Anasayfa / Bu Ay / Cennete Ulaştıracak İbâdet

Cennete Ulaştıracak İbâdet

Cennete Ulaştıracak İbâdet
Doç. Dr. Halil İbrahim Kutlay

“Allâh’ım!.. Bizi Cennetine ulaştıracak tâatinden, bize bir hisse ayır…”1

Mü’min Kulun En Büyük Arzusu: Cennet

Efendimiz’in (sav) değerli ashâbıyla yaptığı güzîde toplantılarından sonra sık sık okuduğu on cümlelik derin anlamlı meşhur duâsının ilk cümlesini önceki makâlede ele almıştık. (“Allâh’ım!.. Bizimle günahlar arasında engel olacak tarzda Allah korkusundan bize bir hisse ayır.”) Bu duânın –yukarıya aldığımız– ikinci cümlesi, bizi Cennete ulaştıracak, ona girmeye vesîle olacak tâat ve ibâdet dileğini ifâde etmektedir.

Mü’min kulun en büyük arzusu, Cennete kavuşmaktır. Kulu Cennete kavuşturacak ibâdet ve tâat ise; Allah katında makbûl olan, Allâh’ın rızâsını kazanmaya vesîle olan ibâdet ve tâattir.

Burada şu noktaya da işâret etmekte yarar vardır. Kul, Cennete ameli karşılığında değil; Allâh’ın rahmetiyle girer. Kulun ameli, Cenâb-ı Hakk’ın sayısız nîmetlerinden en basit bir nîmeti bile karşılayamaz. Kulun işlediği amel, Cennete girmesi için sâdece bir vesîleden ibârettir. Mü’min kul, ameliyle Allâh’ın rızâsını kazanmaya gayret edecek, Cenâb-ı Hakk da rahmetinin gereği olarak kulunu Cennet ve Cemâlullah ile mükâfatlandıracaktır.

“Ve min tâatike..” ifâdesi, duânın ilk cümlesindeki “Allahümm’aksim lenâ” (Allahım!.. Bize bir hisse ayır) cümlesine atıf olup, bizi Cennete ulaştıracak makbûl ibâdeti işleme husûsunda bize güç vermesi için, ya da bizi böyle bir ameli işlemeye muvaffak kılması için Cenâb-ı Hakk’a ilticâ etmemiz gerektiğine işâret etmektedir.

Hadîsimizde “amel, ibâdet ve duâ” kelimeleri yerine tâat kelimesinin kullanılmasının amacı, mü’mini Cennete ulaştıracak husûsun sâdece namaz, oruç gibi ibâdetler olmadığına, Allah rızâsı için yapılan ve Allâh’a itâat anlamı taşıyan her çeşit hayırlı davranışın da Cennete giden yolu açacağına işâret etmek olmalıdır. Hadiste geçen “Senin için yapılan tâat” ve “Senin Cennetin” ifâdelerinde tâatin ve Cennetin Cenâb-ı Hakk’a nisbet edilmesi, tâatin ve Cennetin değerini göstermektedir.

“Allâhım!.. Bizimle günahlar arasına engel olacak tarzda Allah korkusundan… ve bizi Cennetine ulaştıracak tâatinden, bize de bir hisse ayır…” duâsıyla Rabbimizden, ilk olarak takvâyı, haşyetullâhı -Allah korkusunu, O’nun azameti karşısında ürperme duygusunu, bizi Kendisinin hassas ve titiz bir kulu kılmasını- niyâz ettikten sonra; ikinci olarak da bizi Cennetine eriştirecek ve huzûrunda reddedilmeyecek makbûl ibâdetler ihsân etmesini niyâz ediyoruz.

Efendimiz (sav), bu duâsından önce takvâ niyâzında bulunmuş, ardından makbûl ibâdete nâil olma dileğini arz etmiştir.

İbâdetlerin Kabûlünde Takvâ Sâhibi Olmanın Rolü

İbâdetin makbûl olması ile takvâ arasındaki ilişki gâyet açıktır. “Allah, ancak takvâ sâhiplerinin ibâdetini kabûl eder.”2 âyeti bu noktayı açık bir şekilde belirtmektedir. Bu âyet, her ibâdetin kabûl edilmeyeceğine, ibâdetin ancak özel bir şekilde olduğu takdirde kabûl edileceğine dikkat çekmektedir.3

Yapılan ibâdetin makbûl olması çok önemlidir. Allah tarafından yüzümüze çarpılacak, reddedilecek ibâdeti işlemenin hiçbir anlamı yoktur. Bunun için yapılan her ibâdette, Cenâb-ı Hakk’ın bu ibâdeti kabûl etmesi niyâz edilir.

Mü’min, ibâdet ve tâatinin Allah (cc) tarafından kabûl edilip edilmeyeceği konusunda korku ile ümit arasında olmalıdır. Yaptığı ameli Cenâb-ı Hakk’ın kabûl edeceği ümîdini taşımalı; aynı zamanda amelinin kabûl edilmeme korkusu ve endişesini taşıyarak amelini lekeleyecek, gölgeleyecek ve bulandıracak söz ve davranışlardan sakınmalıdır.

Kur’ân-ı Kerîm, Hz. İbrâhîm (as) ile Hz. İsmâîl’in (as) Kâbe’yi inşâ ettiklerinde: “Allâhım!.. Bizden kabûl eyle.” (Allâhümme tekabbel minnâ) diyerek duâ ettiklerini bildirmektedir.

Peygamberimiz’in (sav); “Ey Rabbim!.. Tevbemi kabûl eyle”4, “Ey Rabbim!.. Duâmı kabûl eyle”5diye duâ ettiği, kurban keserken “Allâhım!.. Muhammed’den ve Muhammed âilesinden kabûl eyle.”6şeklinde duâ ettiği nakledilmektedir.

Özellikle hac veya umre için ihrâma girerken; “Allâhım!.. Bunu kolay eyle ve kabûl eyle” diye duâ edilmektedir. Mü’minlerin namaz ve benzeri ibâdetler sonrasında birbirleri için yaptıkları güzel duâlardan biri “Tekabbelallah (Allah kabûl etsin)” duâsıdır.

Bütün bunlar ibâdet ve tâatlerin makbûl olmasının ne derece önemli olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Duâlarımızın, tevbelerimizin, ibâdet ve tâatlerimizin Allah nezdinde kabûlü için hadîs-i şeriflerde çeşitli kriterler belirtilmiştir. Bu makâlemizde bunların en önemli olanlarını belirtmekle yetineceğiz.

İbâdetlerin Kabûlünde İhlâsın Rolü

Bir ibâdetin makbûl olabilmesi için; şartlarına ve usûlüne uygun olarak edâ edilmesi yanında ihlâsla -yâni Allah (cc) rızâsı için- yapılması gerekir. Gösteriş ve desinler duygusundan, şan ve şöhretten uzak, sâdece Allah emrettiği için, yalnız O’nun rızâsını kazanmak için yapılan ibâdet ve tâatler ilâhî kabûle nâil olacaktır. Efendimiz (sav) şöyle buyurmaktadır: “Allah, amellerden ancak ihlâsla yapılanı kabûl eder.”7

Kendisini Cennete eriştirecek tâatte bulunma arzusunu taşıyan mü’min kul, ihlâs erbâbı sahabe-i kirâmın hayâtını kendisine rehber alacak, ihlâslı mü’minlerle berâber olacak, ihlâsı zedeleyen aç gözlülük, nefsî arzulara aşırı düşkünlük, insanların tenkid ve övgüsüne gereğinden fazla değer verme gibi ahlâkî zaaflardan kendisini korumaya çalışacak, oto-kontrol sistemiyle sürekli kendisini kontrol edecek, ihlâs termometresinin düşmemesi için devamlı nefs muhasebesi yapacaktır. Bunun yanında Cenâb-ı Hakk’ın yardımını niyâz edecektir.

İbâdetlerin Kabûlünde Sünnete Riâyet

İbâdetimizin makbûl olması için öncelikle yapılan ibâdetin sahih olması yâni şartlarına ve usûlüne uygun olarak edâ edilmesi; ibâdetteki farz, vâcip, sünnet ve edeplere riâyet edilmesi gerekir. Hadîs-i şeriflerdeki şartlarına uygun olmadan kılınan namazın kulun yüzüne çarpılacağı bildirilmektedir. Yalanı terk etmeyen oruçlunun yeme-içmeyi terk etmesine Allâh’ın ihtiyâcı olmadığı ifâde edilmektedir. İslâm âlimleri tarafından ilmî metotlarla Kur’ân ve Sünnet’ten süzülerek tesbît edilen fıkhî hükümler, bütün ibâdet ve tâatlerde aynen uygulanmalıdır.

Mü’min, yaptığı ibâdet ve tâati Kur’ân’ın emrine ve Rasûlullâh’ın (sav) sünnetine uygun olarak edâ etmelidir. Sünnet’e aykırı bid’atlerle dolu bir ibâdet reddedilmeye mahkûmdur. Zîrâ “Kim, dînimizde olmayan bir şey –bid’at– îcâd ederse, o reddedilir.”8 buyurulmuştur.

İbâdetlerin Kabûlünde Helâl Lokmanın Rolü

Duâ, ibâdet ve tâatlerin Allah tarafından kabûl edilmesi için belirtilen şartlardan biri, lokmanın helâl olmasıdır. Haram yiyen bir kimsenin duâ ve ibâdeti, Allah Teâlâ tarafından kabûl edilmez. Dolayısıyla böyle bir kimsenin ibâdeti kendisini Cennet’e ulaştıracak bir ibâdet olmaz.

Bu konuyla ilgili olarak Râsûlullah (sav) şöyle buyurmaktadır: “Kul, saçı-sakalı karmakarışık halde toz-toprak içerisinde, (ilim, cihad, hac yolculuğu gibi) uzun yolculuklar yapar. Bu yolculuk esnâsında; Yâ Rabbi!.. Yâ Rabbi!.. diyerek duâ eder. Halbuki yiyeceği haramdır… Giyeceği haramdır… Vücûdu haramla beslenmiştir. Böyle birinin duâsı nasıl kabûl edilir?!.”9

Sadaka verirken mutlakâ helâl mal tercîh edilmelidir. Zîrâ sadakada gâye, Allah rızâsıdır. Allah için verilen mal, temiz ve helâl olmalıdır. Vakıf Medeniyeti’ni kuran İslâm, mü’minlerin İslâm Toplumu için en temiz ve en helâl maldan ilim, kültür, hayır ve iyilik müesseseleri kurmalarını emrediyordu. Zîrâ “Kul sadakayı helâl maldan verdiği takdirde Allah bunu kabûl edecektir.”10

Abdullah b. Abbas (ra) anlatıyor: Rasûlullâh’ın (sav) yanında; “Ey insanlar!.. Yeryüzünde olan temiz ve helâl olan nîmetlerden yiyin.” (Bakara, 168.) âyet okundu. Sa’d b. Ebî Vakkas (ra) ayağa kalktı. Efendimiz’e (sav) hitâben:

  • Yâ Rasûlallah! Beni duâsı kabûl olan kimse kılması için Allâh’a (cc) duâ et, dedi. Bunun üzerine Peygamberimiz (sav) şöyle buyurdu:
  • Yâ Sa’d! Yiyeceğini helâl kıl ki, duâsı makbûl kişi olasın. Muhammed’in nefsi elinde olan Allâh’a yemîn ederim ki; kul haram lokmayı karnına atarsa, Allah onun kırk gün hiçbir amelini kabûl etmez. Hangi kulun eti haramla beslenmişse, Cehennem ateşi ona daha yakındır.”11

Yeryüzünde akan Müslüman kanının durması, akan gözyaşlarının dinmesi, zulüm ve haksızlıkların sonra ermesi için duâ ediliyor da, duâlarımız kabûl edilmiyorsa; bunda lokmalarımızın helâl olmamasının rolü olmalıdır. Neslimizin ve gençliğimizin bereketli bir nesil olması ve arzu ettiğimiz mânevî seviyeye gelmesi helâl lokma yemeye ve yedirmeye bağlıdır. Fâizle, rüşvetle, kumarla ve haksız kazançla beslenen vücut; hakka karşı duyarsız olacak, kulluğa ve ibâdete yönelmek istemeyecektir.

Târihteki izzet ve şerefe ermek, sevgi ve rahmet toplumunu yeniden inşâ etmek, yepyeni bir huzur ortamı kurabilmek için önce lokmalar tertemiz olmalıdır. “Helâl para ile zengin olmak mümkün değil” diyerek haram kazanç normal görülmemeli; piyasada değişik isimlerle yaygın olan kumarı ve fâizi neredeyse helâl sayan, Kur’ân ve Sünnet’e aykırı olan tâvizkâr fetvâlara aldanmamalıdır.

Bizi Cennet’e eriştirecek tâat ve ibâdetler, helâl lokma ile yapılan tâat ve ibâdetlerdir. İbâdette gözü yaşlı olanların, zulmederek başkalarının gözyaşını akıtması ne derece doğru olabilir? Cennet’e tâlip olanların, başkalarına âit haram malı yiyerek hem kendilerinin hem de başkalarının dünyâlarını Cehenneme çevirmeleri nasıl doğru olabilir?

İbâdetlerin Kabûlünde Hakkı Tavsiyenin Rolü

Duâ, ibâdet ve tâatlerimizin kabûl edilmesi için gerekli olan hususlardan biri emr bi’l-ma’ruf ve nehy ani’l-münker (iyiliği emretme ve kötülüklere engel olma) vazîfesinin yerine getirilmesidir. Bu görevin ihmâl edilmesi, duâların kabûl edilmesine engel olmaktadır.

Hem birey hem de toplum planında mânevî olgunluğu emreden İslâm Nizâmı’nda; mü’min kulun mânevî olgunluğa erişmesi için gerekli olan duâ, ibâdet ve tâatlerle toplumun mânevî olgunluğa erişmesi için gerekli olan tebliğ, dâvet ve irşad görevi birbirlerini tamamlamaktadır.

Kendisi için Cennet’i arzu eden mü’minin başkaları için bunu istememesi doğru değildir. Hakkın temsilcisi, rahmet elçisi olan mü’min, bu rahmet mesajını çevresine dalga dalga yaymalıdır. İyiliği emretmeli, hakkı tavsiye etmeli, gerçekleri korkusuzca haykırmalıdır. Haksızlıklara, kötülüklere, çirkinliklere ve hayâsızlara eliyle, diliyle engel olmalı; onları en azından gönülden reddetmelidir.

Mü’min gönlünü mânevî kirlerden temizlediği gibi, toplumu da kirlerden temizlemelidir. Tertemiz bir hayat yaşamalıdır kendisi de, içinde yaşadığı toplum da. Cennet hayâtı gibi bir hayat yaşamalıdır bu dünyâda, ebedî âlemde Cennet’e kavuşabilmek için…

“Nefsimi elinde tutan Allâh’a yemîn ederim ki; ya iyiliği emreder kötülüklere engel olursunuz, ya da Allah pek yakında sizin üzerinize bir cezâ gönderir. Sonra duâ edersiniz de, duâlarınız kabûl edilmez.”12

Bizi Cennete eriştirecek ibâdet; yukarıdaki şartları taşıyan, takvâ ve ihlâsla yapılan, sünnete uygun olarak edâ edilen, bid’atlerden uzak olan, helâl lokma ile yapılan ve Hakkı tavsiye gözardı edilmeksizin yapılan ibâdettir.

Böyle makbûl ibâdet ve tâatlerde bulunmak için gayret edenlere ne mutlu!..

“Bizi Cennetine ulaştıracak tâatinden, bize de bir hisse ayır Allâhım!..”

Dipnotlar:
1 Tirmizî, Deavât 80, 5/528 Hadis No: 3502; Hadîsimiz, Hâkim ve Zehebî’ye göre Buhârî’nin şartlarına uygun sahih hadistir. Hadîsin kaynakları ve derecesi hakkında bilgi için “Önce Allah korkusu” başlıklı makâleye bakılabilir. (Yenidünya, sayı 73, Kasım 1999)
2 Mâide, 17.
3 Ragıb, Müfredat: V-Y mad. s.392
4 Ebu Davud: Vitr 25
5 Ahmed b. Hanbel, Müsned: 1/227
6 Müslim: Edâhî 19; Ebu Davud: Edâhî 4; Ahmed b. Hanbel, Müsned: 6/78.
7 Neseî: Cihad 24; Ahmed b. Hanbel, Müsned 4/126.
8 Buhârî: Sulh 5; Müslim: Azkıye 17; İbn Mâce: Mukaddime 2; Ahmed b. Hanbel, Müsned 6/270
9 Müslim: Zekât 64; Tirmizî: Tefsîr 3; Darimî: Rikak 9; Ahmed b. Hanbel, Müsned: 2/328.
10 Ahmed b. Hanbel, Müsned: 2/268
11 Taberânî, el-Mu’cemu’s-Sağîr; Heysemî: Mecmau’z-Zevâid: 10/291. Heysemî, bu hadis hakkında: “Senedinde tanımadığım râvîler bulunmaktadır” derken; İbn Receb el-Hanbelî ise Camiu’l-Ulûm ve’l-Hıkem (s.89)’de: “İsnâdında nazar (tartışmaya değer noktalar) vardır” demiştir.
12 Tirmizî: Fiten 9; İbn Mâce: Fiten 20; Ahmed b. Hanbel, Müsned: 6/59.

Kasım 2019, sayfa no:10-11-12-13-14

Ayrıca kontrol et

Gerçek Hayat

Gerçek Hayat Alemdar Sonbahar, yaprakların sararıp döküldüğü, bağ ve bahçenin bozulduğu, ticârî olarak işlerin yoğun …