Ara

Ümmî Bir Kalbin Diplomaları Aşan İrfânı: "Kur'ân'ı Bırakma da Neyi Bırakırsan Bırak" / Doç. Dr. Mehmet Sami Yıldız

Ümmî Bir Kalbin Diplomaları Aşan İrfânı: "Kur'ân'ı Bırakma da Neyi Bırakırsan Bırak" / Doç. Dr. Mehmet Sami Yıldız

İçinde yaşadığımız medeniyetin, hâlis bir niyetle ve yalnızca yüce Allâh’ın rızāsını gözeterek hayâta yansıması, insanın yeryüzündeki en temel gāyesidir. Bazan bu hakîkat, ciltler dolusu kitapların arasında değil, ümmî bir kalbin saf ve berrak îmânında gizlidir.

Benim annem okuma yazma bilmezdi. Öyle ki, ablamın ona elifbayı öğretme çabaları karşısında harfleri şeklen değil, kulaktan duyduğu hâliyle bir gün önceki isimleriyle hatırlayacak kadar ümmîydi. Fakat onun mektebi satırlarda değil, sadırlardaydı. O, eğitimini Hacı Hasan Efendi’nin (ks) sohbet halkalarından almış, hakîkati o temiz kaynaktan kulaktan beslenerek yudumlamıştı. Okuma yazması yoktu ama mürşidine, rehberine sarsılmaz bir güveni vardı. Bütün bir çocukluğunu ve gençliğini bu mânevî irşadın gölgesinde, tam bir tevhîd ehli olarak geçirmiş asîl bir hanımefendiydi.

Babam ise hâfızdı. Kur'ân’ın lafzına ve rûhuna âşinâ olmakla birlikte, o da annem gibi Türkçe yazma ve okuma konusunda çok maharet sâhibi değildi; ilkokulu dışarıdan bitirmişti. Ancak o da aynı mânevî mektebin, Hacı Hasan Efendi’nin (ks) mâneviyat tüten ortamının havasını teneffüs etmiş, o sofradan beslenmişti. Âilemizin içinde babamın dilinden bir kez olsun kötü bir kelime dökülmedi. Annemin bir başkasının aleyhinde konuştuğunu hiç duymadım. Babamın sabahları ibâdet için kaçta kalktığını bilemezdim; lâkin onların o sessiz, derinden ve ahlâkla yoğrulmuş halleri bugün bile rûhumu derinden etkilemektedir. 

Babamın Kur'ân'a olan bu derin sevdâsı, daha ilkokul yıllarımda benim hayat yolculuğumun en güçlü pusulası olmuştu. İlkokulda çalışkan bir öğrenciydim. Bir gün, öğretmenimizle ilgili bir şikâyet üzerine okulumuza müfettiş gelmişti. Sınıfta bizlere sorular sordu ve verdiğim cevaplar karşısında ziyâdesiyle etkilendi. Babamı sorup onunla özel olarak görüşmek istedi. Görüşme esnâsında babama: "Müsâade edin, Mehmet Sami’yi İstanbul’daki yatılı okullarda okutalım, bütün eğitimini biz üstlenelim" teklîfinde bulundu. Babamın o anki duruşu ve verdiği tek cümlelik cevap, onun dünyâsındaki yegâne önceliği özetler nitelikteydi: "Ben yavrumu hâfız edeceğim. Onun Kur'ân'la uğraşmasını istiyorum. Elimden geldiği kadar onu ben okutacağım." Bu, bir anlık bir heves değil, ömrünü adadığı bir dâvâydı. Öyle ki, zorlu hâfızlık sürecinde yorulup birkaç defa vazgeçmenin eşiğine geldiğimde, babam karârından hiçbir şekilde caymadı. Beni teşvîk etmek için saat, elbise gibi nice vaatlerde bulunarak bütün imkânlarıyla beni iknâ etmeyi başardı. O meşakkatli süreç nihâyete erip hâfızlığımı bitirdiğimde ise dudaklarından, bir babanın evlatlarına dâir kurabileceği en ulvî hayâl döküldü: "Keşke daha çok evlâdım olsaydı da hepsinin hâfızlığını görebilseydim." 

Yıllar geçti, hayat beni bambaşka bir tahsil yolculuğuna çıkardı. Türkiye’nin en gözde üniversitelerinde okudum; Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi ve Siyasal Bilgiler Fakültesi'ni bitirdim. Boğaziçi Üniversitesi Moleküler Biyoloji bölümünü ikinci sınıfta terk ettim. Haseki Eğitim Merkezi’nde okudum; imamlık, vâizlik, müftülük yaptım. Lisans, yüksek lisans ve doktoramı tamamlayıp doçent unvânını aldım. Zāhiren bakıldığında ilmin ve mevkilerin birçok kademesinden geçmiştim. Fakat kalbimi sızlatan ve beni derin bir muhâsebeye sevk eden şu hakîkatle yüzleştim: Annemin ve babamın Kur'ân karşısındaki o sarsılmaz samîmiyetini, onların kendi halleriyle bana aktardıkları muhabbeti, ben bu kadar donanıma rağmen evlatlarıma ve etrâfıma aynı tesirle aktaramadım. 

Bu durum bana, annemin beslendiği kültürün ve onlara rehberlik eden zâtın nasıl saf, tertemiz bir pınar olduğunu gösterdi. Boğaziçi Üniversitesi’nin o parlak dünyâsını ikinci sınıfta bırakma karârı aldığımda, bunu anneme nasıl söyleyeceğimin endîşesini taşıyordum. Yanına varıp, "Anne" dedim, "ben Boğaziçi Üniversitesi'ni bıraktım." Bana öyle bir döndü ve öyle içten, öyle samîmî bir cümle kurdu ki:
“Yavrum, Kur’ân’ı bırakma da neyi bırakırsan bırak.”

Onların o ihlâslı duruşu ve duāsı öyle etkiliydi ki Boğaziçi gibi bir imkânı geride bırakmama rağmen, annemin ve babamın o katıksız samîmiyeti beni doğrudan İlahiyat Fakültesi'ne ve tefsir ilmine yöneltti. Bugün tüm mesâîmi Kur'ân’ın tefsîri üzerine harcıyorsam, bu tamâmen onların ihlâslı duālarının bir bereketidir. 

Bütün bu tecrübeler bana şunu öğretti: İnsanın dünyâda ve âhirette gerçekten muvaffak olmasının yegâne temeli, doğru bir yolla ihlâsa ulaşmaktır. Kirli bir iç dünyâsıyla çok okuyup çok yazmaktansa; saf bir niyetle az okumak, hattâ okuma bilmeden, işittiği hakîkate kayıtsız şartsız itāat etmek çok daha kıymetlidir. Bunun en kâmil örneği, Allah’tan işittiği vahye kusursuz bir teslîmiyetle itāat eden ve bütün insanlığın pîri olan Hz. Muhammed Aleyhisselâm’dır.

Eğitimden, tahsilden, diplomadan bahsederken; kalbimizin ihlâsını ve beslendiğimiz kaynakların saflığını aslâ ihmâl etmemeliyiz. İlim, ancak samîmiyetle yoğrulduğunda kalplere şifâ olur. 

Duām

Yâ Rabbi! Bize annelerimizin ve babalarımızın o katıksız ihlâsını, sarsılmaz samîmiyetini lütfeyle. Zihinlerimizi ilimle aydınlatırken, kalplerimizi kibrin ve dünyânın kirlerinden muhâfaza et. Kur'ân-ı Kerîm'in sevgisini, nûrunu ve rehberliğini kendi gönlümüze, evlatlarımızın kalbine ve neslimize nakşetmeyi bizlere nasîp eyle. Âmîn.

Eylül 2026, sayfa no: 32-33

Abone Ol

En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın. Asla spam yapmayız!

Sosyal Medya Hesapları

Mesaj Bırak