Hz. Esmâ bint Ebî Bekir (r.anhâ), İslâm tarihinin sessiz ancak en derin izler bırakan şahsiyetlerinden biridir. Onun hayatı; imanla beslenen bir vakar, sabırla kemale ermiş bir ahlâk ve izzetle korunmuş bir duruşun hikâyesidir. O, ne sözleriyle öne çıkmayı ne de hâllerini sergilemeyi arzu etti. Fakat yaşadığı hayat, asırlar sonrasına ölçü olacak kadar berrak ve güçlüydü.
Babası Hz. Ebû Bekir es-Sıddîk’ın (ra) evinde büyüyen Esmâ (r.anhâ), İslâm’ı ilk tanıyan neslin içinde yer aldı. Bu ev, imanın öğrenildiği ve yaşandığı bir mektepti. Doğruluk, edep, sadakat ve teslimiyet onun şahsiyetinde erken yaşlardan itibaren kök saldı. İman, Esmâ (r.anhâ) için hayatı ayakta tutan esaslı bir dayanak oldu.
Hicretin Görünmeyen Kahramanı: Zâtünnitâkayn
Hicret gecesi, Hz. Esmâ’nın (r.anhâ) imanının hayata nasıl dönüştüğünü gösteren en çetin ve en öğretici imtihanlardan biri oldu. Resûlullah’ın (sav), alışılmışın dışında bir vakitte, öğle sıcağında babası Hz. Ebû Bekir es-Sıddîk’ın (ra) evine gelişi, Esmâ’nın (r.anhâ) dikkatinden kaçmadı. Henüz söze gerek kalmadan bunun sıradan bir ziyaret olmadığını sezdi. Kısa bir süre sonra hicret izni açıklandı; Medine yolculuğu başlayacaktı. O anda evde bulunan Esmâ (r.anhâ), bu büyük emanetin doğrudan muhatabı hâline geldi. Sır saklamak, o gece onun için adeta bir iman borcuydu.
Yol azığı hazırlanırken, küçük gibi görünen fakat mânâsı çok büyük bir hâdise yaşandı. Azık torbası ve su kabını bağlayacak bir ip bulunamadı. İşte o an Esmâ (r.anhâ), belindeki kemeri çözerek ikiye böldü; bir parçasıyla azığı, diğer parçasıyla suyu bağladı. Bundan son derece memnun kalan Peygamber Efendimiz (sav), Esmâ’nın (r.anhâ) bu incelikli ve vakur hareketini iltifatla karşılamış, kuşağını ikiye bölerek gösterdiği sadakatin karşılığı olarak ona cennette iki kuşakla mükâfatlandırılacağı müjdesini vermiştir. Bu nebevî iltifatın ardından Esmâ (r.anhâ), “iki kuşak sahibi” mânasına gelen Zâtünnitâkayn lakabıyla anılır olmuştur.
Rivayetlerde bu lakabın verilişine dair ayrıntılar farklı şekillerde aktarılır. Buna göre Resûlullah (sav) ile Hz. Ebû Bekir’in (ra) Sevr Mağarası’nda gizlendikleri günlerde, geceleri onlara yiyecek taşıma vazifesini üstlenen Esmâ (r.anhâ), mağaradan ayrılıp Medine yoluna çıkacakları sırada azık torbasını bağlayacak ipi evde unuttuğunu fark etmiştir. Bu esnada hiçbir tereddüt göstermeden belindeki kuşağı ikiye bölmüş; bir parçasıyla azık torbasının, diğer parçasıyla su kabının ağzını bağlamıştır. İşte bu hâdise, onun ferasetini ve fedakârlığını sembolleştirmiş; Esmâ bint Ebî Bekir (r.anhâ) bu sebeple “Zâtünnitâkayn” diye yâd edilmiştir.
Resûlullah Efendimiz (sav) ve babası evden ayrıldıktan sonra Mekke, sabaha sert bir öfkeyle uyandı. Müşrikler iz sürüyor, ev ev dolaşıyor, hicret edenleri bulmaya çalışıyordu. Kapıya dayandıklarında karşılarında Hz. Esmâ’yı (r.anhâ) buldular. Sert sorular sordular: Babası neredeydi? Resûlullah (sav) nereye gitmişti? Esmâ (r.anhâ), bütün bu baskıya rağmen tek kelime fazla söylemedi. “Bilmiyorum” dedi ve sustu.
Bu suskunluğun bedeli ağır oldu. Ebû Cehil’in attığı tokatla yere düşen küpeleri, Esmâ’nın (r.anhâ) kalbindeki kararlılığı daha da görünür kıldı. O an, bir genç kızın korkup çözülmesi beklenebilirdi; ancak Esmâ (r.anhâ) çözülmedi. Ne can korkusu ne baskı ne de şiddet, kendisine emanet edilen sırrı dilinden alamadı. Çünkü onun dünyasında emanet, can pahasına korunması gereken kutsal bir sorumluluktu. Acı geçerdi, fakat ihanet geçmezdi.
Bu hâdise, Hz. Esmâ’nın (r.anhâ) şahsında imanla yoğrulmuş bir metaneti gözler önüne serer. O gece Esmâ (r.anhâ), hicret yolunun görünmeyen ama vazgeçilmez bir neferi oldu. Kılıç kuşanmadı, yol yürümedi; ancak sabrı, feraseti ve suskun direnişiyle hicret tarihinin en kritik halkalarından birini taşıdı.
İşte bu sebeple hicret gecesi, Hz. Esmâ’nın (r.anhâ) hayatında bütün ömrüne yön veren bir istikamet oldu. O gece gösterdiği duruş, ilerleyen yıllarda sabrına, anneliğine ve cömertliğine aynı ruhu taşıdı.
Medine’de Kurulan Yuva: Yoklukta Bereket
Medine’ye hicretten sonra kurduğu yuva, yokluk içinde huzurun; emek içinde izzetin mümkün olduğunu gösterdi. Zübeyr b. Avvâm ile olan evliliği, iman ve sadakatte denklik üzerine kuruluydu. Ev işlerini bizzat görür; su taşır, değirmen çevirirdi. Fakat bütün bu meşakkat, onda bir ağırlık değil, rıza duygusu doğururdu. Resûlullah’ın (sav) kendisine gösterdiği inceliği edep gereği geri çevirmesi, onun hayâ ve nezaketini yansıtır. Zübeyr’in, “Senin başında hurma taşıman bana daha ağır gelir” sözü ise bu evde emeğin nasıl kıymet bulduğunun ifadesidir.
Annelikte de aynı ölçü hâkimdi. Medine’de muhacirler arasında doğan ilk çocuk olan Abdullah b. Zübeyr’in annesi oluşu, ümmet için bir sevinç vesilesi oldu. Esmâ (r.anhâ), evlatlarını izzetle yetiştirdi; onlara dünya menfaatini değil, hakka sadakati öğretti. Bu terbiyenin en belirgin tezahürü, oğlunun zulme karşı duruşunda açıkça görüldü.
Cömertlikte Ölçü: Ertelemeden Vermek
Cömertlik, Hz. Esmâ’nın (r.anhâ) şahsiyetinde belirgin bir vasıftı. Elinde olanı bekletmeden dağıtırdı. Oğlu Abdullah, annesi Esmâ (r.anhâ) ile teyzesi Hz. Âişe (r.anhâ) kadar cömert kimse görmediğini ifade eder. Teyzesinin biriktirerek verdiğini, annesinin ise eline geçeni ertesi güne bırakmadığını anlatır. Bir gün evde vereceği sadakayı sayıp hesaplarken Resûlullah’ın (sav), “Sayma, sonra Allah da sana sayarak verir” şeklindeki uyarısı, onun hayat ölçüsünü daha da berraklaştırdı. O günden sonra cömertliğini hesapla değil, güvenle sürdürdü.
Kur’ân’la Kurulan Denge: Huşû ve İdrak
Hz. Esmâ (r.anhâ), imanı; duygusal derinlik, sarsılmaz bir denge ve kalıcı bir teslimiyetle yaşayanlardandı. Onun dindarlığı, gelip geçici hâllerin değil; kalpte kök salmış yakînin ürünüdür. Bu sebeple Kur’ân karşısındaki tavrı da ölçülü ve derinden derine işleyen bir hassasiyet taşırdı. Kendisi, bu hususta sahâbe neslinin ortak duruşunu veciz bir şekilde dile getirir ve Kur’ân’la kurulan ilişkinin mahiyetini ortaya koyardı. Ona göre ilk nesil, Kur’ân okunurken kendinden geçmez, bayılacak hâle düşmezdi. Onlar ağlar, ürperir; fakat ardından Allah’ı anmakla derileri ve kalpleri yumuşar, bu yumuşaklık hayatlarına yön verirdi. Huşû, aklı devre dışı bırakmaz; bilakis aklı ve kalbi aynı istikamette buluştururdu. Gözyaşı vardı; ancak bu, gösteriye dönüşen bir hâl değil, tefekkürü derinleştiren bir iç arınmaydı.
Bu yaklaşım, Hz. Esmâ’nın (r.anhâ) şahsî tecrübesini aşan bir hakikati yansıtır. Kur’ân, sahâbeyi sarsar; fakat savurmazdı. Onları hayattan koparmaz, hayata daha sağlam bağlardı. Kalplerde meydana gelen ürperti, geçici bir heyecan olarak kalmaz; ahlâka, sabra ve izzetli bir duruşa dönüşürdü. Ardından kalpler yumuşar, bakışlar berraklaşır, davranışlar ölçü kazanırdı.
Son Safha: İzzetle Vedâ
İleri yaşlarında gözlerine perde inmişti; fakat aklî dengesi hiç bozulmamıştı. Rivayetlere göre dişleri dahi dökülmemişti. Rüya tabirindeki maharetiyle tanınır; bu ilmi babası Hz. Ebû Bekir’den (ra) öğrenmişti. Hayatının son safhasında dahi basireti açıktı. Mekke’de zulme karşı direnen oğluna yaptığı konuşma, sıradan bir annenin değil; imanla konuşan bir sahâbînin sözleriydi. Ona izzeti hatırlattı, esareti reddetti; dünyalık için eğilmeyi ağır bir kayıp saydı. Vedâ anında zırhını çıkarmasını istemesi, şehadeti yüceltmekten ziyade teslimiyeti tamamlamaya yönelikti. Ardından oğlunu Allah’a havale etti; takdire rızâ gösterdi.
Abdullah b. Zübeyr’in 14 Cemâziyelevvel 73’te şehit edilmesinden birkaç gün sonra Hz. Esmâ (r.anhâ), Mekke’de vefat etti. Kadın muhacirler içinde en son vefat eden sahâbî olarak anılır. Yaklaşık bir asra yaklaşan ömrü, imanla başlamış; izzetle tamamlanmıştır.
İlmî Mirası
Hz. Esmâ bint Ebî Bekir (r.anhâ), Resûlullah’tan (sav) naklettiği hadislerle de sünnetin gelecek nesillere ulaşmasında mühim bir rol üstlenmiştir. Rivayetleri, Kütüb-i Sitte başta olmak üzere pek çok hadis kaynağında yer alır. Bu rivayetler; hicret gibi tarihî hadiselere ışık tutan haberlerden, cömertlik, kıyafet, yeme içme, kadınlara dair hükümler ve bazı ibadetlerle ilgili ölçülere kadar geniş bir muhtevaya sahiptir. Onun rivayetleri, yaşadığı hayatın ilmî bir yansıması gibidir.
Hz. Esmâ’nın (r.anhâ) mirası, yüksek sesle konuşmaz; ancak derinden tesir eder. O miras bize şunu öğretir: İman, insanı zayıflatmaz; izzet kazandırır. Sabır, susmak değil; Allah’a dayanarak ayakta kalmaktır. Fedakârlık, kayıp değil; ebedî kazançtır. Onun sessiz yürüyüşü, bugün de yol göstermeye devam etmektedir.
Cenâb-ı Hak’tan, bu izzetli hayatın öğrettiği dengeyi idrak edebilmeyi; iman, edep ve sabrı kendi hayatımıza taşıyabilmeyi niyaz ederiz. Allah Teâlâ onu rahmetiyle kuşatsın, bizleri de sâlih kulları arasına dâhil eylesin. Âmin.
Şubat 2026, sayfa no: 14-15-16-17
Abone Ol
En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın. Asla spam yapmayız!
Mesaj Bırak