İnsan olarak sorumluluklarımızı ve vazîfelerimizi yerine getirirken içten ve dıştan birtakım baskılarla karşılaşırız. Hak yolda ilerleyişimize engel olmaya çalışan içteki baskıların başında nefis gelmektedir. Nefis dâimâ "ben" merkezli düşünmeyi ve her meselede "ben"i öne çıkarmayı telkîn eder. Dolayısıyla insan çıkar ilişkileriyle nefsânî isteklerinde bu baskıyı fazlaca hisseder. Nefsânî isteklerin başında şehvet, hubb-i riyâset ve şöhret gibi zaaflar gelmektedir. Bastırılmış halde bulunan ve kontrol altında tutulan bu nefsânî duygular, insanın mal ve makamla sınandığı zamanlarda; ya da bir başka ifâde ile zengin olduğu veya kendisine idârî birtakım tasarruflar sağlayan makam verildiğinde kuvvetle ortaya çıkmaktadır. Nefsin böylesi kışkırtmalarına karşı insanın istikāmetini muhâfaza etmesi, yanlış ve eğri yollara yönelmekten kaçınması gerekmektedir. Bu anlamda Müslümanların en temel vasfı istikāmet sâhibi olmalarıdır.
İstikāmet; hak yoldan sapmadan dosdoğru gitmek, emredildiği üzere yaşamaktır. İstikāmetten ayrılıp eğriliğe sapanlar, doğruluğu bırakıp hak ve hukûka tecâvüz eder ve verilen sözde durmazlar. İslâm’ın bizden istediği ölçü, “sırât-ı müstakîm” üzere hareket etmektir. Rabbimiz kulları için seçtiği dîni Peygamber Efendimiz’e (sav) bildirmiş; “(Habîbim!) Sen, sana emredildiği gibi istikāmet üzere ol; senin yanındaki tövbe etmiş kimseler de (istikāmet üzere olsunlar). Haddi aşmayın! Çünkü O, yaptıklarınızı çok iyi görendir.” (Hûd 11/112) buyurarak insanları uyarmıştır. Kur’ân ahlâkı ve ahkâmı üzere hareket etmemizi emredip istikāmet örneği olarak Peygamber Efendimiz gibi hareket etmemizi istemiştir. Peygamber Efendimiz kendisine vahyolunan ilâhî emrin îfâsı ne kadar ağır olursa olsun, o emrin tebliğ, icrâ ve tatbîkinde hiçbir engelden yılmamış, yegâne yardımcısının Allah (cc) olduğuna inanmıştır. Peygamber Efendimiz (sav) hadîs-i şerîflerinde; “Her ne kadar tam olarak yerine getiremeseniz bile istikāmet üzere olun.” (İbni Mâce, Tahâret 4; Dârimî, Vudû 2; Muvatta’, Tahâret 36) tavsiyesinde bulunmuştur.
En temel ilâhî buyruk olarak istikāmet; itāatte bulunup Allâh’a isyandan kaçınmaktır. Allah için sanki kıyâmetin ortasındaymış gibi ibâdet etmektir. İslâm’ın emirlerine uymak ve yasaklarından kaçınmak konusunda düzenli ve istikrarlı olmak, her konuda ifrat ve tefritten sakınarak itidâl yolunda doğruluk üzerinde devâm etmektir. Ahde vefâ ve taahhütlere sadâkat göstermektir. O sebeple her türlü tutum ve davranışlara değer kazandıran en esaslı fazîlet, istikāmettir. Ebû Bekr Muhammed el-Vâsıtî’nin (ö. 320/941) dediği gibi, güzel olan her şey istikāmet ile kemâl bulur. İstikāmet olmayınca bütün güzellikler çirkinleşir. Meşhur sûfî Ebû Hafs Haddâd (ö. 265/878) tenlerin rûşenliğinin hizmetle, canların rûşenliğinin ise istikāmetle gerçekleşeceğini belirtmektedir.
Mü’minler emredilen istikāmete ulaşabilmek, onu gerçekleştirebilmek ve onda sebât edebilmek için “Bizi dosdoğru yola ilet.” (Fâtiha, 1/6) duāsını sürekli tekrâr ederler. Nitekim doğru yolu tâkip edip Yüce Allâh’a ibâdet ile ömür geçirenlere dünyâ hayâtında güzel bir yaşam ve âhirette de kurtuluş vaad edilmiştir. “Eğer hak yolda dosdoğru yürürlerse kendilerini nimetlere boğarız.” müjdesi verilmiştir.
Büyüklerden biri, arkasına odun yüklenmiş, güçlükle yürüyen bir ihtiyara rastladı. Onun hâline bakarak:
- “Ey ihtiyar! Senin rızık verici olan Allâh’a itimâdın kalmadı mı ki, şu yaşında hâlâ bu mihneti çekiyorsun? Yoksa sana bakacak kimse yok mu?” dedi. İhtiyar oduncu, muhâtabının mânevî idrak eksikliğini gidermek için gözlerini semâya kaldırıp ellerini açarak:
– “Ey Allâh’ım! Şunları altına dönüştür!” der demez odunlar altın oluverdi. Bu kerâmeti gören zât, bu defa şaşkınlıkla:
– “Böyle bir mertebeye ulaşmış bir kimse, niçin odun taşıyor?” diye sordu. İhtiyar oduncu dedi ki:
– “Evlâdım, bunu nefsimin beni kul olarak bilmesi ve kulluk dâiresinin dışına çıkmaması için yapıyorum. Zîrâ Hak katında makbûliyet, kulluktaki istikāmet nisbetindedir…”
Ahmed Ziyâuddîn Gümüşhanevî (ö. 1311/1893) istikāmeti tövbeden sonraki ikinci mertebe ve ibâdette dürüstlük olarak görmektedir. İbâdetlerde dürüstlük ise yapılan ibâdetin şartlarına, rükünlerine ve sünnetlerine aykırı hareket etmekten sakınmak şeklinde olur. İstikāmet mertebesinin gereklerini; tevâzu ölçüleri içinde hareket etmek, Allâh’a bende olmak, her türlü ihsânı Allah’tan beklemek ve O’na karşı âsî olmaktan korkmak, kemâl sıfatları ile sıfatlanmak, olgunluğun gereği olan mânevî hallerle hallenmek, tüm çirkinlikleri terk etmek, günahlardan sakınmak ve güzel hareketlerle güzelliklere yönelmek şeklinde sıralamaktadır.
Zunnûn-ı Mısrî’nin (ö. 245/859) beyânıyla Allâh’ı seven ve O’na âşık olan isimlerin alâmeti, ahlâkında, yaşantısında, emirlerinde ve sünnetlerinde Peygamber Efendimiz’e tâbi olmak ve onun gibi istikāmet üzere hareket etmektir. İstikāmet sâhibi olmaya ehemmiyet veren Bâyezîd-i Bistâmî (ö. 261/875); “Havada bağdaş kurup oturabilen birisini görürseniz, o şahsın ilâhî emir ve nehiy hudutlarını koruduğunu, sünnete tâbî olduğunu ve Hakk’ın hukûkuna riāyet ettiğini görmedikçe, bunun bir kerâmet olduğuna inanmayınız.” hatırlatmasında bulunmaktadır.
Sırât-ı müstakîm, seçkin kimselerin yoludur. İstikāmetin esâsı da îmân ve takvâdır. Bu ikisinin mahalli ise kalptir. Bu itibarla istikāmet, kalpte bulunan îmân ve takvâ ile vücûdun âhenk içerisinde olmasıdır. Kalpteki îman, ihlâs ve itidâl hasletleri istikāmeti sağlar ve dâimî kılar. Peygamber Efendimiz (sav) bu gerçeği şu şekilde dile getirmektedir: “Dil istikāmet üzere olmadıkça kalp, kalp istikāmet üzere olmadıkça îman müstakîm olmaz.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, III/198)
Zāhirî ve bâtınî istikāmetten bahseden Yâkûb-ı Çerhî (ö. 851/1447) zāhirî istikāmeti; dînin hükümlerine, ilâhî emir ve yasaklara riāyet etmek şeklinde tanımlamıştır. Bâtınî istikāmetin ise hakîkî îmân olduğuna dikkatimizi çekmiştir. İnsan, yaratılışı, zāhirî ve bâtınî melekeleri açısından birtakım sıfatlara, huylara, hâllere, tabiî ve rûhânî keyfiyetlere sâhiptir. Bunların her birisinin de bir ifrat ve tefrit tarafı vardır. İnsanın üzerine düşen en temel vecîbe, bunların her birisine āit “orta yolu” bilmek, sonra da bu orta yol üzerinde sebât etmektir.
Her türlü iyiliğin meydana gelmesi ve bir nizâma konulması istikāmetin varlığı ile mümkündür. Hâlinde istikāmet üzere bulunmayanın gayreti boşa gider. İnsan sıfatında istikāmet üzere olmazsa bulunduğu makamdan ileriye gidemez. Ebû Ali Dekkak (ö. 405/1014) bizlere istikāmet merdiveninden bahsetmektedir. İstikāmet merdiveninin üç basamağını; takvim, ikāmet ve istikāmet olarak zikretmektedir. Takvim basamağını tezkiye-yi nefs, ikāmet basamağını tasfiye-yi kalb, istikāmet basamağını ise rûhu Allâh’a yükseltmek olarak belirtmektedir. Ebû Bekri’s-Sıddîk (ra) “İstikāmet üzere olun!” âyetini “şirk koşmayın” şeklinde izah etmiştir. Ömer (ra) ise bu emri, “Tilki gibi eğri büğrü gidişat sâhibi olmayın!” şeklinde anlatmıştır. Hz. Osman’a göre istikāmet, ameli Allah için riyâdan uzak yapmaktır. Hz. Ali’ye göre ise istikāmet, doğru ve düzgün olmaktır. Amel, söz ve özünde hatâ etmemektir.
Sûfîler gıybeti terk etmeyi sözdeki istikāmet, bid’atlerden uzaklaşmayı fiildeki istikāmet, gevşeklikten kurtulmayı ameldeki istikāmet ve perdelenmekten kurtulmayı hâldeki istikāmet olarak nitelemişlerdir.
İstikāmeti gerçekleştirenlerin mükâfâtı, “…Onların üzerine melekler iner…” (el-Fussilet, 41/30) âyeti gereğince bu âlemden ayrıldıklarında rahmet meleklerinin inmesidir. Rahmet melekleri onlara; “…Korkmayın, üzülmeyin…” (el-Fussilet, 41/ 30), dünyâ hayâtının rahatından uzak durmanın netîcesinde “…Size söz verilen cennetle müjdelendiniz...” (el-Fussilet, 41/30) derler.
Câhidî Ahmed Efendi’ye (ö. 1070/1660) göre istikāmetin üç mertebesi vardır: Birinci mertebe; Hakk yolunda doğru olmaktır. İkinci mertebe; istikāmet üzere olan kişiye hakîkat nûrunun tecellî etmesidir. Üçüncü mertebe; tecellîlerin arttığı zorlu süreçte kişinin kendini koruyabilmesidir.
Ubeydullah Ahrar’ın (ö. 895/1489) beyânıyla iş, istikāmettedir. Kerâmet ve olağanüstü gösterilere ise aslâ itibâr edilmez. Bu gerçekten hareketle tasavvuf büyükleri muhâtaplarından kerâmet değil istikāmet talebinde bulunmalarını istemişlerdir.
Müslüman günde beş vakit kıldığı namazın her rek’atında ve günde en az kırk defa "Allâh’ım! Bizi doğru yola ilet!" diye duā eder. Bu demektir ki, gerçek hidâyet doğruluktadır. Doğruluk kulu Allâh'a götüren en şaşmaz ve en kestirme yoldur. Kişinin sözünde sâdık ve vaadinde kavî olması şarttır. İslâmî hassâsiyete sâhip olanların özleri doğru, sözleri doğru olmalı ve onlar verdiği sözleri tutmalıdırlar. Dostoyevski'nin de dediği gibi; “Allah doğruluktadır ve hep orada aranmalıdır. Ahlâkın da, dindarlığın da temeli budur. Yalan söyleyen ve verdiği sözde durmayanlar bu yolun dışında kalırlar...”
Avâmın, havassın ve Peygamberin istikāmeti farklı düzeydedir. Avâmın istikāmeti îmâna dört elle sarılmaktır. Havassın istikāmeti zan ve tereddütten uzaklaşarak hakîkatleri görmekten hâsıl olan ma’rifettir. Peygamberlerin istikāmeti, “İstikāmette istikāmettir.” Onlar Allah Teālâ’nın koruması altında bulunurlar ve O’ndan başkasına iltifât etmezler.
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’ye (ö. 672/1273) göre gazap ve şehvet insanı şaşı yapar, istikāmet üzere olan rûhu değiştirir. Eğri ve yamuk oklar da vardır ama yaya sâdece doğru düzgün oku koyarlar. Ok gibi doğru olup yaydan kurtulmak gerekmektedir. Zîrâ sâdece doğru ok yaydan fırlar. Zannın bir, ilmin iki kanadı vardır. Tek kanatla kuş uçamaz, Kuşun iki kanadı oldu mu kanatlarını açar, tek kanatlı kuş gibi sürünerek ve düşe kalka değil, müstakîm ve düzgün bir şekilde semâya kanat açar. Tıpkı Cebrâil gibi İki kanadı olanlar uçar gider, ilim kanadıyla uçanlar istikāmet üzere olduklarından perhiz yapmaya ve çile çıkarmaya lüzum duymazlar. İstikāmet üzere olduklarından onların yeri elif gibi baştadır.
Özetle sûfîler kerâmetten öte istikāmeti önemsemişlerdir. İnsanların dikkatini olağanüstü hâdiselerden çekip onları Yüce Allâh'ın emir ve yasaklarına riāyet etmeye dâvet etmişlerdir.
Abone Ol
En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın. Asla spam yapmayız!
Mesaj Bırak