Ara

Yansıma

Yansıma

Fahr-i kâinât Efendimiz aleyhis-salât ü ves-selâm bütün âlemlere rahmettir. O, bütün lütf-u ihsânın menbāıdır. Bütün mahlûkât onun rahmet denizinin muhâtabıdır. Allah Teālâ Kur’ân’da, “Seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik” buyurmaktadır. Sevgili Efendimiz aleyhis-salât ü ves-selâm'ın gelişiyle en derin sevgi, nihâyetsiz rahmet ve merhamet durmaksızın bütün insanlığın üzerine yağdırılmaya başlamıştır. Dünyevî, fânî varlığımızı sonsuz cömertliğiyle ve keremiyle aydınlatmıştır. Efendimiz aleyhis-salât ü ves-selâm'ın yüksek ahlâkı Kur'ân'da şöyle târif edilmektedir: “Şânım hakkı için, size kendinizden öyle bir izzetli bir peygamber geldi ki, sıkıntıya düşmeniz ona ağır gelir; size düşkündür ve mü'minlere karşı şefkatli ve merhametlidir.” (A'raf, 172.) 

Kâinâtın fahri, insanların birbirleri için yaşamasının en yüce sevgi ve şefkat örneği olmuştur. O’nun -aleyhis-salât ü ves-selâm- irfan nûruyla bütün insanlık çiçek açan bir tevhîd halkasının yaşayan organizmaları hâline gelmiştir. Allah Teālâ, Ahzab Sûresi'nde şöyle buyurmaktadır: “Biz hakikaten seni bir şâhit, bir müjdeleyici ve bir îkāz edici olarak gönderdik. Allâh'ın izniyle kendisine dâvetçi ve nur saçan bir kandil olarak gönderdik.” Efendimiz aleyh-is-salât-ü-vesselâm'a ‘nur saçan kandil’, ‘sirâcen münîra’ denilmektedir. Sonsuz yükselme, mi'râc, arınma ve nurlanma dînini getirdi. Kâinat saf nûra garkoldu. Dünyevî varlıkları aydınlatan yegâne nur kaynağı O’dur. Nübüvvet ve risâlet güneşi O’dur. Bütün irşad makamlarının sāhibi O’dur.

Aleyh-is-salât-ü-vesselâm, doğar doğmaz secde etmiş ve mübârek dudaklarından “Ümmetim Ümmetim!” kelimeleri dökülmüştür. Miraç gecesi kulların sultānı, ilâhî Huzura varıp, bir insanın yaşayabileceği en büyük saadet olan o hâli yaşamış, Cenâb-ı Allâh'ı müşâhede etmiştir. Allah Teālâ da ona gönlünde ne arzu varsa lütfedeceğini söylemiştir. O, aleyhis-salât ü ves-selâm ise şöyle cevap vermiştir: “Tek dileğim ümmetime yakınlıktır!” Süleyman Çelebi Mevlîd'inde onun bu hasletine yer vermiş ve bunu şöyle ifâde etmiştir: “O doğduğu zaman ümmetim dedi.”

Fahr-i kâinât Efendimiz aleyhis-salât ü ves-selâm bütün insanları kurtarmak için büyük gönül sevdâsına düştü, bu sevdâ insanları kurtarma yüküydü. Bir fazla mü'minin Allâh'ın huzuruna gitmesi için dayanılmaz bir çaba gösterdi. Bütün hayâtınca “Ümmetim, Ümmetim” demesi bu anlama geliyor; nerede bir rahatsızlık varsa, evrende nerede varlıkların bir sıkıntısı varsa Efendimiz bunları yüklenmiş. Âyet-i kerîmede, Allah Teālâ diyor ki: “Tahammülsüz bir yük yüklendin sen.” Peki nedir o yük? Bütün insanları kurtarma yükü.

Bütün yaptıkları, söyledikleri, öğrettikleri, davranış biçimi ve yaşam tarzı aşktan ibâretti, aşk eylemi idi. Kendisine inanan mü'minleri aşkıyla içinde bulundukları fânî dünyânın, tozun kirin içinden aldı. Cehâlet, gaflet, şuursuzluk ve maddesel bağlantılardan tamâmen kurtardı. Peygamber Efendimiz aleyhis-salât ü ves-selâm, dünyâyı şereflendirdiği zaman gönülden gönüle eğitim başlamıştır. Habîb-i Edîb-i Kibriyâsı aleyhis-salât ü ves-selâm, rûhumuzun nûrunu bulmamız için bize rehberlik etmiştir.

Daha önceki hiçbir peygamber kendi ümmeti için bu derece ilgi ve muhabbet göstermemiştir. Tahiyyat'ta okuduğumuz, Fahr-i kâinât Efendimiz aleyhis-salât ü ves-selâm ve Cenâb-ı Hakk'ın arasındaki diyalog bunu bizlere ayân etmektedir. Tüm azamet, mükemmelliyet ve güzelliklerin Allâh'a āit olduğunu belirtmesine karşılık yüce Allah rahmet ve bereketini habîbi olan nebîsine sunmuştur: “Es-selâmu aleyke eyyühennebiyyü ve rahmetullâhi ve berekâtuhu”. Efendimiz aleyhis-salât ü ves-selâm ise bizzat kendisine sunulan bu rahmet ve bereketi sâdece kendisine saklamayıp tüm sālih kullar ile paylaşmıştır: “Es-selâmü aleynâ ve alâ ibâdi’llâhi’s-sālihîn” “Selâm bizim üzerimize ve Allâh'ın sālih kulları üzerine de olsun.” 

İki cihan güneşi Efendimiz aleyh-is-salât-ü-vesselâm öyle bir ümmet sevgisi taşıyor ki; “Ümmetim cennete girmeden, ben de giremem!” diye haykırmıştır. Peygamber Efendimiz aleyhis-salât ü ves-selâm, ölümün şiddeti hakkında şöyle buyurmuştur: “Ruh kabz olunduğu vakit bunun şiddeti üç yüz kılıç darbesi gibidir.” Bundan dolayı Cenâb-ı Hakk'a şöyle bir niyazda bulunmuştu: “Yâ Rabbi, bu ölümün şiddetini ümmetime verme, bana tattır.” Buna binâen Cenâb-ı Peygamber’in ölümü bu şekilde şiddetli olmuştur. Efendimiz âlemlere rahmettir ve buyurmuştur ki: “Şâyet Allah bana merhametiyle muamele etmezse ben bile O’nun cezâlandırmasından kurtulamam.” 

O'nun -aleyh-is-salât-ü-vesselâm- ümmetine olan en yüce muhabbetinin isbâtı mi'râc gecesinde gizlidir. Habîbullah Muhammed Mustafâ sallallâhu aleyhi ve sellem, Yüce Mevlâ ile vuslata erdikten sonra, dünyâya geri dönmüştür. Allâh'ın Zât cennetini bırakıp, zayıf günahkâr kullara, mahviyetli bir kul olarak hizmete döndü ve ömrünü ümmetine vakfetti. O’nun -aleyhis-salât ü ves-selâm- aşkının en büyük tezāhürü, miraçta en yüce cennet makāmını bırakıp günahlarla dolu bu dünyâya mütevâzı bir kul olarak geri dönmesidir.

Ümmet-i Muhammed’in kâmil bir ferdi tevhîde erdikten sonra hizmet, irşad ve rehberlik için mahlûkāta döner. Allah indindeki en rızā celbedici hal dünyâda kul olup O’nun rızāsı için mücâdele etmek, ilâhî mesûliyetleri sırtlanmak, o azîz emâneti taşıyabilmektir.

İbnü’l-Arabî’ye göre Allah ile vuslat hâlinden sonra “dönüş” veya “dönenler”, onun velâyet tanımındaki merkezî bir konudur. İbnü’l-Arabî Hazretleri şöyle diyor: “Bu dönüş, verâset makāmının kemâlini temsîl eder. Yaratılmış varlıklardan uzlet, Hz. Peygamber’in vahiyden evvelki hayâtına tekābül eder. Vahiy, yükseliş devrinin bitmesini işâret eder ki ondan sonra Muhammed aleyhis-salât ü ves-selâm bütün yaratılmışlara gönderilir.” İbnü’l-Arabî “Çifte Merdiven”den bahseder ki onunla, Allâh'a varmış kâmiller için yolculuğun bitmediği gerçeğine işâret eder. Zirveye ermiş olan velî, çıkarken kullandıklarından farklı ama simetrik olan basamaklardan geri dönmelidir.

Yükseliş; Hakk'a yönelmek, mi'râc demektir. Mi'râca yükselmek; tefekkürdür, irfandır, şuur-u ilâhîdir. Mi'râca yükselmek; “Ben size şah damarınızdan daha yakınım”ın şuuruna yükselmektir. Mi'râc mertebesine erişmek, ilâhî nur kazanarak, Cemâlullâh'ı müşâhede etmektir.

İniş; halka yönelmek, rahmet demektir. Halka inmek; kulluktur, hizmettir, merhamettir. Yaratılış ālemine dönmek, halîfetullah ve ubûdiyet sıfatını giymektir. İniş, aşk kazanmaktır, aşk da kemâlâta erişmektir. Ubûdiyetin zirvesine ulaşmak demektir.

İnsanın ulaşabileceği en yüksek makam, Allâh'ın bu dünyâda halîfesi olduğunu idraktir. İnsan kendindeki hilâfet sırrını kemâl ile yaşayıp ubûdiyet sırrına erer. “Mahlûka hizmet et ki Hālik’a hizmet etmiş olasın” ifâdesindeki ma'nâ, mânevî hayâtın nihâî muvaffakiyetini temsîl eder. Hakiki bir Muhammedî âşık, hakiki bir kul, âlemlere rahmet olarak gönderilenin ahlâkını ne derece tevârüs edebilirse, ubûdiyet makāmı da o denli yüksek olur. O kendi nefsini kurbân etmiştir. Yaşayan bir şehittir âdetâ. Etrâfını alevleriyle aydınlatan ama bu meyanda etrâfındakiler nurlanırken kendisi eriyip giden bir mum gibidir. Hakiki bir kul, gönlünün en derinlerinden dünyâya parlayan tevhîd nûrunun parlak aydınlığıdır.

En güzel vârislik, Hz. Muhammed'in aleyh-is-salât-ü-vesselâm ümmetine ve mahlûkāta olan sevgisine vâris olmaktır, kazandığımız güzellikleri, ihsanları ve muhabbeti insanoğluna aksettirmektir. Yāni, mirâçtan alınan nur ile dünyâyı aydınlatmaya çalışmaktır.

Mü'minlik vasfı, Hakk'tan aldığını halka vermektir. Bu mü'minin en önemli düstûrudur. Semâ âyininin hakikati de budur. Semâ eden derviş sağ eliyle Allah'dan aldığını, sol eliyle halka verir. Semâ eden insan tüm varlığını semâya açıyor. Tıpkı serpilmiş bir ağaç gibi. İnsan kalbinin etrâfında döndükçe var oluşu kutluyor. Ağaç verdiği meyvelerle, serpilip göğe uzanmasıyla var oluşunu kutluyor. O’nu, Erham-ür-Râhimîn olan Rabb'imizi zikredebilişini kutluyor. O’na, Zü’l-Celâl ve’l-İkrâm, îmân eden insan bu nasipten ötürü semâ ediyor, tüm zerreleriyle. Toprakla, suyla, rüzgarla, güneşle semâ eden ağaç karanlıktan aydınlığa çıkıyor. Toprağın altında yaptığı zikir, toprağın üzerinde vücut buluyor. Varlığının özünden, fıtratından, kālû belâ'daki şehâdetinden beslenen insan da aydınlığa erecek, zulüm nûra kavuşacaktır.

Kalbin bir yansıma tutkusu var. Sâlim olmuş bir kalp Mahbûb-ı Hakîkî’nin aşkını etrâfına yayar. Hz. Fâtıma annemizin Hz. Ali Efendimiz hakkındaki fevkalâde târifi: “Sen toprak ahlâkısın, sana ne atılırsa atılsın sen ondan bir gül yaparsın, sen benliğini yok ettin. Hiç kimseden bir şey beklemez, yalnız ilâhî tecellînin yansıması gibi tüm varlıklara bir şeyler verirsin!” Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri bu târifi şöyle izah ediyor: “Hazret-i Ali tüm Fahr-i Kâinât ilmini gönlündeki Muhammedî aşkla almış ve insanlara yansıtmıştır.”

En büyük mārifet; bu fânî dünyâda, madde hayâtında, îmânın nûrunun güzelliklerini yansıtabilmektedir. Şehitler en güzel örnektir çünkü diğer insanların dünyâ hayâtını güzelleştirebilmek ve huzur bulmaları için kendi hayatlarını yaşamaktan vazgeçiyorlar. Bir mum gibidirler, diğer insanları aydınlatarak kendilerini yakıyorlar. Hz. Hüseyin'in kalbindeki direnç gücünün şehâdetiyle berâber nur doğdu, ma'nâ doğdu ve bütün evren, zamanlar ve insanlar aydınlandı ve hayat anlam, değer ve sevgi kazandı.

Yeryüzüne felâketler yağmaktadır. Adâletsizlik, edepsizlik ve zulüm ateşi her yeri sarmıştır. Şeytan şer güçlerinin ateşi bütün dünyâyı etkisine almış vaziyette. Modern aklın bozukluğu, sahteliği, riyâsı ve kurduğu tezgahlar zirveye ulaştı. İnsanlık şiddet, suistimal, bozulma, sömürülme tehdîdi altında. Ki bunların hepsi bozuk bir aklın ve ahlâkın ürettiği hastalıklardır.

Zamânımızda yeryüzündeki çirkinlikler zirveye ulaşmıştır! Îmânın nûrunu güzelliklere yansıtabilmek için, bütün dünyâyı saran zulüm ateşini söndürmek için, sel gibi akan mültecîlere yardım etmek ve doğal felâketlerin etkilerini azaltmak için, bozuk bir aklın ve ahlâkın ürettiği hastalıklardan şifâ bulmak için, canımızı ortaya koyacağız.

Mücâdelenin en önemli adımı sevgi tohumunu, âhiret tohumunu, îman tohumunu ekmektir. Nefret eden, kötülük yapan “şeytan tohumu” eker. Âşık olan, iyilik yapan “aşk tohumu” eker. “Haram”lar, Allâh'ın sevmediği şeyler, bizi Allâh'ın sevgisinden uzaklaştıracak şeytānî tohumlardır. “Helâl”lerse, Allâh'ın sevdiği şeylerin bize ilâhî hazîneyi keşfettirecek aşk tohumudur. Şükürle, muhabbetle ve ölçüsünde işlediğimiz helâllerle, toprağa ekilen tohumlardan hâsıl olan hoş kokulu meyveler gibi Rahmân'ın zikrine dönüşüyor ve hâmil olduğumuz Nûr-u Muhammedî’ye doğru çekiliyoruz.

Bütün dünyâyı şer güçlerden yansıyan çirkinliklerden bertarâf etmek için, kalbimizi Muhabbet-i Muhammedî'yi silen gaflet uykusundan uyandırmak için, îmânın nûru ve aşkın gücü ile, kulluk iştiyâkı ve hizmet aşkı ile muhabbet tohumu ekelim. Böylece merhamet duygusu yeşerir. İhlâs, nur ve muhabbet doğar. Hayat bahçelerde yeşillenecek.

 Eylül 2022, sayfa no: 36-39

Abone Ol

En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın. Asla spam yapmayız!

Sosyal Medya Hesapları

Mesaj Bırak