Ne zaman bir yol hazırlığı yapsam, önce iç dünyâmda o yola hazırlanmaya çalışırım. Bunu yaparken, esaslı dostlarımdan yardım alırım. Bana karşı hiç değişmeyen, her zaman bana doğru yolu gösteren kadirşinas dostlarım. Çok sevgili dostlarım… Bu benim dostlarımla siz de dost olabilirsiniz. Siz de bir yola çıkacağınız zaman yâhut içiniz daraldığında, kendinizi yalnız hissettiğinizde… Artık ne bileyim, sâlih ve sâdık bir dosta ihtiyâcınız olduğunda sohbet edebilirsiniz. Çünkü benim dostlarım okuyucularıma da dosttur.
Bu dostlarımdan ilki Türkçe’nin süt dişi olan Yûnus Emre’dir… Bizim Yûnus. Evinde bir Yûnus Dîvânı bulundurmayan, Yûnus’un deyişlerinden ve gönle huzur veren sohbetinden mahrûm olur. Yûnus’la dost olmak için, onun ilâhîlerini dinlemek, kelimelerle hayat bulan mânâ dünyâsını okumak gerek. Benim Yûnus’la dostluğum, sohbetim onu okuyarak gerçekleşiyor… Bakın bu kutsal yolculuğa çıkmadan önce de Yûnus’a mürâcaat ettim… Eskilerin tefe’ül yapmak dedikleri yöntemle, evvelâ merhum dostumun rûhu için bir Fâtiha okuyup öylesine bir sayfasını açtım. Sohbet başladı… Ama ne sohbet! Bu sohbeti mutlaka dinlemelisiniz.
Benim Yûnus’la aramdaki sırdaş, Yûnus Dîvânı’dır. Bu Dîvân’dan tefe’ül yaptım… Karşıma her biri birer mânâ incisi olan şiirler çıktı. Bu şiirleri ardı sıra okudum. İlkinde diyor ki:
Gitdi bu kış zulmeti geldi bahar yaz ile
Yeni nebâtlar bitdi mevc urdı hep nâz ile
Kıştan ve bahardan söz ediyor şâir. Kış; soğuğu, karı, buzu ve diğer meşakkatleriyle eziyet ve sıkıntı sebebidir. Hele hele Yûnus döneminin kışını düşünelim. Zirâatla geçimini sağlayan insanları; uzun kış aylarında tükenen yiyecekleri, biten odunu, yağı tuzu hatırlayalım… Rençperin kolu kanadı olan hayvanların yemlerinin azalmasını hayâl edelim. O fakirliği, o yoksulluğu, çâresizliği… İşte kış bu yüzden “zulmettir”. Oysa bahar, bolluktur, berekettir; çâresizlere çâredir, fukarâya ekmektir, aştır. Bu yüzden benim can dostum Yûnus’um diyor ki: “Hamdolsun, bahar geldi, bu kış zulmeti gitti.”
Hamdolsun, bahar geldi… Yola çıkacağım ya, ben bu baharı, çıkacağım yolculuğa yordum. Kış, sâdece bir mevsim değildir. İnsanın içinde de kış vardır. İnsanın içinde de yoksulluk, çâresizlik… Hemen ellerimi açtım, bu çıkacağım yolculuğun, bu kutsal gidişin bitmeyen, tükenmeyen bahar rüzgârları estirmesini diledim. Sonra yirmi beyitten ibâret olan bu şiirin diğer beyitlerini okudum. Siz de okuyacaksınız, ama yolculuk psikolojisinden olsa gerek, benim üzerimde etkili olan son beyitti. Şöyle diyor:
Yûnus imdi gam yime niden ne kılam dime
Gelür kişi başına ezelde ne yazıla
Çıkılan her yolculuk insanda bir tedirginlik yaratır. Nasıl gideceğim? Kimlerle karşılaşacağım? Yolda kim bilir ne meşakkatlerle karşılaşacağım. Dahası, gitmek var, ama ya dönmek?.. Dönüş bazan elimizde olmaz. O bakımdan her yolculuğumda, yakın mesâfe de olsa vasiyetimi yazar bırakırım. Şu insanlara borcum var, şunlardan da alacağım var derim. Yol hâli, bilinmez. Yine böyle bir hâlet-i rûhiyeye sâhip olmalıyım ki Yûnus’um dostça beni teskîn etti: “Sakın kaygılanma! Bırak şu endîşeyi. Sen Allâh’a teslîm ol, gerisini merâk etme. Çünkü…” dedi, “Gelür kişi başına ezelde ne yazıla!”
Ah güzel dost, ne kadar da güzel söyledin. İnan içim açıldı, gönlüm ferahlandı. Ne endîşem kaldı, ne de kaygım. Artık yola çıktıysam, yola teslîm olmalıyım… Yola teslîm olmak! Yol eri olmak. Er, yâni delikanlı. Yâni mert. Derin bir nefes aldım, içimdeki yiğidin, o mert insanın ortaya çıktığını seyrettim. Sonra sohbete devâm ettim.
Beş beyitten oluşan başka bir şiirde benim dostum, er olmanın, er eteğini tutmaktan geçtiğini anlatıyordu. Er eteğini tutmak… Bir yolu, bir izi tâkip etmek! Diyor ki:
Sen bu cihân mülkine geldüm gelmedüm dime
Dut evliyâ etegin zinhâr elinde koma
Er kişi, Allah dostudur, velîdir. Benim can dostum diyor ki: “Eğer bir erin izinde gitmiyorsan, bu dünyâya geldim veya gelmedim deme.” Dünyâya gelmek, hayâtı anlamlandırmak, varlığı anlamak ve anlamlandırmak ancak bir yolda gitmekle mümkündür. Yol, insana duruş verir. Bir izi, bir yolu tâkip edemeyenin duruşu olmaz. Duruşu olmayan da temel sorulara doğru cevaplar veremez. Diğer bir ifâdeyle, dünyâ hayâtı baştan sona bir yolculuktur. Yönünü tâyin edebilmen, ufkunu belirleyebilmen için bir rehbere ihtiyâcın var… O rehber, Allah dostudur.
Ben okuduğum beyitlerle bunları düşünürken, Ka’be aklıma geliyor… İbrâhimî gelenek, Makam-ı İbrâhim’i görür gibi oluyorum. Hâcer’i ve İsmâil’i hatırlıyorum. Hemen bu geleneğin en son ve en kâmil yolunun öğreticisi “ruh ufkumuz” Efendimiz aklıma geliyor. Sonra hemen oracıkta, o beyti okurken hayâl âleminde Medîne’ye gidiyorum; Ravza’da huzurdayım… Hayâtın anlamı işte bu olsa gerek. Hayat, yola çıkarak anlam kazanıyor. Bir izi, bir yolu tâkip ederek dünyâyı anlıyor, anlamlandırıyorsunuz. Bu şiir, kısa, beş beyitten ibâret olsa da, beni bir yandan târihin derinliklerine ve gideceğim o mekânlara, öte yandan da âna ve evime getiriyor. Aşktan, denizden, dalgalardan ve dalgalara yenik düşen gemiden bahisler açıyor… İçim açılıyor, gönlüme şenlik düşüyor. Bu şenlikle okuyorum, bahtıma çıkan şiiri.
Bu şiir de kısa, bu da beş beyitlik. Fakat dostum bunda da onca hakîkati, onca güzelliği âdetâ dürmüş, muhtasar bir şekilde bize sunmuş. Dosttan bahsediyor, düşmandan bahsediyor. Beni bu şiirin son dizesi daha çok düşündürüyor. Diyor ki:
Kime kim dost kapu aça düşmanı elinden kaça
Yûnus agzı güher saça degme ‘ârif diremeye
Ne kadar anlamlı, ne kadar derin bir söyleyiş bu. Dost kapı açar… Kapı açıcı. “Eğer dostun sana kapı açarsa, düşmanın kaçar gider” diyor. Maksat düşmanı kaçırmak, uzaklaştırmaktır. Düşman kim? Düşman ayartıcı, kaygılarımız, endîşelerimiz, korkularımız. Ufkumuzu daraltan, gönlümüzü târumâr eden, aklımızı başımızdan alan her şey… Düşman nerede? Her yerde. Sıcacık yatağında, huzur hânende, çalışma ofisinde, bindiğin arabada, yürüdüğün kaldırımda, gezindiğin parkta ve hattâ gittiğin yolda. Belki, bizzat dostun evinde; kıldığın namazda, yaptığın tavafta... Bu düşmandan kurtulmak lâzım! Benim sevgili dostum Yûnus’um, bunun yollarından birini ve en önemlisini öğretiyor: “Kapı açıcı dost, seni sever ve kapılarını açarsa… O düşman da kaçar gider.” Şu halde ne yapmak lâzım? İçindeki kapıların, gönlünün, aklının ve zihninin anahtarlarını bu dosta teslîm etmelisin. Demelisin ki: “Sen kapıları açan dost… Benim için hayır kapılarını aç. Aç ki kurtulayım. Aç ki, arınayım. Aç ki, huzura ereyim!”
Bizim Yûnus bitmesini istemediğim sohbetinde bana bunları anlatıyor. Sonra diyor ki: “Yûnus agzı güher saça degme ‘ârif diremeye” E, elhak doğru… Yûnus söyledikleriyle cevherler saçıyor. Ama ne cevher! Hiç bitmeyen büyük bir hazînenin kapılarını açıyor. Kadrini, kıymetini bilen bir dost. Durduğu yeri bilen, nereden baktığını bilen bir dost. Fakat onu anlayabiliyor muyuz? Nasîbimiz kadar. Zâten “âriflik” iddiamız da yok; o halde anlayabildiğimiz kadar anlıyoruz.
Ben hâlâ kapı açıcı dostu düşünüyorum. Kapıları açıp, düşmanı kovan dost... O dosta nasıl giderim, a can? Söyle, o dosta nasıl ulaşabilirim? Nasıl fark edebilirim o dostu? Anahtarlarımı nasıl teslîm edebilirim? Sahi, anahtarlarım mı var? Kapılarım mı? Ben bir han mıyım? Bir konak mı? Ah sorular… Sorular. Ne çok da sorularım var. Ben sorularımla meşgûlken, can dostum Yûnus’um beni yalnız bırakmıyor; şöyle sesleniyor:
Dosta gidenün yolı gönül içinden geçer
Bir ‘amel eylemedüm gireyidüm gönüle
Dosta giden kişiler unudur kendözini
Ben nereye varursam beni ileden bile
Senlik benlik olıcak iş ikilikde kalur
İkilik dutan kişi niçe birike birle
Şerhe ne hâcet! Yûnusça söyleyişe kendimi teslîm ediyorum… Ama bir yere geliyorum, oradan öteye gidemiyorum:
Yitmiş iki milletün ayagın öpmek gerek
Yaramagçün ma’şûka cümle millete bile
“Dostun seni sevmesini istiyorsan, seni tanımasını, bilmesini, kapılarını açmasını” diyor Yûnus, “yetmiş iki milleti bir bil!” demek istiyor; ki kesreti, renkleri, bakışları aş… İnsanı insan olarak sev. Hangi renge, hangi dile, hangi inanca sâhip olursa olsun, önce onu insan olarak bil ve kabûl et. Hattâ ne bilmesi, “Yitmiş iki milletün ayagın öpmek gerek.” Bu ne demek? Bunun adı, tevâzûdur. Kim olursa olsun, onu değerli ve kıymetli bilmek. Hac da umre de insana bu bilinci kazandırmalı. Tavaf ve sa’yda farklı dilleri duymak, farklı renkleri görmek, farklı giyimleri, farklı tatları tanımak. Bu farklılıkla, kâinâtın merkezinde bir araya gelmek. Bu biliş, ancak tevâzuyla ve sevgiyle mümkün oluyor. Gönül kazanarak, insanı kazanarak dosta ermek! Şimdi daha iyi anlıyorum evvelce okuduğum şu beyiti:
Ak sakallı pîr koca bilmez ki hâli niçe
Emek yimesin hacca bir gönül yıkarısa
Sonra hemen bir başka beyit geliyor hatırıma:
Düriş kazan yi yidür bir gönül ele getür
Yüz Ka’be’den yigrekdür bir gönül ziyâreti
Gönül ziyâreti… Kutsal yolculuk, evrenin kalbine, gönlüne yapılan yolculuktur. İnsan da küçük bir evren değil mi? Sevgili dostum Yûnus Emre’m, beni çıkacağım yolculukta verdiği samîmî nasîhat ve telkinlerle kuşatıyor, yeniliyor ve yola hazır hâle getiriyor. Dîvân’ı kapatıyor, kalkıp bir fincan kahve alıyor, düşünüyor düşünüyorum. Rabbime şükrediyorum, böyle samîmî bir dostla beni tanıştırdığı için. Biraz dinleniyorum, bu derin sohbetin arkasından. Sonra bir başka dostun kapısını çalıyor, beni buyur etmesini bekliyorum.
[Ey okuyucu, bu yazı bir umre yolculuğuna çıkarken kaleme alınmıştır. Eğer bu konuda daha başka metinler de okumak istersen, mutlaka, ama mutlaka Hacnâme (Ankara, 2024) isimli kitabımıza bakman gerekir. Muhabbetle selâm ederim…]
Şubat 2026, sayfa no: 48-49-50-51
Abone Ol
En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın. Asla spam yapmayız!
Mesaj Bırak