Ara

Ümmü Harâm Binti Milhan (Hala Sultan) / Tuğba Çakır

Ümmü Harâm Binti Milhan (Hala Sultan) / Tuğba Çakır

İslam tarihinin şanlı sayfalarında, iman ve cesaretleriyle öne çıkan isimlerden biri de Peygamber Efendimiz (sav)’in müjdesine nail olmuş, Kıbrıs’ın manevi fatihi Ümmü Harâm binti Milhan (r.anhâ) validemizdir. Adı, künyesiyle öylesine bütünleşmiştir ki asıl ismi Gumeysa veya Rümeysa olarak anılsa da o, nesiller boyu Ümmü Harâm künyesiyle anılmış; milletimiz için ise “Hala Sultan” olarak gönüllerde taht kurmuştur. Onun hayatı, fedakârlığın, imanın gücünün, cihad ruhunun ve Allah yolunda gösterilen eşsiz gayretin canlı bir timsalidir.

Nesebi ve İslam’la Şereflenmesi

Ümmü Harâm binti Milhan, Medine’nin köklü kabilelerinden Hazrec’in Neccâroğulları koluna mensuptur. Babası Milhan b. Hâlid, annesi ise yine Benî Neccâr’dan Mâlik b. Adî’nin kızı Müleyke’dir. Bu soy, ona Resûl-i Ekrem (sav) ile bir akrabalık bağı kazandırmıştır. Zira Peygamber Efendimiz (sav)’in dedesi Abdülmuttalib’in annesi Selmâ da Neccâroğulları’ndandır. Bu nedenle aralarında süt veya soy bakımından bir teyze-yeğen ilişkisi olduğu rivayet edilir.

Bu yakınlık, Peygamber Efendimiz (sav)’in ona duyduğu özel muhabbetin ve derin saygının da temelini oluşturmuştur. Nitekim bu manevi bağ, Ümmü Harâm’ın hayatında önemli bir yer tutmuş; onu Peygamber Efendimiz (sav)’in sıkça ziyaret ettiği, dualarına mazhar olduğu müstesna bir şahsiyet hâline getirmiştir. 

İslamiyet öncesi dönemde Amr b. Kays ile evli olan Ümmü Harâm (r.anhâ), bu evliliğinden Kays ve Abdullah adında iki erkek evlat sahibi olmuştur. Medine’ye İslam güneşinin doğuşuyla birlikte o da bu kutlu davetin ilk neferlerinden biri olarak yerini almıştır. İnancına olan sarsılmaz bağlılığı, onu İslam’a davetini kabul etmeyen müşrik eşinden ayrılma kararı almaya sevk etmiştir. 

Bu ayrılık, onun iman yolunda ödediği ilk bedellerden biri olmuş; ancak Cenab-ı Hak bu fedakârlığını karşılıksız bırakmamıştır. Nitekim bir müddet sonra Ensâr’ın ileri gelenlerinden ve Suffa meclisinin güzide simalarından olan meşhur sahâbî Ubâde b. Sâmit (ra) ile evlenmiştir. Bu evlilik, Ümmü Harâm’ın hayatında yeni bir sayfa açmış ve onu daha da güçlendirmiştir. 

Şehadet Müjdesi

Ümmü Harâm binti Milhan (r.anhâ), Peygamber Efendimiz (sav)’in özel iltifatına mazhar olmuş sahâbîlerden biridir. Resûlullah (sav), onu “annemden sonraki annem” diyecek kadar sever; Kubâ Mescidi ziyaretlerinde sık sık onun evine misafir olur, orada yemek yer ve öğle uykusuna (kaylûle) yatardı. 

Bu özel ziyaretlerin sebebini soranlara, “Ben ona merhamet gösteriyorum. Onun kardeşi benim yolumda öldürüldü.” buyurarak, Bi’r-i Maûne faciasında şehit düşen kardeşi Harâm b. Milhan’a olan vefasını ve Ümmü Harâm’a duyduğu derin şefkati ifade etmiştir. 

Onun hayatındaki en önemli dönüm noktası ise Peygamber Efendimiz (sav)’in, onun evinde gördüğü ve kendisine şehadet yolunu açan rüyadır. Enes b. Mâlik’in (ra) rivayetine göre, bir gün Resûlullah (sav) Ümmü Harâm’ın evinde uykuya dalmış ve bir müddet sonra tebessüm ederek uyanmıştır. 

Ümmü Harâm (r.anhâ), merakla niçin gülümsediğini sorduğunda Efendimiz (sav): “Ümmetimden bir kısmının gemilere binip kâfirlerle savaşmaya gittiğini gördüm.” buyurmuştur. 

Bu müjde karşısında heyecanlanan ve şehadet özlemiyle dolu olan Ümmü Harâm (r.anhâ): “Ya Resûlallah! Dua etseniz de ben de onlardan biri olsam.” diye ricada bulunmuştur. 

Peygamber Efendimiz (sav): “Allah’ım! Bunu da onlardan eyle.” diye dua etmiştir. 

Ardından tekrar uykuya dalan Resûlullah (sav), yine tebessümle uyanmış ve şöyle buyurmuştur: “Bu defa ümmetimden bir kısmının padişahların tahtlarına kuruldukları gibi ihtişamlı bir halde gazâya gittiklerini gördüm.” 

Ümmü Harâm (r.anhâ) aynı talepte bulununca, Efendimiz (sav): “Sen öncekilerdensin.” buyurarak, ilk deniz seferine katılacağını kesin bir dille müjdelemiştir. 

Bu rüya, Ümmü Harâm (r.anhâ) için adeta bir hedef ve yaşam gayesi hâline gelmiş; onun imanını daha da pekiştirmiş, cihad azmini artırmıştır. O, bu müjdeye nail olacağı günü sabırsızlıkla beklemiş, şehadet özlemiyle yanıp tutuşmuştur. 

Kıbrıs Seferi ve Şehadet 

Ümmü Harâm binti Milhan (r.anhâ), Uhud ve Huneyn gibi savaşlarda yaralılara hizmet eden, cihad ruhuyla dolu bir mücahideydi. Hz. Osman (ra) döneminde, Şam Valisi Hz. Muâviye’nin talebiyle İslam tarihinde bir dönüm noktası olan ilk deniz seferi düzenlenmiştir. Bu seferin hedefi Kıbrıs adasıydı. Hz. Osman (ra), sefere katılacakların gönüllü olması şartıyla izin vermiş ve böylece ilk İslam donanması oluşturulmuştur.

Peygamber müjdesinin heyecanıyla yaşayan Ümmü Harâm (r.anhâ), o sırada 86 yaşında olmasına rağmen, yaşına ve yolculuğun zorluklarına aldırmadan eşi Ubâde b. Sâmit (ra) ile birlikte bu kutlu sefere katılmıştır. Bu ileri yaşına rağmen gösterdiği azim, sabır ve cihad aşkı, donanmadaki genç askerlere büyük bir moral ve ilham kaynağı olmuştur. Yolculuğun meşakkatlerine rağmen gönlünün İslam’ı tebliğ heyecanıyla dolu olması, genç mücahitler için örnek teşkil etmiştir. Onun bu hâli, şehadet özlemi ile yanıp tutuşan bir müminin Allah yolunda hiçbir fedakârlıktan kaçınmayacağının en güzel göstergesidir. 

Uzun ve yorucu bir yolculuğun ardından İslam ordusu Kıbrıs’a ulaşmıştır. Savaşın en çetin anlarında Ümmü Harâm validemizin, Peygamber Efendimiz (sav)’in müjdesini hatırlatarak mücahitlerin şevkini artırdığı rivayet edilir. Bu manevi destek, ordunun moralini yükseltmiş ve Hicretin 28. yılında (Miladî 649) Kıbrıs’ın fethiyle sonuçlanan zafere önemli katkı sağlamıştır. Bu fetih, İslam tarihinde deniz aşırı ilk büyük fetihlerden biri olarak kayıtlara geçmiştir. 

Fetih sonrası karaya çıkıldığında, Ümmü Harâm’a (r.anhâ) binmesi için bir katır yanaştırılmıştır. Ancak hayvana bindiği esnada katırın ürkmesiyle üzerinden düşmüş ve boynu kırılarak oracıkta şehadet şerbetini içmiştir. Böylece yıllar önce Resûlullah’ın (sav) müjdelediği kutlu sona ulaşmış, Kıbrıs topraklarının ilk şehidesi olarak tarihe geçmiştir. Onun şehadeti, Kıbrıs fethinin manevi bir sembolü hâline gelmiş ve adanın İslamlaşma sürecinde önemli bir yer tutmuştur. 

Hala Sultan Tekkesi ve Manevî Mirası

Ümmü Harâm binti Milhan’ın (r.anhâ) kabri, Kıbrıs’ın Larnaka şehri yakınlarındaki Tuz Gölü kıyısındadır. Yüzyıllar boyunca gayrimüslimlerin dahi “saliha bir kadının kabri” diyerek ziyaret ettiği bu mübarek mekân, adanın Osmanlı tarafından fethinden sonra 1571 yılında bir türbe ve tekke ile ihya edilmiştir. O günden beri bu mekân “Hala Sultan Tekkesi” olarak anılmaktadır. Bu isimlendirme, Arapça’da teyze anlamına gelen “hâle” kelimesinden gelmekte olup, Kıbrıs Türklerinin ve Anadolu insanının teyzeye “hala” demesiyle de örtüşmektedir. 

Hala Sultan Tekkesi, İstanbul’daki Eyüp Sultan Türbesi gibi, Kıbrıs’taki İslam varlığının en kadim ve en kutsal nişanelerinden biri olmuştur. Osmanlı donanmaları, bu mübarek mekâna olan saygılarını göstermek amacıyla türbenin yakınından geçerken top atışıyla selam vermiştir. Bu gelenek, İslam ümmetinin Hala Sultan’a duyduğu derin saygı ve minnetin bir ifadesidir. Birinci Dünya Savaşı’na kadar devam ettiği rivayet edilen bu uygulama, Osmanlı Devleti’nin Ümmü Harâm’a (r.anhâ) duyduğu hürmetin açık bir göstergesidir. 

Hala Sultan Tekkesi, Kıbrıs’ın manevi tapusu ve İslam medeniyetinin adadaki köklü varlığının güçlü bir nişanesidir. Günümüzde tekke, Kıbrıs Rum Yönetimi sınırları içerisinde kalmış olsa da Kıbrıs Türkleri için manevi bir merkez, milli bir direniş ve aidiyet sembolü olmaya devam etmektedir. Hala Sultan’ın manevi varlığı, Kıbrıs Türklerinin gönüllerinde yaşamaya devam etmekte ve adanın geleceğine dair umutlarını beslemektedir. 

Ümmü Harâm binti Milhan (r.anhâ), iman, cesaret, fedakârlık ve cihad ruhuyla dolu bir hayat sürmüş; Peygamber Efendimiz (sav)’in müjdesine nail olmuş müstesna bir sahâbîdir. Onun hayatı, İslam davasına adanmışlığın, zorluklar karşısında gösterilen sabrın ve şehadet aşkının en parlak örneklerinden biridir. Kıbrıs’ın fethindeki rolü ve şehadeti, onu sadece tarihî bir şahsiyet olmaktan çıkarıp İslam ümmetinin gönlünde ölümsüz bir kahraman hâline getirmiştir. 

Hala Sultan Tekkesi, onun manevi mirasının günümüze ulaşan en somut nişanesidir. Ümmü Harâm (r.anhâ) validemizin hayatı, bizlere çağlar ötesinden seslenen bir iman ve cihad çağrısıdır. Onun fedakârlıkları, azmi ve Peygamber Efendimiz (sav)’e olan sarsılmaz bağlılığı, müminler için örnek teşkil etmeli ve bu kutlu miras gelecek nesillere aktarılmalıdır.

Cenab-ı Hak, bizleri onun şefaatine nail eylesin. Âmin.

Nisan 2026, sayfa no: 12-13-14

Abone Ol

En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın. Asla spam yapmayız!

Sosyal Medya Hesapları

Mesaj Bırak