideal bir toplum/devlet sistemi maddî ve mânevî iki kanadı olan bir kuşa benzer. Kanatlardan biri işlevsiz hâle geldiğinde hayatta kalma umûdu azalır. Sonunda da yok olup gider. Şimdi İstanbul’u koruma altında tutan duvarlarda hem fizikî hem de metafizik olarak kimi hasarlar oluştu. Bize düşen bu hisarları yeniden inşâ/ihyâ ederek şehri geleceğe taşımak olmalıdır!..

Mayıs 2019, sayfa no: 24-25-26-27-28

Ayrıca kontrol et

Gâlibiyet Îmandadır

Gâlibiyet Îmandadır Alemdar Altı Gün Savaşı, diğer adlarıyla 1967 Arap-İsrail Savaşı, Üçüncü Arap-İsrail Savaşı, Altı …