Zika Salgını Ya Da Biyolojik Oyunlar

Zika Salgını Ya Da Biyolojik Oyunlar
Genel kanâate göre medya organları birbirine rakip ve muhaliftirler. Bu sebeple hep farklı şeyler söylerler. Bu tez, modern zaman medyasını yanlış tanımamız için dayatılmış bir propagandadan ibâret. Beslendikleri kaynağın aynı olması, küresel medyayı tanımaması, çalıştırılan insan kaynağının yersiz ve yetersiz olması sebebiyle yayın organlarının kahir ekseriyetinin muhtevâsı aynıdır ve insanı aldatmaya dayalıdır. Dikkat edin, birinde ‘domuz gribi salgını var’ diye bir haber çıkmaya görsün, hiçbiri sorgulamadan bunu daha iyi köpürtme yarışına girerler. Öyle sunarlar ki sanırsınız üçüncü cihan harbi çıkmış. Bu kış da hayâlî ‘domuz gribi’ haberlerini ballandıra ballandıra aktarıyorlardı. Ne olduysa birdenbire ‘zika’ diye bağırmaya başladılar. Zannedersiniz ki Türkiye’yi sivrisinekler basmış, tüm gebe kadınları ısırmış ve bu yıl doğacak tüm çocuklar iri kafalı ve geri zekâlı olacak. Yazıyorlar: Zikanın aşısının on yıldan önce üretilmesi imkânsızmış, tedâvisi için hiçbir ilaç yokmuş, gebe kalınması yasaklanmalıymış, gebeler kürtaj olmalıymış, vs vs. Üç gün sonra bir firma aşısını bulmuş, farelerde deniyormuş, yılsonuna kadar çıkabilirmiş. Salgın onlarca ülkeye yayılmış, oralara gidenlerde de döndüklerinde zika virüsü tesbit edilmiş, falan filan... Bütün dünyâda medyanın birincil görevi savaş çıkarmak, savaşı körüklemek. Şâyet medya olmasa insanlar bu korku ticâretine bu kadar kolay âlet edilebilir mi? Cevâbı basit: Aslâ edilemez. Aslına bakarsanız dünyâ medyası Paris, Londra ve New York’ta kurulu üç haber ajansı tarafından yönetilir / maniple edilir. Üç ajansın da sâhipleri aynı kişi, sapkın inanca sâhipler ve amaçları aslâ para kazanmak değil. Biz onları İngiliz, Fransız ve Amerikalı zannederiz, zîrâ öyle bilinmesini isterler. Başta onlar servis eder, sonra yine bunlara âit olan medya ve sözde bilimsel ve popüler dergilerde şişirilir. Artık sıra bizimkilerdedir. Bunca yayın organı arasında zika oyununu eleştirel olarak gören tek bir Türk gazetesi vardı. Diğer hepsi kapitalizmin savaşına odun taşıdılar, insanları korkuttular ve korkutmayı sürdürüyorlar. Aslına bakarsanız zika diye bir virüs var ve 1947’de Uganda'da Zika Ormanı'nda bir Rhesus maymununda varlığı tesbit edilir ve bu nedenle bu ad verilir. İnsanlarda ise 1954'de Nijerya'da görüldüğü iddia edilir. Sivrisineklerin ısırması ile insana geçer. Türkiye’de insanın bile yaşamakta zorlandığı, eksi 40’ların görüldüğü bir kış mevsiminde medyanın ‘zika’ diye bağırması da neyin nesi? İşin gerçeği, zika şu an yazı yaşamakta olan güney kutbu ülkelerinde görülüyor. Garip olan şu: Mâdem bu virüsü 70 yıldır bilmekte idiniz ve iddia ettiğiniz kadar tehlikeliydi, neden aşı veya ilacını geliştirmediniz? Nasıl oldu da 70 yıldır hiçbir zika salgını olmadı? Neden bu yıl Güney Amerika, Afrika ve Güney Aysa ülkelerinin neredeyse tamâmında aynı anda görüldü? Bir sivrisinek 2 ila 90 gün arasında yaşar. Şimdi bir ülkede zika görüldü diyelim, 15-20 bin km mesâfesi olan ülkelerde aynı anda nasıl görüldü? Bu sinekler kıtalar arası birdenbire nasıl dağıldı? İsterseniz geliniz biraz biyolojik silahların târihine bakalım. Bakalım ki insanlığa bugün kurulan tuzağı daha iyi anlama imkânımız olsun. Silahlar; ateşli, kimyâsal, biyolojik ve diğer olmak üzere dört başlıkta ele alınır. Ateşliler mâlûm. Kimyâsal olanlar bütün korkunçluğuna rağmen biyolojik silahlar kadar etkin değiller. Kimyâsal silahlar acıyı kitleselleştiremediği gibi sonuçları itibâriyle de çok ticârî getiri sağlamaz. Oysa biyolojik silahlar hem çok ölümcül, hem çok ticârî, hem çok korkutucu hem de medya tarafından reklamı bedava yapılabilir. Bir taşla çok kuş yâni. Yok yok bir taşla bütün insanlık. İnsan ve diğer canlıları etkisi altına alarak canlı varlığı tehdit eden biyolojik kaynaklı araçlara biyo-silah denir. Biyolojik silahların hedef bölgeye salınması hâdisesine ‘biyo-terör’ ya da ‘biyo-harp’ denir. İster doğal olsunlar isterse de genetik yapısına müdahale edilerek üreyen yâhud üretilen bakteri ve virüsler olsunlar, bunların özel yolla üretilip kullanımı biyo-silah olarak kabûl görür. Biyo-silah olarak kullanılan materyaller, hedef bölgeye saçılmasının ardından yerel halka bulaşır ve kişiden kişiye yayılarak asıl etkisini gösterir. Bu genellikle salgınlar şeklindedir. Artık sâdece bu yöntem kullanılmaz. Özellikle aşı, ticârî enzim, katkı maddeleri ve tohumlarla da daha legal şekilde yapılır. Bilinen ilk kitle imhâ silahının, 14. yy Kaffa kuşatması sırasında Tatarlar’ın vebâdan ölenlerin cesetlerini mancınıklarla surlardan kale/şehir içine atarak tüm şehir halkının kısa bir sürede ölmesini sağlaması olduğu iddia edilir. Ancak bugün pek çok kaynak bunun târihinin çok daha eskilere dayandığını gösteriyor. Dünyâ kimyâsal silahları konuşurken genetik mühendislik yöntemiyle geliştirilmiş biyolojik silahlar gözden uzak tutuluyor. Biyolojik silahlar daha çok, bir ülke veya bölge ile savaşa girişmeden orayı yok etmek veya kontrol altında tutmak için kullanılır. İki yıl önceki ebola salgını ve onunla ilgili yapılan haberleri bir düşünün! 08 Ekim 2014’de Washington Post’a konuşan Delaware Üniversitesi’nden Prof. Cyril Broderick şunları söylüyordu: "Ebola virüsü Pentagon'un biyo-terörizmidir. Afrika’nın kaynaklarını yasadışı şekilde kontrol etmek amacıyla, başta Afrika olmak üzere, dünyâ nüfusunu azaltmak için Ebola’yı kullandılar...” Allah (cc) ebola balonunu söndürdü. Aşı mı ürettiler? Hayır. İlaç mı ürettiler? Hayır. Bu süreçte dört Afrika ülkesinin zararının 40 milyar dolar olduğu açıklandı. O târihlerde bu ülkelere seyahat edilmemesi, yatırım yapılmaması tavsiye kararlarını aldı batılı devletler. İthâlat ihrâcat durdu. Zâten son derece fakir olan bu ülke ekonomileri 30-40 yıl belini doğrultamayacak şekilde bitirildi. Yardım örgütlerinin bölgeye girmesine bile izin vermediler. Neden yaptılar bunu? Şeytanın bir kulu kandırmak için bir amacı olabilir ama bu iki ayaklı şeytanların amaçları saymakla bitmez. Kısaca sıralamak gerekirse; nüfus azaltımı için kitlesel ölümler, ilaç ve aşı satmak, toprakların tahliyesi ve güvenli işgâl, panik meydana getirip ekonomik ve siyâsî yapıları tahrip, gündem değiştirmek ve insanların ilgisini başka alanlara sevk etmek, sosyal sorunlara yol açmak, hükûmetleri baskı altına almak vs, vs… Hikâye uzun fakat yerimiz dar. O halde zikaya dönelim, ama önce benzer örneklere de kısaca temâs edelim. Alman siyâset bilimci William Engdahl, asıl amacın insanları sağlıklı kılmak değil küresel nüfus ve soy arıtımı projesi olduğunu ve patronların on milyarlarca doları bu amaçla cömertçe harcadıklarını dile getirmekte. Engdahl, kuş gribi, domuz gribi, sars, ebola, corona, AIDS gibi pek çok virüsün benzer amaçlarla kullanıldığını ve pek çok aşının da aynı amaca hizmet ettiğini kaydediyor. Batı medyası virüs hakkında dehşete düşürücü haberler veriyor, korku empoze ediyor. Bir medya patronu, Amerikan basınında yer alan haberlere göre “225 milyon insandan oluşan bir dünyâ kurguluyoruz / arzuluyoruz” şeklindeki itiraflarda bulunmuştu. Daha vahim iddialar da var. Zikanın en yaygın görüldüğü iddia edilen ülkelerden bazıları Brezilya, Şili, Peru ve El Salvador gibi ülkeler. Brezilya'da ancak sağlık açısından gerekli görüldüğü hâller ve tecâvüz gebeliği hâriç kürtaj yasak. El Salvador anne sağlığının tehlikede olması ve ırza geçme durumlarında bile kürtaja izin vermiyor. Hattâ bu ülkede düşük yapmanın bile ciddî hapis cezâsı var. Benzer yasaklar zikanın görüldüğü başka ülkelerde de söz konusu. Bugün bu tür ülkelerde kürtajın serbest bırakılması için kampanyalar yürütülüyor. Batı medyası da bunu şiddetle destekliyor. Amerika’nın gelişmesinden rahatsızlık duyduğu Brezilya’da bu yıl 2016 yaz olimpiyatları yapılacak. Ülke bunun için on milyarlarca dolarlık yatırım yaptı. Oysa bâzı ülkeler zika riski sebebiyle 2016 olimpiyatlarına katılmayabileceklerini açıkladılar. Risk köpürtülerek sunuluyor kapitalizmin bilim dergilerinde. Bütün küresel sağlık teşkilatları kadınlara ‘gebe kalmayın, gebeliği 3-5 yıl erteleyin’ çağrıları yapıyor. Ne kadar insancıllar değil mi? Afrikalı, Asyalı ve Güney Amerikalı bir çocuğun engelli doğması bu beylerin daha çok işine gelmez mi? İyi de bu ‘iyi niyeti’ neye borçluyuz? Biliyoruz ki dünyâ nüfusunun fazlalığından şikâyet eden küresel sömürge güçleri, düzenli ve sürekli olarak nüfus azaltım teknikleri üzerinde çalışıyor. Bir güç olmasına rağmen, nüfus kötü gösterilerek rakiplerini kontrol altında tutmayı hedefliyorlar. Bu amaca hizmet için sık sık biyolojik silahlara mürâcaat ediyorlar. Haklı olarak Güney Amerika, Güney Asya ve Afrika ülkelerinde yayıldığı ileri sürülen zika virüsünün bu amaçla servis edilmiş olmasından endişe ediliyor. Buralarda işe yararsa, önümüzdeki yaz bize de servis edilecektir. Türkiye’de her doğan 100 çocuktan 20’si biyolojik ve zihinsel engelli, her 100 çocuktan ikisi otistik doğarken bu büyük rakamla ilgilenmeyen medyamızın, bu virüs maazallah bize de sirâyet edecek olursa nasıl manşetler atacağını şimdiden söylemek güç değil. Baskılar ve medyanın köpürtmesi daha şimdiden tesirini gösterdi. Dünyâda gebeliği erteleyenlerin sayısı inanılmaz boyutlara ulaştı. Engelli doğumlara yol açtığı iddia edilen virüsün, âilelerin çocuk yapmasını engellemeye dönük ciddi bir baskı aracı olduğu iddiası böylece doğru çıkmış oluyor. Buna rağmen vicdânı diri kimseler de yok değil. Peru devlet başkan yardımcısı ve kadınlardan sorumlu devlet bakanı Marisol Espinoza Cruz kürtaja aslâ izin vermeyeceklerini söyledi, kadınların uzun kollu kıyâfetler ve eteklerinin altına pantolon giymelerini tavsiye etti. Ezcümle dünyâmızda taşlar bağlı, itler serbest. İnsanlığa efendilik yapmak isteyenler her gün hesap üstüne hesap yapıyor ve yeni biyolojik silahların peşinde koşuyor. Biz de seyretmekten öte bir şey yapmıyoruz. Şükür ki, mâsumları koruyan ve küfrün hesâbını bozan bir Allah’ımız (cc) var ve şerlerinden O’na (cc) sığınıyoruz. Kemal Özer (Nisan 2016)

Abone Ol

En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın. Asla spam yapmayız!

Mesaj Bırak

En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın.

Bülten Aboneliği