Çağdaş Bunalım: Medya Üzerinden İslâm’ı Anlama Yanılgısı

Günümüz Müslümanının temel sorusu şu olmalı: İslâm’ı anlama ve yaşama husûsunda onu bekleyen mânialar nedir?

Günümüz insanı medya mârifetiyle bir kirli haberler bombardımanına mâruz bırakılıyor. Her şey göz önünde gibi durmasına rağmen her şey karartılıyor. Her şey açık gibi durmasına rağmen her şey karanlığa gömülüyor…

Şerîat, rûhunu Âmentü’den alır. Âmentünün tüm rükünleri birbiriyle interaktif biçimde etkileşim içindedir. Aradan birini çıkardığında diğerleri de çöker. Ve her biri de ayrı ayrı diğerlerinin varlığını gerektirir.

İdeolojilerin fink attığı geçtiğimiz yüzyıldan bugüne hiçbir ideolojinin geçerli kabûl edilmediği, her şeyin mümkün sayıldığı bir postmodern anlayışa geçildi. Bu telakkî tarzı Müslümanları, nasıl Müslümanca yaşanır çabasını hayâta geçirme yerine ‘modern veya postmodern telakkî tarzı içinde İslâm’ı nasıl yorumlamalı’ sorusunun cevâbını aramaya yöneltti. Yâni İslâm’ı yaşama yerine, onu ideoloji bağlamında açıklama çabası ön aldı. Böylece Müslümanca bir hayâtı nasıl yaşarım sorusu veya çabası, yerini, “İslâmcılık” ideolojisini nasıl daha iyi ifâde ederim hevesine bıraktı.

Bu anlayış tarzı; en iyi demokrasinin, en iyi liberalizmin, en iyi kapitalizmin, en iyi devlet anlayışının, en iyi evrenselciliğin, en iyi küreselciliğin İslâm’da bulunduğunu kanıtlamanın ardına düştü. Bu çaba ve heves son tahlilde, burada sözü geçen ve başka her türlü siyâsal sosyal felsefî vb. kavramı İslâm açısından değerlendirip irdeleme yerine, İslâm’ı bu kavramlarla açıklama derdine düştü. Bu çaba da piramidi tabanı üstüne oturtma yerine tepesi üstüne dikmeye müncer oldu.

Bu telakkî tarzının İslâm’ı anlamada ve yaşamada getirdiği mâniaları başlıca şu iki nokta etrâfında toplamak mümkün görünüyor: 1. Batının taklîdi, 2. Geçmişin taklîdi.

Batının taklîdi yalnızca Batı kökenli sosyal siyâsal felsefî kavramları benimsemekle kalmıyor, onun yanında Batının yaşama biçimini de hayâta geçirme ve uygulama alanına sokma olarak tezâhür ediyor.

Geçmişin taklîdi ise Müslümanları geçmiş dönem uygarlığını ihyâ etme peşine düşürüyor. Müslümanların geçmişte bir altın dönem yaşadığı faraziyesi ön alıyor. Bu durum da onları İslâm hakkında yenileyici bir düşünme ortamına sokma yerine, geçmişe hasret çeken bir patolojik ruh hâline sevk ediyor. Ancak burada geçmiş derken Asr-ı Saadeti kastetmiyoruz. Asr-ı Saadet Müslümanın geçmişi olarak değil, fakat geleceği olarak değerlendirilmeli ve ondan öyle istifâde etmenin yolu aranıp bulunmalıdır. Burada geçmişten kastımız Asr-ı Saadetten sonra kurulan muhtelif İslâm devletleri… Ve onların kurduğu uygarlıkların hedef olarak görülmesi ve onları ihyâya çalışılması durumu…

Tüm bu haller de İslâm hakkında yanlış ve olumsuz kanaatlerin ortaya çıkmasını sonuçluyor.

‘Acaba İslâm’ın şerîat olduğu, şerîatınsa Kur’ân’ın ve Sünnetin tümü demek olduğu gerçeği unutuldu mu’ sorusu akla geliyor. Tekrâren söylenmeli: İslâm şerîattır; şerîatsa Kur’ân’ın ve Sünnetin tümüdür. Bu ikisinin, Kur’ân’ın ve Sünnetin lafzıyla ve rûhuyla değindiği bütün meseleler şerîatta mündemiçtir.

Öte yandan Şerîat, rûhunu Âmentü’den alır. Âmentünün tüm rükünleri birbiriyle interaktif biçimde etkileşim içindedir. Aradan birini çıkardığında diğerleri de çöker. Ve her biri de ayrı ayrı diğerlerinin varlığını gerektirir.

Âmentü olmaksızın şerîatın hükümleri kuru bir yasa hükmünden öteye geçmez. Onun rûhu âmentünün rükünleri olan Allâh’a, meleklere, kitaplara, resûllere, âhiret gününe, hayrın ve şerrin Allah’tan geldiğine inanmakla kaaimdir. Günümüz Müslümanının İslâm’ın bu basit gerçekliğini yeniden hatırlaması gerekiyor. İslâm’ı hayâta geçirmenin yolu ve yöntemi ancak bu sûretle bulunabilir. Değilse lafızlarla oyalanmak İslâm sanılabilir.

Rasim Özdenören (Kasım 2016)

Ayrıca kontrol et

Mârifet Okulu / Alemdar

Hasan-ı Basrî’nin elinde tevbe eden Habîb-i Acemî, su üstünde yürür. Hocası bunun sebebini sorunca: “Yâ Hasan, …