Hicreti Anlamak

Hicreti Anlamak
Hulusi Boz

“Rabbim! Çünkü o putlar insanlardan birçoğunu saptırdılar. Artık kim bana uyarsa, o bendendir. Kim de bana karşı gelirse, şüphesiz Sen çok bağışlayan, çok merhamet edensin.”

“Rabbimiz! Ben çocuklarımdan bâzısını, senin kutsal evinin (Kâbe’nin) yanında ekin bitmez bir vâdiye yerleştirdim. Rabbimiz! Namazı dosdoğru kılmaları için (böyle yaptım). Sen de insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara meylettir, onları ürünlerden rızıklandır, umulur ki şükrederler.” ¹

Hz. İbrâhîm’in (as) ev halkından bir kısmını Allâh’ın (cc) mukaddes beytinin yanına bırakmasındaki hikmete baktığımızda bu; iblisvâri düşünen zâlimlerin düşündüğünün aksine zâlimlik değil, bilakis ilâhî bir emirle yapılmış kutsal bir yolculuktur. Aynı zamanda yaşanmış bir hicrettir. Bütün dengelerin altüst olduğu (âyetin ifâdesi ile) putlara tapmakla insanların saptırıldığı bir toplumdan, Allâh’ın mukaddes kıldığı beyti haremine yapılmış bir yolculuktur. Bu yolculuk Allâh’a teslîmiyetin ve kulluğun yolunu gösteren hidâyet yoludur. Bu yolculuk çorak vâdiyi dahi hayatla buluşturacak rahmet pınarının fışkırdığı hicretin adıdır. Yine bu yolculuk, baktığımızda insanların gönüllerini Hz. İbrâhîm’in zürriyetine meylettirip gönüller kazanmanın da yoludur. Bu yolculuk Rabb’inin büyüklüğü karşısında kulun acziyetinin farkında olmasıdır. Ve aynı şekilde Rabb’in muhâciri beytinin de mücâviri olmasından dolayı şükrünü arttırmasına sebep olacak hicretin ta kendisidir. Kısaca kullukta kemâl noktasının yaşandığı andır. Ashab-ı Kehf’e baktığımızda da bu hâlin yaşandığını görmekteyiz. Hele kralın karşısında kıyâm edip hakkı haykıran bu yiğitlerin sadâsını şu an bile duyar gibiyiz.

Üzülerek ifâde etmeliyim ki; insanlığın hakîkat karşısında kulakları sağır, gözleri kör ve kalpleri katı bir haldedir. Yüce Kitâbımız ilâhî sadâya sağır kalanları ve bu nûru farketmeyip hayvandan daha aşağı, (Esfel-i sâfilîn) konumuna düşenleri şöyle anlatmaktadır: “Onlar, Allâh’ın lânetleyip sağır yaptığı ve gözlerini kör ettiği kimselerdir.”² “Andolsun Biz, cinlerden ve insanlardan birçoğunu cehennem için yarattık. Onların kalpleri vardır ama onunla (hakîkati) anlamazlar; gözleri var fakat onunla (hakîkati) görmezler; kulakları var fakat onunla (hakîkati) işitmezler. Onlar hayvanlar gibidir. Hattâ hayvandan da daha aşağıdır. İşte bunlar gâfillerin ta kendileridir.”³ İlâhî nûra bigâne kalanların ne hâle düştüklerini âyetler bize göstermektedir.

Peygamber Efendimiz’in (sav) doğup büyüdüğü mukaddes beldenin putlarla anılması da bunun bir göstergesidir. Netîcede insânî değerlerin ayaklar altına alındığı, haksızlığın, zulmün kol gezdiği böyle bir mekânda yaşamanın değil hicretin bir zarûret olduğu görülmektedir.

Dolayısıyla Hz. İbrâhîm (as) hicretini Allâh’ın mukaddes beytine doğru yaparken, Peygamber Efendimiz de mü’min gönüllere doğru yapmıştır. Bundan da anlaşılıyor ki hicret bunalan ruhlar için bir rahmet kapısıdır. Nitekim Peygamber Efendimiz’in Taif dönüşü çâresizliğini Rabb’ine arz etmesi bunu göstermektedir: “Allâh’ım kuvvetsizlik ve çâresizliğimi, halk arasında küçük düşürülmüş olmamı ancak Sana arz ve şikâyet ediyorum. Ey merhametlilerin en merhametlisi beni kimlerin eline bırakıyorsun…” Yüce Rabb’imiz de Peygamberini müşriklerin ellerine değil, mü’minlerin engin ve zengin gönüllerine bırakmıştır. Bu hal netîcesinde mü’minleri Peygamberine yönlendirerek Peygamberinin hicretini Peygamber’e yönelen mü’minlerin gönül dünyâsına yaptırmıştır. Bu hicret kıyâmete kadar da devâm edecektir. Mevlânâ’nın da dediği gibi “Gönül kendine benzeyen gönüle akar.” O gönüller ki Peygamberini tesellî etmekte ve Peygamberi ile tesellî bulmakta sonsuz nûra kavuşmuştur. Âhir zamânın yaşandığı bu dönemde insanlık yeniden değer kaybına uğramıştır. Bu dönemi fitne ve kargaşanın hâkim olacağı âhir zaman olarak Peygamber Efendimiz haber vermektedir. “Fitne (herc) zamânında Allâh’a ibâdet etmek bana hicret etmektir.”⁴ Peygamber Efendimiz bu hadîsi ile hicretin gönülden gönüle doğru yapılacağını belirtmektedir. Bu da Allah dostlarının gönüllerine doğru yapılan bir hicrettir. “Allâh’ın benimle gönderdiği hidâyet ve ilim yere isâbet eden yağmura benzer. Bir yer var ki münbittir suyu emer o suyla çayırlar ve otlar biter. Bir yer var ki câmiddir suyu tutar ondan insanlar ve hayvanlar istifâde eder. Bir yer de vardır ki çorak ve verimsizdir, ne suyu tutar ne de bitki verecek suyu emer…”⁵ Bu hadîsin son bölümü ile Peygamber Efendimiz (sav) âhir zaman insanına işâret etmektedir. Âhir zaman insanı kör ve sağırdır. Gönülleri çoraklaşmış ve kalpleri katılaşmıştır. Kurtuluş reçetesine baktığımızda o, gönül dostuna yapılacak hicrettir. Peygamber Efendimiz’in işâret ettiği de budur; İlâhî rahmet menbaı olan Allah dostlarının gönül dünyâsına yapılacak hicretle, bu gönüllerin bir rahmet esintisi ile hayat bulacağıdır. Rahmetten ve merhametten yoksun katı kalplere sâhip âhir zaman insanına Peygamber varislerinin (Allah dostlarının) gönüllerine gidecek yolu göstermek ehline bir görevdir. Tasavvufun bir anlamı da budur. Tasavvuf; şerîatın gösterdiği yolda Allah dostunun elinden tutarak yol alınmasıdır.

Sonuç olarak insanların kimi zaman Hz. İbrâhîm (as) gibi Allâh’ın (cc) beytine hicret ederek hayat bulduklarını, kimi zaman Peygamber Efendimiz (sav) gibi mü’minlerin gönül dünyâsına hicret ederek hayat bulduklarını, kimi zaman da Allah dostlarının gönül dünyâsında yer alarak hicreti gerçekleştirip hayat bulduklarını görmekteyiz. Rabbim bizleri sevdiklerine mücâvir ve kendi yolunda da muhâcir eylesin.

Dipnotlar
1 İbrâhîm, 36-37.
2 Muhammed, 23.
3 A’raf, 79.
4 Tirmizî Fiten 31
5 Müslim Fezail 15

Şubat 2020, sayfa no: 56-57-58

Ayrıca kontrol et

Kanâat

Kanâat Alemdar Kanâat, az ile yetinmektir. Ama biz sonsuzluğa tâlibiz. Bitmeyen tükenmeyen nîmet istiyoruz Rabbimizden. …