Ara

Zor Zamanlarda Yaşamak

Zor Zamanlarda Yaşamak

Miskîn âdem oglanı nefse zebûn olmışdur
Hayvân cânâvâr gibi otlamaga kalmışdur

Yûnus Emre (ks)
 

Gerek ülkemizde gerekse bütün dünyâda yaşayan insanlar olarak zor bir zamandan geçiyoruz. Karşı karşıya kaldığımız problemler, yaşadığımız her türlü sıkıntı hepimizi derin endîşelere sevk ediyor. En kötüsü de bu durum karşısında neler yapılması gerektiğinin konuşulması gerekirken bunu sağlıklı olarak yapamayıp bir umutsuzluk girdâbında dönüp durmamızdır. Bir şey yapamamanın en mühim sebeplerinden biri ise, karşı karşıya bulunduğumuz hâl sanki insanoğlunun başına ilk defa geliyormuş şeklindeki yanlış anlayışımızdır. Oysa insanoğlunun târihine baktığımızda bozulma hep vâr olan bir durumdur. Bunu anlamak için peygamberler târihine bakmamız yeterli olacaktır. Zîrâ her peygamber insanoğlunun böylesi sıkıntılar yaşadığı dönemlerde onlara bu sorunları aşmanın yollarını göstermek için gelmişler, böylesi durumlarda insanı boğan, hayâtı yaşanmaz kılan sorunlar karşısında hakîkatin sesi olarak önderlik ve örneklik yapmışlardır.

Böylesi durumlar, son Peygamberden sonra da meydana geldi, Âkif’in diliyle söyleyecek olursak “Târih tekerrür etti.” Konuyla ilgili örneği kendi coğrafyamızdan verelim. Meselâ Yûnus Emre 13. Asırda yaşadı. O dönemde de mâhiyeti şimdikilerinden farklı olmayan sıkıntılar yaşanmaktaydı. Zālim Haçlı ve Moğolların işgālinin getirdiği sıkıntılar, Yûnus Emre’nin ifâdesiyle “mürüvvetli beyler”in yāni merhametli yöneticilerin kalmayışı, din ve tasavvuf alanındaki yozlaşmalar, hastalık, açlık, kıtlık, merhametsizlik, bencillik vb. akla gelebilecek her türlü sıkıntıyla karşı karşıya idi.

Yûnus Emre şiirlerine baktığımızda bu çağın en trajik fotoğrafıyla karşılaşırız. Bunu anlamak için onun “Müsülmânlar zamâne yatlu oldı/Helâl yinmez harâm kıymetlü oldı” beytiyle başlayan şiirine bakmak yeterlidir. Bu şiirde insanoğlunu felâkete sürükleyen sebepler birer birer sıralanmaktadır. Buna göre insanlar haram-helâl hassâsiyetini kaybetmiş ve bu durum sıkıntıların en temel sebebini oluşturmuştur. Şiirin devâmında dile getirilen diğer problemler ise Kur’ân-ı Kerîm’in hükümlerine riāyet etmemek, fesat işler yapmak, ahlâkî yozlaşma şeklinde ifâde edilmektedir. İyi olan ortadan kalkınca onun yerine geçen elbette kötülük olacaktır. Yûnus Emre bunu da “Şeytānlar semirdi kuvvetlü oldı” ifâdesiyle anlatır. Demek ki bütün olumsuzlukların sebebi Kur’ân’dan uzaklaşmaktır. Bu uzaklaşmada insana etki etme imkânı şeytan metaforu ile anlatılan kötülere geçmekte ve onların eylemleriyle kötülük her yanımızı sarmaktadır. Yûnus Emre’nin bu anlamdaki bir başka şiiri de “İşidün iy ulular âhir zamân olısar/Sag müsülmân seyrekdür ol da gümân olısar” beytiyle başlayan şiiridir. Bu şiirde de olumsuzluklar olarak sağlam müslümanların azalması, medrese ve tekke hayâtındaki olumsuzluklar, merhametli ve âdil yöneticilerin olmayışı gibi sorunlar dile getirilmektedir. Bu iki şiirde ise bütün bu yaşananların ifâdesi için “Kıyâmet” kelimesinin kullanılması olup bitenlerin dehşetini göstermek için yeterlidir. Yine onun “Miskîn âdem oglanı nefse zebûn olmışdur/Hayvân cânâvâr gibi otlamaga kalmışdur” beytiyle başlayan şiiri de benzer özelliktedir. 

Bu üç şiirin bize öğrettiği şey, insanoğlunun böylesi dönemlerle her zaman karşılaştığı ve bundan sonra da karşılaşacağı gerçeğidir. Öyleyse bu çağda başımıza gelenlerin sâdece bu dönemde yaşayanların başına gelmediğini, bunların târihsel birer hakîkat olduğunu kabûl etmektir. Zîrâ problem doğru anlaşılırsa çözümü bulmak da kolaylaşacaktır. Nitekim Yûnus Emre de sıkıntıları sıraladıktan sonra her iki şiirinin sonunda da bu işin asıl sebebini gösterir. Bu da “nefse zebûn olma” sorunudur. Fakat Yûnus Emre bununla da kalmaz yāni sâdece şikâyetle yetinmez, çözüm ve çâreyi de gösterir. Nedir bu çözüm yolu yâhut çâre diyecek olursak onun bu üç şiirin son beyitlerinde söylediklerine bakalım. İlk şiirinin sonunda bize “Yûnus gel âşıkısan tevbe eyle/Nasûha tevbe ucı kutlu oldı” diyerek hepimizi tövbeye çağırmaktadır. Tövbe ise bilindiği üzere “İşlenilen bir hatâdan, suçtan, günahtan dolayı pişmanlık duyup bir daha yapmamaya karar verme” demektir. Tövbe, bu mânâda kendini sorgulama şeklinde gerçekleşen bilinçli bir tavırdır. Böyle bir tavra sâhip olan kişi ve toplumlar hatâlarla yüzleşip kendilerine kıyâmet hâlinin karışıklığını yaşatan olumsuzluklardan uzaklaşma yoluna girer. 

Bu elbette peygamberlerin bize öğrettiği hidâyet yâni düzelme yolunun ilk adımıdır. Bunu cehâletin yerine bilgiyi, nefretin yerine sevgiyi, düşmanlığın yerine dostluğu, bencilliğin yerine diğerkâmlığı ikāme etme halleri tâkip edecek, böylece insanlık yeniden doğru yola girecek, istikāmet üzere yaşayacaktır. İstikāmetini bilen yoldan şaşmaz. Yol kazâlarına uğramaz. Şaşsa da çabuk toparlanır, kazâyı ise en hafif şekilde atlatır. Bu da yine aynı beyitte geçen “âşık” ifâdesi üzerinde bizi düşünmeye sevk etmektedir. Yâni tövbe edeceksek önce âşık olmak gerekmektedir. Çünkü Yûnus Emre’nin dilinde insan “aşk eri” olarak nitelenir. Öyleyse şimdi de aşk, âşık kelimelerinin mânâları üzerinde tefekkür etmek gerekir. Âşık, “Birine karşı aşırı sevgi duymak” mânâsı taşımaktadır. Bu insana yâhut başka bir varlığa āit bir duygudur ama işin aslına, kaynağına da bakılmalıdır. Bu bakış bizi aşkın hakîkî muhâtabının, bu duyguyu kalbimize en değerli hazîne ve değer olarak yerleştirenin Allah olduğu sonucuna ulaştıracaktır. Merkeze Allâh’ı koymadan ne âşık olunabilir ne de gerçek tövbe edilebilir. Nitekim ikinci şiirin son beytinde de “İy Yûnus imdi senün ‘ışkıla geçsün günün /Sevdügün kişi senün cânuna cân olısar” derken bu duruma dikkat çekmektedir. Tövbe, bizim O’nu sevmemiz, O’nun da bu sevgiden dolayı bize merhametiyle muāmele etmesi demek olacaktır. 

Yûnus Emre, bu konuda uyanmamız, aklımızın başımıza gelmesi için ikinci şiirde bir uyarı daha yapar. “Birbirne yavuz sanur itdügin kala sanur/Yarın mahşer güninde işi beyân olısar” şeklindeki bu beyitte hatâların sebebini yaptığımızın yanımıza kâr kalması şeklindeki bir gaflet hâli olarak açıklar. Bu hâle düşmemek, düştüysek uyanmamız için de “mahşer” ikāzında bulunur. Mâlûm mahşer: “Âhiret hayâtında, dünyâda yaptıklarımızın hesâbını vermek üzere tekrar dirilip toplanacağımız yer”dir ve yerin hatâları düzeltmek için geri dönüşü yoktur. Yûnus Emre aynı ikāzı üçüncü şiirin “Yûnus sözi ‘âlimden zinhâr olman zālimden/Korka durun ölümden cümle togan ölmişdür” beytinde de ölüm ikāzıyla yapar.

Öyleyse ne olacaksa dünyâda olacak ne yapacaksak dünyâda yapacağız. Hatâ, bu kavramın içine giren her türlü söz ve eylemdir. Bir komşunun yaptığımız binâda güneşini engellemek de bir hatâdır, mazlûm insanları Filistin örneğinde olduğu gibi katletmek de… Başkasının hakkını gasp etmek de hatâdır, tabiatı tahrîp etmek de… Bu liste bildiğimiz gibi hayli uzundur ve dünyâ imtihânı bu iki zıt kavram üzerinde gerçekleşir. Ya âdil olacağız ya zālim, ya mütevâzı olacağız ya kibirli, ya bencil olup sâdece kendimizi düşüneceğiz ya da uçan kuşu, bahçedeki ağacı bile düşünecek denli meseleye geniş bakacağız. Çünkü iyi olmak sâdece insanlara karşı bir ödevimiz değildir. Yaratılan her varlığa karşı sorumluluğumuzdur. Tabiatta yiyecek bir gıdâ içecek su bulamayıp ölen kuş da mahşerde bizden şikâyetçi olacaktır. Adâletsiz yönetimlerle bir taraf en müreffeh hâli yaşarken çöp konteynerlerinden ekmek arayan yoksul insan da bu hâlin hesâbını bizden soracaktır. 

Öyleyse Yûnus Emre’nin dediği gibi aşkın sâhibine teslîm olmak zor zamanların imtihânından başarıyla çıkabilmenin en temel şartıdır. Böyle bir sevgi iklîminde kendimizi yeniden inşâ etmeden yeryüzündeki hiçbir kötülükle baş edemeyiz. Durum mâdem böyledir, üzerimizdeki ölü toprağını silkip atmak, kendimize gelmek, istikāmet yoluna girmek, ne kadar zor haller yaşasak da aslâ umutsuzluğa düşmemek gerekir. Zîrâ nasıl kötülüklerin karşılığı varsa iyiliklerin de iyi olmanın da bir karşılığı olacaktır. İşte bu noktada şuna da dikkat edilmelidir. Sorunlarından bunalan insanoğlu, çözümü beşerî ideolojilerde aramaktadır. Siyâsî, idârî düzenleme ve tedbirlerle sorunu çözebileceğini düşünmektedir. Bunların birer çâre olmadığı ortadadır. Sorunun kaynağına inilmezse alınan tedbirler kısa süreli çözüm yolu gibi görünebilir ama sorunu kökünden çözmez. Nitekim çözemiyor da… Çözüm denilen şeyler çok geçmeden yeni sorunlara dönüşmektedir. İşte bu yüzden yeniden değişmez hakîkate gözümüzü, gönlümüzü açmak, peygamberî yol ve yöntemi tâkip etmek gerekmektedir. Bu yüzden özellikle de bu çağda tasavvufî anlayışı hem bireysel hem de toplumsal boyutlarıyla yeniden anlamak, yorumlamak gibi bir ihtiyaçla karşı karşıyayız. Zîrâ “şunu yapma bunu yap” şeklindeki didaktik ikaz dili muhâtaplarında artık bir değiştirici dönüştürücü etki yapmamaktadır. Oysa tasavvufî yol ve yöntem önce insana yönelir. Nefs eğitimiyle onun akıl, zihin, ruh ve gönül arınmasını sağlar. Çünkü nefs terbiyesi tasavvufun asıl meselesidir. Tasavvuf bize meselâ içimizdeki kibir dikenlerini temizlemeden dışarıdaki dikenleri (kötülükleri) temizleyemeyeceğimizi söyler. Önemli olan müsbet mânâda değişime, dönüşüme tâbi olmaktır. Bu da doğru amaç ve yöntemlerle yapılmalıdır. İşte bu yüzden Ahmed Yesevî’den Yûnus Emre’ye, Mevlânâ’dan Eşrefoğlu Rûmî’ye ve günümüzde de bu kutlu yolu tâkip eden günümüz mürşidlerine kadar hepsinin eserleri, söyledikleri, yaptıkları çok iyi bilinmeli ve istikāmet üzere yaşamak için onların halleriyle hallenmeli, öğütlerine kulak verilmelidir. İyi ve doğru örnekler bizi de iyi ve doğru insanlar yapacak ve bu yüzyılda da karşılaştığımız bu sıkıntılar çözüme ulaşacaktır.

Ağustos 2026, sayfa no: 54-55-56-57

Abone Ol

En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın. Asla spam yapmayız!

Sosyal Medya Hesapları

Mesaj Bırak