Ara

Yedikule'den Langa Bostanlarına…

Yedikule'den Langa Bostanlarına…

Yedikule, Marmara Denizine kıyısı olan, Kazlıçeşme, Şehremini ve Kocamustafapaşa semtlerinin çevrelediği, Suriçi İstanbul'unun en eski, en gizemli semtlerinden biridir. Hâtıralarında nice hikâyeler barındıran Suriçi'nin bu en uç noktası, adını İstanbul kara surlarının semtte bulunan yedi kulesinden alır. Bu kuleler Genç Osman, Cephanelik, III. Ahmed, Hazine, Zindan, Top ve Bayrak Kuleleridir. Bizans döneminde de semtte beş kule bulunduğu ve semtin benzer biçimde Beşkule (Penta prikyor) olarak adlandırıldığı rivâyet edilir. Fethin hemen ardından, semtte var olan beş kuleye Osmanlılar tarafından iki yeni kule daha eklenmiş ve toplam 7 kule barındıran semt bu dönemden sonra Yedikule olarak isimlendirilmiş. Yedikule denince akla ilk olarak zindanlar, Sultan Genç Osman'ın yürek dağlayan katli ve burada can verenlerin hazin hikâyeleri gelir. Lâkin semt hatırı sayılır miktardaki târihî ve kültürel mîras envanteriyle de ön plana çıkmayı yeterince hakediyor. Zîrâ semt birbirinden güzel, çok sayıda târihî evin yanı sıra onlarca târihî câmi, tekke, çeşme ile pek çok Ni'me'l-ceyş merkadine de ev sâhipliği yapıyor. Yakın zamâna kadar önemli oranda gayrimüslim nüfus barındıran Yedikule ve yakın çevresinde farklı mîmârî formlarda Rum ve Ermeni kiliselerine de rastlanır.

Biz bugünkü yazımızda Yedikule Meydanı'ndan başlayıp İstasyon Caddesi boyunca devâm edip Samatya'ya kadar ulaşan, buradan da Langa Bostanları’na kadar uzanan güzergâhtaki târihî ve kültürel mîrâsımızdan söz etmeye çalışacağız. Kitâbesi bulunan Yedikule Kapısından içeriye girdiğimizde az ötede kulenin dibinde Ni'me'l-ceyş'ten Altıparmak Ahmed Baba'nın kabri bizi selâmlar. Suriçi bölgesinde bulunan hazirelerin ihyâsı bağlamında burada bulunan kabir de yakın zamanda elden geçmişti. Latin harfleriyle yazılan mermer levhası ne yazık ki kırılmış. Birkaç parça hâlinde öylece ortalıkta duruyor. Restorasyon sırasında Fatih Belediyesi tarafından konulan tanıtım panosu ise ortalıkta gözükmüyordu.

Ahmed Baba kabrinin az ilerisinde, 1613 târihli Kürkçübaşı Hacı Hüseyin Ağa Câmi-i Şerîfi ile karşılaşıyoruz. Câmi önünde 1927 târihli bir çeşme bulunur. Gözyaşı tükenen çeşmenin kitâbesi dikkatimizi çekiyor. Şöyle yazıyor kitâbesinde: “İş bu çeşme-i dilârâ’yı inşâ eyledi Râ’nâ / İç suyu bânî-i sâhibesine eyle duâ” Câminin karşısındaki bir çay ocağında nefesleniyoruz. Târihî kuleler tam karşımızdadır. Çayımızı yudumlarken bir yandan da ânı değerlendirip, târih muhasebesi yapıyoruz. Kapıların civârında yer alan bu kahvehâneler kadîm zamanlardan beri şehre giriş çıkış yapanların dinlendiği, nefes aldığı yapılar olarak toplum hayâtında önemli bir yere sâhip olmuştu.

Çay ocaklarının yakınında, yine kulelerin tam karşısında, vaktiyle meydan çeşmesi olarak hizmet veren bir yapı kalıntısı bulunur. Fatih Belediyesi buradaki çeşmeyi restorasyon kapsamına almış. Böyle güzel gelişmelerden haberdâr olunca elbette seviniyor, gelecek adına daha da ümitvâr oluyoruz. Gecekondu tarzı mütevâzı evlerin, parkların arasından geçerek sâhile yakın bir konumda bulunan İstasyon Caddesine ulaşıyoruz. Caddenin başlarında, Yedikule Tren istasyonu yanı başında bir restorasyon çalışmasına şâhid oluyoruz. Bu yapı yakın zamâna kadar varlığından dahi haberdâr olmadığımız Hacı İlyas Câmi-i Şerîfi'dir. İnşâallah ibâdete açıldığı günleri de görmek nasip olur.

Yedikule Tren istasyonu şu anki görünümüyle Anadolu'daki mütevâzı bir kasabayı hatırlatıyor. Melamin kaplı tanıtım levhası, kiremit çatılı akasya ağaçlarının çevrelediği küçük ölçekli yapılarıyla âdetâ târihten kopup gelmiş bir havası var buranın. Yaklaşık bir buçuk asır boyunca Sirkeci-Yedikule arasında hizmet veren, nice hâtıralara, önemli anlara şâhitlik yapan banliyö tren hattı, Marmaray’ın devreye girmesiyle birlikte 2013 yılında kapılarını hüzünlü bir şekilde yolculara kapatmıştı. Sirkeci Garı'nda başlayan hat, Cankurtaran, Kumkapı, Yenikapı ve Samatya istasyonlarından geçerek târihî Yedikule surlarının dibinde son buluyordu. Aradan geçen 10 yıllık sürenin ardından Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı’nın projesiyle, "trenle yüzeyden ulaşım" çok yakında yeniden başlayacak ve hasret nihâyet sona erecek. Projeyle birlikte rayların paralelinde uzanacak bisiklet yolu, oluşturulacak yaya alanları ve sosyal tesislerle şehrin yeni bir hayat alanı kazanması hedefleniyor. Böyle bir projenin hayat bulması hem İstanbul'umuz hem de Fatih ilçesi ve yakın çevresi için önemli, kıymetli ve gāyet anlamlıdır. Bu vesîleyle emeği geçen, katkı sağlayan herkesi tebrik ediyor, teşekkürlerimizi sunuyoruz.

İstasyon Caddesini bitirip İmam Aşir Sokağını da geçerek Hacı Hüseyin Sokağı boyunca yürüyoruz. Hemen sağ tarafımızda çelik konstrüksiyondan yükselen çan kulesi dikkatimizi çekiyor. Burası Samatya Kilisesidir. Demiryolu İşçileri Kilisesi olarak da bilinir. Yedikule tren istasyonuna çok yakın mesâfede bulunan bu kilise, Sultan Abdülaziz Han döneminde (1870) yabancı demiryolu işçilerinin ibâdet gereksinimlerini karşılamak maksadıyla inşâ edilmiş. Kilisenin az ötesinde 1522 târihli Hacı Hüseyin Câmi-i Şerîfi bulunur. Bilinmeyen bir târihte bir Arabın câmi avlusuna kuyu kazmasından dolayı mâbede “Arap Kuyusu Câmii” de denilmiştir. Câmiden 15-20 metre uzaklıkta, yapıdan ayrı bir noktada konumlanan gāyet zarif bir minâresi vardır. Kāidesi ve şerefesi taştan, gövdesi tuğladandır. Minârenin tam karşısında ise câminin Kur'ân kursu yer alır. Kur'ân kursunun yumuşatılmış köşesinde ise güzellikler meşheri diyebileceğimiz çok güzel bir çeşme bizi selâmlar. Çeşme Ahmed Dede’nin hayrâtıdır. Câmi avlusunda antik sütun başlığından dönüştürülmüş bir de musallâ taşı vardır. Musallâ taşları da tıpkı sadaka taşları gibi daha ziyâde antik sütun ve sütun başlıklarından dönüştürülmüş olarak karşımıza çıkmaktadır. Bugüne kadar bunun pek çok örneğini gördük.

Yol boyunca, sağlı sollu olarak, tek katlı, iki katlı, üç katlı pek çok ahşap ev görüyoruz. Bunlar sayıları her geçen gün azalan sivil mi'mârîmizin en nâdide örneklerindendir. Hacı Hüseyin Câmi-i Şerîfi'ni geçtikten sonra sâhil yoluna inip bir müddet surların dışından, Kennedy Caddesi üzerinde, deniz manzarası eşliğinde yürüyoruz. Alt geçitten geçerek İçkalpakcı Sokağına ulaşıyoruz. Kale duvarında suyu akan bir çeşmeyi görünce içimizi târifsiz bir mutluluk kaplıyor. 1796 târihinde yenilenen çeşme, kesme taştan inşâ edilmiş. Surları geçer geçmez gördüğümüz rengârenk boyalı balık lokantaları az ötedeki küçük meydanı çevrelemiş vaziyette. Renk cümbüşü oluşturan dükkânların önünden geçerek Nafiz Gürkan Caddesine ulaşıyoruz.

Cadde üzerinde yer alan Samatya Hastanesi'ni de geçip Cerrahpaşa Hastanesi önlerine geldiğimizde mütevâzı bir mescidle karşılaşıyoruz. Bu, Beyazıd-i Cedid Mescidi'dir. Adından da anlaşılacağı üzere Sultan II. Beyazıd döneminde inşâ edilmiştir. Sağındaki tek şerefeli minâresi tamâmıyla kesme taş olup orijinaldir.

Samatya Hastanesi'nin yapımı esnâsında istimlâk edilen Etyemez Tekkesi Hazîresi'ndeki mezar taşları da bu câmi Haziresi'ne nakledilmiş, tekke/câmi kitâbesi ise yine aynı şekilde buradaki giriş kapısı üzerine takılmış. Fatih Sultan Mehmed Han döneminin ulemâlarından olan şeyh Mirza Baba'nın vaktiyle geniş bir arâzi üzerine tesis ettiği, Karabıçak Veli Tekkesi ve Mirza Baba Tekkesi olarak da bilinen Etyemez Tekkesi'nin sınırları Beyazid-i Cedid Mescidine kadar uzanmakta imiş. Bugün bu arâzinin üzerinde Samatya Devlet Hastanesi bulunuyor. 1950'li yıllarda İstanbul'un târihî pek çok noktasında, yeniden yapılanma adı altında nice kültürel mîrâsımız yok edildi. Davutpaşa İskelesi Mescidi, Abacızade Mescidi ve Hobyar Mescidi Davutpaşa-Samatya bölgelerinde kıyımdan nasîbini alan târihî yapılardan bāzılarıdır. Kimi araştırmacılar Etyemez Tekkesi mensuplarının et yememelerini (vejeteryanlıklarını) Orta Asya yâhut Harizm kökenli Kalenderî dervişlere bağlar.

Mescidin az ötesinde Kadem-i Şerif Tekkesi bulunur. Tekke 1784’de Sadrazam Halil Hamid Paşa tarafından yaptırılmış. Mimârî özelliklerinden 19. yüzyılın ortalarında yenilendiği anlaşılan yapı, yakın zamanda restorasyona tâbi tutulmuş. Tekkenin girişindeki çeşmenin yanından merdivenlerden çıkarak haziresine ulaşılır. Karşılaştığımız ilk hazirede Kadem-i Şerif Tekkesi şeyhlerinin, müridlerinin ve semt sâkinlerinin mezar taşları bulunur. Tekkenin sınırları içinde olup arka kısmında kalan mezar taşları buraya daha sonradan getirilmiş. Rivâyetlere göre tekkenin şeyhi hayli ağırlığı bulunan Kadem-i şerîfi, hürmet göstererek tâ Mekke-i Mükerreme'den İstanbul'a başının üstünde taşımak sûretiyle getirmiş. Bunu duyan ve hoşuna giden zamânın pâdişâhı Şeyh Efendi'ye "Dile benden ne dilersin?" demiş. Şeyh Efendi de oracığa bir tekke kurmasını, vefâtında da yanına defnedilmesini isteyince irâde derhal sâdır olmuş. Tekkenin birkaç adım ötesinde, hastane duvarı içerisinde perişan vaziyette bir çeşmeye rastlıyoruz. Hastane binâsı, çevre duvarlarına varıncaya kadar yenilenirken çeşmeyi bundan ayrı tutmak, bu târihî ve kültürel mîrâsımıza kayıtsız kalmak nasıl izah edilir doğrusu anlamakta güçlük çekiyoruz.

Cerrahpaşa Hastanesi güneydoğu köşesindeyiz. Buradaki dikdörtgen planlı câmi, mahalleye adını veren Kasap İlyas Câmi-i Şerîfi'dir. Ni'me'l-ceyş'ten Kasap İlyas tarafından XV. yüzyılın sonunda yaptırılmıştır. 1495 târihli vakfiyesinde câminin yanında bir mektep ve altı odanın bulunduğu ifâde edilir. Lâkin bu birimler günümüze ulaşmamıştır. 1894 depreminde tamâmen yıkılan yapı, eski taşları olduğu gibi kullanılarak aynı temel üzerine yeniden inşâ edilmiştir. Ahşap çatısı içten kubbelidir. 1977 ve 1993'te tâmir gören câminin bânîsi hazirede medfundur. Yakınında Davutpaşa Hamamı ve târihî bir çeşme vardır.

Câminin önünden ayrılıp Aksaray yönüne doğru yürüyoruz. Az sonra Langa Bostanı Sokağındayız. Langa, Rumca "Vlanga/Yeşillik" kelimesinden geliyor. Bir zamanlar Langa Bostanlarında her türlü sebze yetişiyormuş. Ama hıyarı pek meşhurmuş. Samed Muhtar Ulus anlatıyor: "Mevsimi geldi mi, hele günlerden de Cuma ve Pazar ise bostanlar mahşer. Bahçıvanlar müşterilere hasırlar, kâğıtta tuzlar, testi testi sular taşır durur, önlerine kucak kucak hıyarları yığar. Kolları sıvayıp hart hart yiyen yiyene. Herbiri kol kalınlığında ve lâkin körpe körpe, çıtır çıtır. (..) Bostanların olduğu yer vaktiyle denizmiş, hem de enikonu liman; ismi (Elefteros). Gemiler barınırmış; beride ondan küçük iki liman daha mevcutmuş ki biri Kumkapı'da, öbürü de Kadırga'da." Bahse konu limanın kalıntıları Marmaray projesi kazısında meydana çıktı. 1989 yılında işyerim Aksaray'da idi. Hıyarların tadına bakamasam da bugün işyerlerine dönüşen, incir ağaçlarıyla çevrili yemyeşil Langa Bostanlarına yetiştim. "Langa'nın hıyarı, Yedikule'nin marulu" benzetmesi vaktiyle İstanbul halkı arasında bir deyim hâline gelmiş. 1939 târihli bir gazete, haber başlığını şöyle atmış: "Yedikule, dün marul bayramını tes'id etti." Langa hıyarı artık târih oldu. Lâkin sur dibinde yetiştirilen Yedikule marulunun o efsânevî tadına bakmak hâlâ mümkün.

Temmuz 2022, sayfa no: 42-46

Abone Ol

En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın. Asla spam yapmayız!

Sosyal Medya Hesapları

Mesaj Bırak