Ara

Vefâtının 67. Yılında Hasan Basri Çantay Âkifnâme ve Nureddin Topçu

Vefâtının 67. Yılında Hasan Basri Çantay Âkifnâme ve Nureddin Topçu

Mehmet Ākif Ersoy, 27 Aralık 1936 târihinde âlem-i cemâle intikāl etmişti. 28 sene sonra onun yakın dostu Hasan Basri Çantay vefât etti: 3 Aralık 1964. Ākif’in, tam yüz yıl önce Ankara Taceddin Dergâhı’nda, İstiklâl Marşı’nın yazılışından iki ay sonra kaleme aldığı şiirlerden biri de Bülbül başlığını taşımaktadır. Bursa ve çevresinin işgâli üzerine kaleme alınan bu feryat dolu mısrâlar Balıkesir mebusu Hasan Basri Efendi’ye ithâf edilmişti. Şimdi bu iki dostu bir üçüncü dostun kalemiyle tanımaya ve rahmetle anmaya çalışalım. 

İnsanı ve kâinâtı üç kitap aydınlatmıştır, aydınlatıyor ve aydınlatacak:

  1. Hazret-i Allâh’ın Kitâbı
  2. Hazret-i Resûlullâh’ın Kitâbı
  3. Hazret-i Halîfetullâh’ın Kitâbı 

Bu üçüncü kitap ile ālim, ārif ve sanatkârların eserleri kastedilmektedir. Hasan Basri Çantay’ın da kafa ve kalbini bu üç kitap aydınlatmıştır. Kendisinin en önemli üç eseri de konuyla ilgilidir:

  1. Allâh’ın Kitâbı (Kur’ân-ı Hakîm ve Meâl-i Kerîm, 3 cilt, İstanbul, 1953)
  2. Resûlullah’ın Kitâbı (Kırk Hadis ve Meâlleri, 3 cilt, İstanbul, 1956-62)
  3. Halîfetullah’ın Kitâbı (Ākifnâme, İstanbul, 1966)

Hasan Basri Çantay (Balıkesir, 1887- İstanbul, 1964) son yüzyılda sosyal hayâtımızda çok harâretli tartışmalara sebep olan üç dönemin en yakın şâhitlerinden biridir:

  1. Meşrutiyet Dönemi (1908)
  2. Cumhuriyet Dönemi (1923)
  3. Demokrasi Dönemi (1946)

Bu dönemlerde bāzan sözüyle bāzan kalemiyle bāzan da silahıyla “cephe”lerde görev yaptı. Bāzan sınıflarda bāzan Meclis kürsülerinde bāzan da câmi minberlerinde derdini anlattı. Ama her zaman yukarıda adı geçen üç kitâbı rehber edindi. Onlardan aldığı ilhâmı etrâfında halkalanan insanlara sesi ve gücü oranında aktardı. Bāzan açık olan, görünen, bāzan gizlenen “düşman”ları tārif etti, hedef gösterdi.

Mücâdelesine destek olmak üzere gençlik yıllarında üç gazete çıkardı:

  1. Yıldırım
  2. Karesi
  3. Doğru Ses

1. meşrutiyet ilân edildiğinde 21, TBMM’nde Karesi mebusu olduğunda 33, çok partili hayâta intikāl edildiğinde 59 yaşında idi.

Nasihat ve Balıkesir gazeteleriyle matbuat âlemine girdi ve âlem-i cemâle intikāl edinceye kadar çıkmadı. Önce Yıldırım sonra Ses gazetesiyle sesini çıkardı; Ses verdi, ses aldı. Savaş zamânı cephede Mehmetcik ile, barış zamânı medresede talebe ile olmayı tercîh etti. Türk Edebiyatı kadar Arab edebiyatı ile irtibat kurdu. Gençler kadar şehit çocuklarıyla yakından ilgilendi. Derdini bāzan nesirle bāzan nazımla anlatmaya çalıştı. 

Millî Mücâdele yıllarında en çok Mehmet Ākif’i sevdi. Ākif de bu mücâdele ile ilgili olarak kaleme aldığı en muhteşem şiirlerinden birini; ona ithāf etti.

İnsanları anlamak için dostlarını anlamak bāzan büyük bir imkân sunar. Mehmet Ākif’i anlamak için Hüseyin Avni Ulaş’ı, Hüseyin Kazım Kadri’yi, Hasan Basri’yi anlamak gerekir. Hasan Basri’yi anlamak için Mehmet Ākif’i, Muhammed Hamdi Yazır’ı, Ahmet Naim Efendi’yi özellikleriyle tanımak gerekir. Hem Mehmet Ākif’i hem de Hasan Basri’yi tanıyan ve anlatan bir Nurettin Topçu olursa daha da şanslısınız demektir. Ākif’i, onun hariminde yaşayan Çantay’dan, Çantay’ı onun hariminde bulunan Topçu’dan tanımak gerekir.

İşte Hasan Basri’nin yazıp hayatta iken bastıramadığı Ākifnâme isimli eserde, takrîz olarak yer alan Topçu’nun dostluk, aşk cezbe ve umut dolu elli beş yaşında olan yazısı:

“Âkifnâme”ye Dâir

Tasavvuf tecrübesinde üç safhadan geçilir. Birincisi terk safhasıdır. Allah yolcusu bu birinci safhada dünyâya āit kendinde ne varsa onların hepsinden boşalır. Servetten geçer, devletten geçer, şöhretten geçer. Hâtıralardan ve zekânın mahsüllerinden boşalır, fânî sevdâlardan boşalır, kendi iktidârının inancından boşalır.

Boşalma tamam olunca ikinci safha başlayacaktır. Onda, varlık vehimlerinden boşalan rûha lutf-i ilâhî dolar. Kendi yokluğunda ilâhî varlığın azametini duyan rûh, içten bir fırtınaya tutulmuşcasına sarsılır, kendinden geçer. Bu safha, vecd safhasıdır. Vecd denen bu rûhânî sarhoşluk hâlinde temâşâ edilen âlemler, tasavvuf ehlinin terennümlerini doğurur. Vecdin sonunda üçüncü ve son olan huzur safhası açılır. Huzur hareketsiz, sarsıntısız, âdetâ düşüncesiz visâl hâlidir. Onun yaşattığı, belli bir konuya bağlanmayan ve sınırları olmayan sevinç ve selâmetten ibâret, içerisinde varlığın eridiği tek bir duygudur. Fırtınadan sonraki durgun denizin mutlak durgunluğunda yaşattığı ezelî hikmetin, rûhda sessiz, sözsüz hayat oluşudur. 

Mehmed Ākif’in hayâtında bu üç safhayı arayabiliriz. Birincisini o, Çanakkale Harbi’ne kadar İstanbul’da yaşadı. Bu devrenin duygularını “Âsım”dan önceki beş “Safahât”ında buluyoruz. İkinci safha, Birinci Cihan Harbinin felâketleriyle başladı. Sanki mağlûbiyet denen büyük ızdırap, milletimize “Âsım”ı kazandırmakla karşılandı. Sonra bu vecd hâli, İstiklâl Savaşı esnâsında Ankara’da devâm etti. Üçüncü safha, kendisine vahdet-i vücûdu ilhâm eden çölde başlayacaktır. Onun müjdelerini “Gölgeler”de buluyoruz.

İstanbul’daki birinci safhada Ākif, dünyâsına āit nesi varsa nağme hâlinde hepsinden boşaldı. Mekânın her noktasında durdu. Şark’da, Garp’da dolaştı. Yaralarının hepsini neşterledi. İslâm diyârının her karış toprağına ümit tohumları serpmek istedi. İnsan denen hilkat hārikasını, ilâhî varlığın sınırlarında ona en yakın yere yerleştirdi. Sonunda hüsrânın büsbütün boğulmadığını görünce, Şu sessiz kubbenin altında insandan eser yokmuş! diye haykırmaktan kendini alamadı. 

Buraya kadar Ākif’in san’atı henüz feryâd hâlindedir. Eserde Ākif ve âlem tezādı göze çarpmaktadır. Onun tasavvuru olan âlem, dünyâmızın gerçeğinden ayrı bir âlemdir. Ona, bu hâliyle bu âlemden boşalmak gerekmektedir. Ondaki Eflâtunî ideale yakışan hareket, bütünüyle bu âlemi terkdir. Kader, bu terk işini, ona biraz geç olmakla berâber, yine yaptırdı. İlk beş Safahât, içinde yaşadığı ve dokunduğu dünyâ ile san’atkârın ideali arasındaki ürpertici tezat yüzünden, onu belki biraz geç kalan bu terk hareketine hazırlayıcı ızdıraplı geçit olmuştur. 

İkinci olan vecd hâli onda Çanakkale Harbi ile başladı. İstiklâlini isteyen milletinin o zaman kalbi olan Ankara’da Allâh’a götüren yolculuk hâlinde devâm etti. “Asım” ile “Gölgeler”deki şiirlerin bir kısmı vecdinin ifâdeleridir. Ankara’nın Tâceddin Dergâhı’nda ümmetin kurtuluşu için Allah tarafından görevlendirilen uyarıcı, sırf ilâhî olan cezbelerini daha sonra Büyük Huzūra açılan çölde yaşayacaktır. “Gece” ve “Secde”, bu devrenin mahsûlü olan Vahdet-i vücut aşkının terennümleridir. Üçüncü olan Huzur hâlini de o muhakkak yaşamıştır. Ancak bu son devre hakkında bilgimiz yok. İnsanla Allah arasındaki bu samîmiyet sırrını, bu ifşâ edilmez hâli, o da her mistik gibi kendisiyle berâber götürmüş olsa gerektir. Her halde dünyâda iken yaptığı rûh tecrübesinde huzūra eriştikten sonra ötedeki Büyük Huzūra kavuşmuş olmalıdır.

Bülbül

Büyük sırra götüren yolda istiklâl ezanlarının inlediği Ankara’nın kıyısındaki Tâceddin Dergâhı’nda cezbelerini yaşarken, çok sevdiği ve adına “Bülbül”ünü ithâf ettiği o zaman Karesi mebusu olan Hasan Basri Bey, san’atkârın vecdinin yakından şâhidi olmuştu. Bu esnâda şâirin rûh dünyâsındaki fütuhâtı, Anadolu’nun mübârek toprağının dokuz yüz yıl önceki ilk fetihleri gibi şa’şaalı, Yûnus’un cezbeleri gibi derindi. O derinlikleri bugün biz ölçemeyiz. Sanki bir güneşten kopup da gelmişçesine Ankara’ya sığmayan adam oradan, “Bülbül”deki hıçkırıklarla kararmış semâlara haykırdığı gibi, Allâh’ın en ulvî ihsânı olan hiç sönmeyecek ümitle de Malta’da esîr olan vatanın kara gün dostu Süleyman Nazif’i selâmlıyordu. Rabbinden mukaddes vazīfe almışçasına coşkun yaşayan şâir,  Anadolu’nun haritasından taşmak isteyen aşk, ümit ve îman karışığı olan bir rûh tuğyânı ile yetîm yurdun mutlakā kurtulacağına bir hüccet, birer yemîn olan yazılarını yazıyordu. O acı günlerde en yakın dostlarından olan ve kendisiyle sürekli temas hâlinde bulunan merhum Hasan Basri Çantay,  şâirin yazılarına ilhâm olan hādiseleri ve karakterindeki insanüstü teşekkülün safhalarını adım adım tesbît ediyordu. Zîrâ san’at eserini, san’atkârın yaşayışı ile izah etmek lâzımdır. Bu yaşayışın hādiselerini göz önünde tutmayarak yapılan izahlar, san’at eserini hakkiyle tanıtmaktan uzak kalmaktadır. Şunu da söyleyelim ki Hasan Basri Çantay, alelâde bir müşâhit değildi. İslâm ilimleri üzerinde geniş vukuf sāhibi ālim, şâir, muharrir, mûsıkīye de âşinâ bir şahsiyetti. Zekâ ile hassâsiyet tek bir ışık hâlinde birleştiği zaman ne kadar ince ve ne derecede keskin bir kuvvet hāsıl olursa öyle bir insandı. Târihin böylesine bir lütfu olan o îman ve ilhâm devrinde Ākif’i tanıdı, onu sevdi, ona bağlandı. Devrimizin artık anlamadığı bir dînî derinlikte ona dost oldu. İnsanı anlayış bakımından derin zekâsı, hādiseleri anlatma husūsunda ince ve akışlı ifâdesi ile Mehmed Ākif’i yeni nesle tanıtmada onun büyük rolü olmuştur. O, “Safahât” şâirinin şiiriyle yanyana giden hayâtını yakından tâkip etti. San’atkârın büyük sırrı olan bu içsel münâsebet sırrını ifşâ etti. Ālim ve şâir şâhit, onun büyüklüğüne hayranlıkla geçirdiği yılları anlattı. Ākif’in daha eski dostları arasında bile onu hiç anlamayan, onun kutsal dâvâsını yer yer küçümseyenler olmuştur.

Dost

Hasan Basri Çantay gibi bir dost, şüphesiz ki tāli’inin güzel cilvelerindendi. Zaman, dostların değerini ve gerçek çehresini meydana çıkarıyor. Devrimizin anlayışından artık uzaklaşan bu büyük müslümanlar, şimdi barındıkları hakīkat dünyâsında elbette birbirlerini tekrar bulmuşlar ve ebedî sohbetlerine dalmışlardır. Bu sohbetten şimdilik nasipsiz olarak toprağın üstünde sürünen bizler, Ākifleri güneşe bakabildiğimiz, güneşteki cevheri görebildiğimiz kadar anlıyoruz. Biz zavallı nasipsizler onu, nihâyet büyük bir şâir ve san’atkâr olarak tanıyoruz. Edebiyat ve san’at târihimizde Ākif’in yeri, derinlikte Yûnusların ayakucunda ise, azametle parlaklıkda Fuzulîlerle Sinanların başucundadır. Ākif, yalnız yirminci asrın Müslüman-Türk şâiri değil, dokuz yüz yıllık târihimizin en yükseklerde duran terennümcüsüdür. O koca bir târihin türbedârıdır. San’atta ferdden Allâh’a, ferdî sevdâlardan ilâhî aşka, birlerden Bütünün sevdâsına doğru basamaklanan, bu cüz’îlerden küllîye gidiş dâvâsında, Mevlânâlarla Yûnusların yürüttükleri kervânın önünde yarışan atletler, taştan yapılmış eserde Koca Sinan ise söz san’atında Fuzulî ile Ākif değil midir? Dînî san’at denen zirve edebiyâtının kapısı yirminci asırda Ākif’in eliyle açıldı. Bu kapıdan girmek kolay değil; çünkü pek yüksek. Ona tırmanmak için büyük rûh kuvveti lâzım. Onu ancak alçaklardan selâmlıyoruz. Ākif’in kabri, ziyâretçilerin durduğu yerden çok yükseklerde yapılmalıydı. Ākif’i konuda, kāfiyede, tasavvurların dar çemberi içinde tanımaya çalışmak beyhûdedir. Haddimizi bilmek, Ākif’in dostluğunun harîminde yaşamış olan Hasan Basri Çantay’lara gıpta ile, sevgi ile, hörmetle yaklaşıp onlardaki ilâhî emânetten birer damla dilenmesini bilmektir.

Bu toprak daha çok Ākifler yetiştirecek mi? Bu soruyu, mü’mince duā ve ümitlerle karşılamak kolaydır. Ancak nâzımın, şâirin, idealcinin, hattâ vatanperverin üstünde, tâ uzaklarda, sanki Levh-i mahfuzda yazılı bir insan vasfı var. Bir insan vasfı ki onu insan isimlendiremiyor. Fazīlet diyorsunuz, yetmiyor; Hamiyet küçük kalıyor; Aşk, önünde yanıp kül oluyor. Cezbe nedir bilirseniz eğer, “Allah!” deyip kalıyorsunuz. Kelime ile cevaplanmayan bu ilâhî bilmeceyi, ancak yine kelimesiz ibâdetteki vecd cevaplandırıyor. Eğer bulmak husūsunda iktidârınıza inanıyorsanız, işte Ākif Bey’de onu arayınız. “Ākifnâme”de bu sırrın çözümünü bulabilirseniz, Ākif Bey’i anladınız demektir.[1]

*

Vefâtının 50. Yılında Balıkesir’de İlahiyat Fakültesi dekanı Mehmet Bayyiğit’in rehberliğinde yapılan Hasan Basri Çantay Sempozyumuna Târih[2] 

Hayâta renk veriyor ālim

Gönüle zevk veriyor ārif

Hislere şevk veriyor şâir

Âyeti açıyor müfessir

Toplantımızın târihine

Çıktı sekiz er şunu dedi:

“MÜFESSİR ŞÂİR ĀRİF ĀLİM” 1435

[1] Bu metin şu eserde de vardır: N. Topçu, Mehmet Ākif, İstanbul, 2006.

[2] Tebliğler bu sene basılmıştır.

Abone Ol

En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın. Asla spam yapmayız!

Sosyal Medya Hesapları

Mesaj Bırak