Anasayfa / Genel / Cem’ ve Tefrika Boyutunda Yaşanan Vuslat Hâli

Cem’ ve Tefrika Boyutunda Yaşanan Vuslat Hâli

Cem’ ve Tefrika Boyutunda Yaşanan Vuslat Hâli
Prof. Dr. Kadir Özköse

Tasavvuf terbiyesi zorlu bir eğitimdir. Uzun soluklu ve meşakkatli bir çabanın ürünüdür. Kesintisiz ve birbirini besleyen kimlik ve kişilik inşâıdır. O sebeple Seyyid Hüseyin Mankpûrî’ye yazdığı bir mektubunda İmâm-ı Rabbânî tasavvufî eğitimin başında ve ortasında gerçekleşen zorluk ve sıkıntıların, sonuna gelindiğinde kaybolacağını, tasavvufî tecrübenin artık suhûletle gerçekleştirilebilecek bir kıvâma ereceğini belirtmektedir. Tasavvufî eğitimin kazanımını İmâm-ı Rabbânî cem’ hâli olarak nitelemektedir. Cem’ hâlini yaşayan kul Allah ile vuslat tadına ermiş olur. Lügatte toplama, toplanma, toparlanma, bir araya gelme, dikkat ve irâdeyi bir noktaya teksîf etme anlamlarına gelen cem’ hâli, tasavvuf ıstılâhı açısından, insanın kendisini ve halkın varlığını kabûl etmekle berâber bunların mevcûdiyetlerinin Allah ile kâim olduğunu idrâk etmesidir. “Hakk’ı halksız görmesidir.” (Ateş, 1992:465; Özköse, 2014:80). Dolayısıyla cem’ hâli, herşeyi Allah’tan bilerek yaratılmışları yok, Hâlik’ı var görme hâlidir. Yaratılmışları Hakk’ın tecellîleri olarak görmek, yaratılmışlarda tecellî kılan Hakk’ın varlığını müşâhede etmek, şehâdet âlemindeki tüm eşyâyı tek ve mutlak olan Hakk’ın varlığına birer işâret olarak idrâk etmektir. Kâinâtı bu gözle görmek ve bu görüşü oluş hâline getirmek, duymak ve yaşamakla kul cem’ hâline bürünmüş olur. Dervişin cem’ hâline ermesini sağlayan tasavvuf eğitimi gafletten kurtuluşu, dağınıklık ve perîşanlıktan sıyrılmayı ve huzur hâline bürünmeyi sağlar.

İmâm-ı Rabbânî cem’ hâlini fark bilinciyle birlikte değerlendirmektedir. Fark hâline bürünmeyen cem’ hâlinin de sorunlu olacağını belirtmektedir. Ayrılık, başkalık, ayırma, ayrılma ve seçilme anlamlarına gelen fark hâli, kulluk sıfatıyla Hakk’ı ve halkı ayrı ayrı varlıklar olarak görmektir. Tefrika ile eş anlamlı olan ve cem’ ile birlikte kullanılan fark hâli, düşünce ve arzuların dağınık bir hâlde bulunması, yâni tefrika-i hâtır demek olup kulun irâde ve gayretiyle ilgili olan ibâdet ve çalışma gibi konuları kapsamaktadır (Yılmaz, 1994:232; Özköse, 2014:80).

Sözlerinin devâmında İmâm-ı Rabbânî; dervişlerin dış âlemleri ile iç âlemlerini derleyip toparlamalarını, dikkatlerini ilâhî rızâya teksîf etmelerini, Hakk’a kulluğa dikkat kesilmelerini, her türlü kayıt ve alâkalardan kendilerini kurtarmalarını istemektedir. Peygamber Efendimiz (as) “Rabbinin adını an ve herşeyinle O’na yönel(Müzzemmil, 73/8) buyruğunca hareket edip O’nu dâvâsından hiçbir güç alıkoyamamıştır. Buradan hareketle İmâm-ı Rabbânî kişinin meşgaleleri farklı, gündelik koşuşturmaları fazla, ilgi alanları değişik, vazîfeleri çoklu olsa da dışındaki bu dağınıklığın içerisine yansımaması gerektiğini, iç âlemin kesinlikle dağınık ve perîşân olmamasını öngörmektedir. İnsanın iç âlemini tek hisse, dış âlemini ise iki ayrı hisse olarak değerlendiren İmâm-ı Rabbânî, iç âleme âit hissenin tamâmını Allâh’a has kılarken, dış âleme âit iki hisseden birinin Allâh’a diğerinin de başkalarının haklarını ödemeye tahsîs edilmesini tembîh etmektedir. İç ve dış âleme âit Allah haklarının ödenmesini ise Hakk Teâlâ’nın emrini yerine getirmek ve kulluk olarak değerlendirmekte ve şu âyet-i kerîmeyi dikkatlerimize sunmaktadır (Sirhindî, Mektûbât-ı İmâm-ı Rabbânî, 2018:II/518; Mektûbât-ı Rabbânî, 2018:I/719-720): “Her iş O’na döndürülür. Öyle ise O’na ibâdet et ve O’na dayan. Rabbin yaptıklarından gâfil değildir.” (Hûd 11/123)

İmâm-ı Rabbânî şeyhi Muhammed Bâkîbillâh’a yazdığı mektubunda cem’ hâlinin yaşanabileceği özel mevsimin Ramazan ayı olduğunu beyan kılmaktadır. Ona göre Ramazan ayı bütün hayır ve bereketleri kendinde toplayan bir mevsimdir. Zîrâ sene içerisinde herhangi bir yolla kişiye ulaşan her hayır, kadri yüce Ramazan ayının bereket deryâsından bir damladır. Bu ayda sağlanan cemiyet (toparlanma) hâli sene boyunca elde edilecek olan cemiyetin sebebidir. Bu ayda düşülen tefrika (dağınıklık) hâli sene boyunca yaşanacak tefrikaya yol açar (Sirhindî, Mektûbât-ı İmâm-ı Rabbânî, I/13; Mektûbât-ı Rabbânî, 2018:I/106).

Ramazan özelinde ve tasavvufî terbiyeyle yaşanan cem’ hâlini bu şekilde nitelendirdikten sonra İmâm-ı Rabbânî, fark hâlini irşad mahalli olarak değerlendirmektedir. Cem’ hâlini rûhun seyrine dalmak olarak değerlendiren İmâm-ı Rabbânî fark hâlini ise kalb makâmı olarak nitelendirmekte ve kalb makâmının seyrini irşad seyri olarak değerlendirmektedir. Cem’ hâliyle nefis ruhtan, ruh da nefisten ayrıştırılmıştır. Ruh istiğrâka bürünmüş Rabbi ile hoşnut ve Rabbi de ondan hoşnut hale gelmiştir. Bundan önce cem ve farktan anlaşılan şey mânevî sarhoşluktan ibârettir. Zîrâ fark makâmı olarak sandıkları o durumda, Hakk Teâlâ’yı halktan ayrı görme gerçekliği yoktur. Çünkü onlar Allah’ın huzurunda bulunmanın edebine bürünmüştür (Sirhindî, Mektûbât-ı İmâm-ı Rabbânî, 2018:I/53; Mektûbât-ı Rabbânî, 2018:I/151).

Bizzat kendisinin yaşadığı mânevî tecrübeden bahseden İmâm-ı Rabbânî, kendi deneyiminden hareketle cem’ hâlinin seyrini bizlere sunma gereği hissetmektedir. Kendisinde cem’ hâline nisbet, intisâbı üzerinden iki ay ve birkaç gün geçtikten sonra gerçekleşmiştir. Bu nisbetin gerçekleşmesinden sonra, hakîkî fenâ hâsıl olmuştur. Kalbi o kadar genişlemiştir ki Arş’tan arza kadar bütün âlemin, kalbinin bu genişliği yanında hardal tanesi kadar bile bir yeri yoktur. Daha sonra kendisinin de âlemin her zerresinin de Hakk’ın birer tecellîsi olduğunu müşâhede eder. Sonra, teker teker her zerreyi kendi nefsi ile aynı hakîkatin birer yansıması olarak görür ve kendisini onlardan ayrı olarak görmez. Öyle ki tüm âlemin bir zerre içinde yok olduğunu fark eder. Daha sonra kendisini ve bütün zerreleri, âlemin ve katlarının tamâmını içine alacak kadar geniş ve yayılmış olarak bulur. Kendini de her zerreyi de tüm zerrelere yayılmış ve sirâyet etmiş bir nûr olarak görür. Âlemin şekil ve sûretlerinin bu nûrun içinde yok olduğunu idrâk eder. Bundan da öte her zerreyi, âlemin bütününü ayakta tutuyor olarak bulur. İmâm-ı Rabbânî bu halleri, tevhidde hakka’l-yakîn mertebesi olarak değerlendirir ve bunların birer cem’u’l-cem’ makâmı olduğunu söyler.

Âlemde tezâhür eden her varlık Hakk’ın isimlerinden birine tekâbül etmektedir. Âlemde tenâkuz ve fuzûlî bir varlık söz konusu değildir. Âlemde kozmik bir denge ve ilâhî bir âhenk vardır. Âlemde her an yeniden bir varoluş ve yaratılış vardır. Âlemdeki bütün zerrelerde kendini görmesi İmâm-ı Rabbânî’nin ilâhî isim ve sıfatlarla sıfatlanırken kendindeki tecellîlerin bir benzerini görmüş olmasıdır. Dolayısıyla âlemdeki kozmik zikri idrâk edince insan-ı kâmil olarak yaratılış gerçeğinin sırrına erebilmektedir.

İntisâbının başlangıç dönemlerinde âlemdeki sûretlerle hakîkatleri aynı görme hatâsına düştüğünden bahseden İmâm-ı Rabbâni, seyr u sülûkunun ileri safhalarında âlemin şekil ve sûretlerini birer vehim olarak gördüğünü belirtmektedir. Durumu şeyhine arzettiğinde Bâkî Billâh’ın kendisine: “Huzûrun henüz saf hâle gelmemiş. Mevcut olan ile hayâlî olan birbirinden ayrılıncaya kadar vazîfelerine devâm etmelisin” tavsiyesinde bulunduğunu belirtmektedir. Şeyhine Muhyiddin İbnü’l-Arabî’nin “Bu âleme dilersen Hak dersin, dilersen halk dersin. İstersen, bir açıdan Hak, bir açıdan da halk dersin. Ya da istersen ikisinin arasını ayıramadığın için şaşırıp kaldığını söylersin.” minvâlindeki Fusûs ibârelerini okuduğunu söyleyen İmâm-ı Rabbânî, şeyhinin kendisine şu hatırlatmada bulunduğunu zikretmektedir: “İbnü’l-Arabî kâmil velîlerin hallerini açıklamamış. Bâzıları için varlık ile hayâlî olanın ayrılmaması durumu da doğrudur.” (İmâm-ı Rabbânî, Mektûbât, 2002:I/566-567; 2018:II/287-288)

Fark ba’de’l-cem’ hâline nasıl vâsıl olduğunu bir başka mektubunda îzâh eden İmâm-ı Rabbânî, şeyhinin kendisine tevdî’ ettiği vazîfelerle meşgûl olmaya devâm ettikten iki gün sonra, şeyhinin teveccühü sonucu varlıkla hayâlî olan arasındaki farkı görür hâle geldiğini söylemektedir. Hakîkî varlığı vehim ve hayâl olandan ayrılmış olarak bulan İmâm-ı Rabbânî, bu mevhum varlıklardaki sıfatların, fiillerin ve eserlerin Cenâb-ı Hakk’tan sâdır olduğunu anladığından bahsetmektedir. Sözlerinin devâmında bu sıfat ve fiilleri de mevhum olarak bulduğunu, hâriçte bir tek Zât’ın dışında bir varlık bulamadığını söyleyen İmâm-ı Rabbânî bu durumu mürşidine açtığında, onun: “Bu, fark ba‘de’lcem‘ mertebesidir. Çalışmakla buraya kadar varılabilir. Bundan sonra herkesin kâbiliyet ve istidâdına göre ihsân edilenler zuhûr eder.” değerlendirmesinde bulunduğunu dile getirmekte ve büyüklerin bu mertebeye tekmil makâmıadını verdiklerini zikretmektedir (İmâm-ı Rabbânî, Mektûbât, 2002:I/567; 2018:II/288-289).

İç âlemin tamâmen Allâh’a tahsis kılınması, dış âlemin de bir yarısını Hakk’a bir yarısını da yaratılmışlara tahsis kılmak gerektiğinden bahsetmiştik. İmâm-ı Rabbânî burada dış âlemin yarısını yaratılmışlara tahsis kılmayı zâhirin tefrikası olarak nitelendirmekte ve bunun da halkın haklarını yerine getirmek için zorunlu olduğunu belirtmektedir. Şimdiye kadarki yaklaşımlarında cem’ hâlinin güzelliklerinden detaylı bir şekilde bahseden İmâm-ı Rabbânî bazı durumlarda da tefrika hâlinin güzel olduğunu dile getirmektedir. Zahirdeki tefrikanın yerindeliğinden bahsederken, bâtın tefrikasını hiçbir zaman yerinde görmemektedir. Çünkü iç âlemin safiyeti Allah’la yaşanacak cem’ hâlini gerekli kılmaktadır. (İmâm-ı Rabbânî, Mektûbât, 2002:I/603; 2018:II/346)

Özetle İmâm-ı Rabbânî’ye göre ubûdiyet makâmı fark hâlini gerektirirken, rubûbiyet makâmı cem’ hâlini gerektirmekte; kulun kesbi fark hâlini doğururken, Allâh’ın lütfu cem’ hâlini doğurmakta; fark hâlinde ilâhî isim, sıfat ve fiillerin tecellîsi görülürken, cem’ hâlinde zât nûrunun tecellîsine mazhar olunmaktadır. Cem’ hâli Hakk’a bakan yönümüzü ifâde ederken, fark hâli yaratılmışlara karşı sorumluluğumuzu gerekli kılmaktadır. Dolayısıyla farkı olmayan cem’ zındıklığa, cem’i olmayan fark atâlete sevk etmekte, cem’ ve farkın birlikteliği tevhîdin gerçekleşmesini sağlamaktadır. Cem’ hâli kesrette vahdete bürünmeyi sağlarken, fark hâli vahdette kesreti sağlamaktadır. Esas olan vahdette kesretin kesrette de vahdetin sağlanmasıdır.

Kasım 2019, sayfa no: 24-25-26-27

Ayrıca kontrol et

Vakıf İnsan

Vakıf İnsan Alemdar İnsan Allah Teâlâ’ya adanmıştır. “Biz muhakkak ki Allah içiniz (O’na ulaşmak ve …