Şa’bân ayı, Habîb-i Edîb-i Zîşân Efendimiz aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm’ın ayıdır. Habîb-i Ekrem Efendimiz aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm’ın sonsuz cemâlinde nefsi eritip yok etmek, kişiyi Muhammedî aşk deryâsına garkeder.
Hazret-i Mevlânâ buyurur ki:
“Gel ey gönül! Hakîkî bayram, Cenâb-ı Muhammed’e vuslattır. Çünkü cihânın aydınlığı, O mübârek varlığın cemâlinin nûrundandır.”
“Ey peygamberlerin önderi, senin ayağının tozu arş değerindedir. Peygamberlik senin kemâlâtınla sona erip mühürlenmiştir. Zülfünün siyahlığının gölgesi, güneşle berâberlik iddia etmeye tenezzül etmeyecek kadar parlaktır. Hiçbir meşaleyle barışmayan sabâ rüzgârı senin cihâdına yardımcı olmuş, sana hizmet etmiştir. Hakîkat denizlerinin dalgıcı Cebrâil senin kutsal dilinde mücevherci olmuştur.”
Peygamber Efendimiz aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm’ı tanıyabilmek, O'nun nûrunu müşâhade etmek adına bu dünyâya geldik. Bir ağızdan, cân ü dilden, “Anam, babam, çocuğum, malım, mülküm ve canım sana fedâ olsun Yâ Resûlallah!” demek için, Muhammedî varlığı tatmak için, Allâh’ın Habîbi’ne olan aşkına katılmak için bu dünyâya geldik.
Hz. Peygamber’in tabiatı, ahlâkı, güzelliği ve şahsiyeti Allâh’ın kâinâtı ve içindeki her şeyi yaratma sebebidir. Habîbi’ne, “Sen olmasaydın, felekleri yaratmazdım” diye hitap buyurmuştur Rabbü’l-Âlemîn. Hazret-i Mevlânâ’nın ifâdesiyle: “Muhammed ile tertemiz aşk çift oldu. O’nun aşkından dolayı Allah ona: ‘Sen olmasaydın bu âlemleri yaratmazdım’ dedi.”
Hazret-i Muhammed Mustafa Efendimiz aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm bütün âlemlere rahmettir. Bütün lûtf u ihsânın menbaı O’dur. Bütün mahlûkât O’nun rahmet denizinin muhâtabıdır. Allah Kur’ân’da: “Seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” (Enbiyâ, 107.) buyurmaktadır. Peygamberimiz’e gönderilen ilâhî mesaj, bütün dinleri, çağları, ulusları, ırkları, örfleri ve âdetleri kapsamaktadır.
Fahr-i kâinât Efendimiz aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm bu dünyâyı şereflendirince, insanlığa şeref ve izzet geldi. Allâh’ın (cc) ilâhî hidâyet nûru bütün kâinâtta parıldamaya başladı. İlâhî rahmet ve nur bütün dünyâyı sardı, cehâlet ve şuursuzluk karanlıklarını dağıttı. Dünyâ ve kâinâtın ihtişâmı ancak Allâh’ın Habîbi’nin hürmetinedir.
Bütün fazîletler O’nun cism-i pâkinde cem olmuştur. Allâh’ın en mükemmel ve mükemmil aynasıdır. Bütün ibâdetlerin imâmı O'dur. Hakîkat mādeni O'dur. Kâmil aşkın cisimleşmiş hâlidir. Enbiyânın serdârı, kâinâtın muallimi, nübüvvet ve risâlet güneşidir. Efendimiz nübüvvet’in mührü ve hâtemidir. O’nun varlığı Kur’ân’ın kelimâtında remzedilmiştir.
Ümmet sâhibi O'dur. Kur'ân sâhibi O'dur. Mi’râc sâhibi O'dur. Yaratılış sebebimiz O'dur. Nûrun kaynağı O'dur. Kulların mücevheri O'dur. Şefâat sâhibi O'dur. Makām-ı Mahmûd sâhibi O'dur. Mergûb-ı Hudâ, Mahbûb-u Hudâ, Serdâr-ı Enbiyâ O'dur! Hz. Muhammed’e “sirâcen münîra – nur saçan kandil” denilmektedir. O, Allâh’ın rağbet ettiği (mergûb-ı Hudâ), fakirlerin sığınağı (melce-i fukarâ), zayıfların dostudur (enîsü’z-zuefâ), iki haremin imâmı (İmâmü’l-Haremeyn), övülmüş bulunan makāmın sâhibidir (Sâhibü’l-Makām-ı Mahmûd).
Muhyiddîn İbn Arabî de şöyle der:
“Hz. Peygamber hâriç, bütün mevcûdat bir gölgedir, çünkü O, ilk nurdur, ışığın kaynağıdır. Mevcûdâtın kaynağı olarak gölgesi yoktur. Allâh’ın hakîkatini bu nur ile görebilir ve anlayabiliriz.” “Hz. Peygamber, bütün cinsleri cem eden nihâî, en mükemmel cinstir (el-cinsü’l-‘âlî); fizikî maddesi daha sonra yaratılmış olmasına rağmen O, bütün mahlûkātın ve bütün insanların ruh babasıdır. Hakîkat-ı Muhammediyye, Ehadiyyet iklîminin Samedâniyyet nurlarından zuhûr eder. Hakîkat-i Muhammediyye’ye varlık giydirilmiş ve Hakk Teālâ bütün kâinâtı oradan zuhûra getirmiştir. İnsan ırkının en kâmil ferdidir. Bu sebepten, her şey O’nunla başlar ve O’nunla nihâyete erip mühürlenir. Âdem su ile çamur arasındayken Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm nebî idi ve maddî bedeni ile zuhûra geldiğinde de nübüvvet hâtemi oldu.”
İnsanlığı O’nun kadar derinden etkileyen olmadı. O Mârifetullah hazînesinin anahtarıdır. Allah Kendisini, Zâtını mü’minlerden gizler. Ancak bizim Kendi Hakîkatini, Hz. Muhammed’in cemâli aracılığıyla tatmamızı, bilmemizi nasîb eder. Abdülkādir Geylânî’nin ifâdesiyle: “Bütün yaratılanlar bir perdedir, Hz. Peygamber hâriç. O hakîkate giden yolun kapısı ve hedefe ulaştıran vâsıtadır.”
O, sıradan bir insan gibi hareket etmiştir. Bu O’nun varlığının yüce sırrıdır, O saf tevâzu hazînesidir. O’nun şefkatli kalbinde, Allâh’ın ebedî Cemâli bütün ihtişâmıyla tezāhür etmektedir. O kulluğun mücevheridir! Bu cevher üstünlüğünde değil yoksulluğunda, hiçliğinde, tevâzuunda, kulluğunda yatmaktadır. Cenâb-ı Hak, Sevgili Peygamberimiz’i ne kadar takdîs etmiş ve övmüş ise, O, tevâzu ve itāatini o kadar arttırmıştır. Günde yüz kez tövbe ediyor, tekrar tekrar Rabbine yalvarıyordu: “Hamd Sanadır Ey Rabbim, Seni Sen’in ilminin gerektirdiği kadar bilemedik, ey Zāhir!” “Hamd Sanadır Ey Rabbim, Sana kulluğun gerektirdiği kadar hamd edemedik ey Hamîd!”
Hazret-i Muhammed’in nûru bütün yaratılışın özüdür. Cenâb-ı Hakk’ın Nûruna, Nûr-u Muhammedî’den daha yakın hiçbir şey yoktur. O, hem aydınlanmış hem de aydınlatıcı olarak şöyle yakarıyordu: “Ey Rabbim! Bize eşyâyı olduğu gibi göster.”
Diğer peygamberlerin bütün ilmi, nûru ve kemâli, Resûl’ün yansımalarından ibârettir. O ise tam bir tevâzu içinde duā ediyordu: “Allâh’ım! İlmimi artır!” “Ey Rabbim! Beni fakir olarak yaşat, fakir olarak öldür ve fakirler arasında dirilt!”
İnsanlar, Hazret-i Îsâ’yı Allâh’ın oğlu olarak adlandırdılar. Peygamberimiz ise şöyle buyuruyordu: “Benden ‘Allâh’ın kulu ve elçisi’ olarak söz edin. Böylece insanların kardeşim Îsâ’ya ilişkin olarak içine düştükleri abartmalara düşmezsiniz.”
Bir hadîs-i şerîfinde: “Peygamberler arasında benim yerim şudur: Bir adam bir duvar inşâ eder, duvarı bitirir ancak tek bir tuğlaya daha ihtiyâcı vardır; işte, o tuğla benim. Benden sonra, hiçbir Nebî veya Resûl gelmeyecektir.” buyurmuştur.
Hiçbir zaman Sevgili Rabb’inden hiçbir şey talep etmedi. Mi’râc’a çıktığında, Allah Teālâ O’nu memnûn etmek için cennetin bütün zenginliklerini vermek istedi, ama O yalnızca bir sözcükle cevap verdi: “Ümmetim! Ümmetim!” Allah O’na bütün cennetleri vermek istedi, ama O yalnızca ümmeti için dilekte bulundu.
Fahr-i Kâinât Efendimiz aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm’a nasıl âşık olabiliriz?
- Bütün çabalarımızı “Muhammedî” olabilmek için harcamalıyız. Biz Peygamber Efendimiz’i kendi hayâtımıza ne kadar rehber edebilirsek, O’na olan muhabbetimiz de o kadar artar. Kur’ân-ı Kerîm’de buyrulduğu gibi: “De ki: Eğer Allâh’ı seviyorsanız bana tâbi olun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı affetsin." (Âl-i İmrân, 31.) “Allâh’a itāat edin, Resûlü’ne de itāat edin.” (Nisâ, 59.) “Kim Resûl’e itāat ederse o, Allâh’a itāat etmiş olur.” (Nisâ, 80.) Efendimiz aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm’a olan aşk, O’na giden yolun rehberidir.
- Kalplerimizi nasıl bir cennet bahçesine dönüştürebileceğimiz meselesini çözümlemeliyiz. Kalplerimizi tezyîn edip güzelleştirmeden O’nun huzûrunun güzelliğine eremeyiz. Medîne’deki Mescid-i Nebevî’yi ziyâret ettiğimizde, oradaki fizikî cennet bahçesi kendi kalbimizdeki cennet bahçesi ile musâfaha edecektir. Mü’min kalbi, hayâtının aşkıyla buluşup aşkın kevnî nabzıyla bir olarak atacaktır.
- Muhammed Mustafâ'nın gözyaşlarına katılmalıyız. Resûlullâh aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm gözyaşlarıyla çölü sulayandır. Biz, en derin acının, hüznün dînine, ‘Tâif şehrine’ āitiz. En yüksek kurbiyet sevinci ‘Mi’râc'a’ āitiz. Bu en yüce makamlar gözyaşı okyanusu ile birbirine bağlıdır. Kişi gözyaşları ile bu okyanusa katılırsa, bizzat Hz. Muhammed Mustafâ'nın gözyaşlarına katılmış olur.
- Efendimiz aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm’ın yolunun tozu olmalıyız. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî vurgulamaktadır: “Ben seçilmiş Muhammed’in ayağının tozuyum...” O’nun yolunda toz olmak, yegâne gāyedir. Toz olmak aşkın sırrını, o sır ise, “canım sana fedâ Yâ Resûlallâh”ın tohumunu taşıyor. Kişi tozun aşkıyla sembolize edilmiş olan tevâzunun doruklarına ulaştığı zaman, nûr-u ilâhî ile mükâfatlandırılır.
- Peygamber aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm’ı nefsimizden daha fazla sevmeliyiz. Hakk Teālâ: “Peygamber, mü’minler için kendi öz nefislerinden daha evlâdır.” (Ahzâb, 6.) buyurmaktadır. Bu âyet-i kerîme ile kulların gözbebeği Hz. Peygamber’e mutlak bir öncelik tanınması, mü’mince yaşarken her davranışın bu şuuru içermesi gerektiği belirtiliyor. Habîbullâh’ı her şeyden çok sevmedikçe îmanda kemâle eremeyiz.
- Resûlullâh’ın sünnetini yaşamalıyız. İslâm dîni Resûlullah Efendimiz’in sünnetine dayandığı için akışkan, kesintisiz, devamlı, dinamik, her dâim canlı, en üst seviyede bir eğitimdir. Bu bilince varabilirsek ve bu hikmeti hayâta geçirebilirsek insan mevcûdiyetinin zirvesine ulaşmış oluruz. Resûlullâh’ın sünnetini yaşamak, O’na olan sevgiyi hayâta tatbîk etmekten başka bir şey değildir. Bu sevgi, bizzat Allah’tan gelir. Bu, Allâh’ın, Nebî’sine olan aşk u muhabbetidir. Hakk Teālâ Nebî’sine “Habîbim, Sevgilim” demiştir.
- O’na salât u selâm okumalıyız. Bu dünyâdaki en yüksek sevgi, âlemlerin yaratılış sebebi olan Efendimiz’e duyulan sevgidir. Bu sevginin en yüksek ifâde şekli ise O’na salât u selâm okumaktır. “Allah ve melekleri, Nebî’sine dâimâ salât ve selâm etmektedirler.” (Ahzâb, 56.) buyrulmaktadır. Allâh’ın Habîbi’ne olan aşkını paylaşmış oluruz. Mü’minler salavât getirdiklerinde, Efendimiz’e her an Allah ve melekleri tarafından okunan salavâtlara iştirâk ederek tevhîde ererler.
Hz. Abdülkādir Geylânî târifi imkânsız bir Muhammedî âşıktır. Peygamber Efendimiz’e olan aşkına âşık oluruz. Muhabbet-i Muhammed bulaşıcıdır. Âşıklar birbirine bağımlı olur, Şems ile Mevlânâ gibi. Bütün Peygamberler ve İslâm velîleri Allah aşkı ve Habîbi’nin aşkında cem olmuşlardır. Âşıklar diğer âşıklara, dostlar diğer dostlara tâbî olarak Hakk’a kavuşurlar, çünkü birbirlerine duydukları aşk ve iştiyak onların benliklerini tüketmiştir.
Hakîkî mü’min için Ahlâk-ı Muhammediyye’yi yaşamak temel bir ihtiyaçtır; bedendeki kalp gibidir. Beden İslâm dîni, hayat damarlarını besleyen kalp ise Hakîkat-ı Muhammediyye’dir.
Hazret-i Muhammed’in evi, âşıklarının saf kalpleridir. O kalpler, Hazret-i Muhammed aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm’ı bulana kadar kördür. Bütün acılar, O’nu anlamamaktan ve sevmemekten kaynaklanmaktadır. Gerçek âşık için ise cennet, Efendimiz aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm’ın cemâlini görmek ve hissetmektir.
O, bütün ihtiyaçlarımızı temsîl eder. O’na hayret etmek, rûhumuzu yükseltir. O’nu işitmek, zor olanı kolaylaştırır. O, kendisini zikreden herkese ilâhî rahmet yayar. O’na selâm ve salavât göndermek, kalbimizdeki aşkı ânîden arttırır. O’nu tefekkür etmek, en büyük mutluluğu getirir ve rûhumuzun yüzünü aydınlatır.
Aziz dostumuz Dr. Haluk Nurbaki: "Medîne sırrını taşıyarak, Sevdâ-yı Muhammedî uğruna fedâ edilmeyecek hiçbir duygu yoktur. Bütün duygularımızı, nefsimizin bütün hâinliklerini Sevdâ-yı Muhammedî uğruna fedâ edeceğiz." buyurmaktadır.
Peygamber Efendimiz’in güzelliğini tasvîr etmeye kelimeler kifâyetsiz kalır. Bu yüzden, ağlarız biz!
Resûlullâh'ın huzûrunda Hazreti Hamza'nın dudaklarından dökülen şiir şöyle der: “O yalnız insanların gönüllerinde yaşar. Onun sözlerine dikkat edin. Eğer bir parça kalp mecâliniz varsa ağlamak zorundasınız. Onun sözlerini işitince ağlamamak mümkün değildir!”
Ağlarız biz! Çünkü O'nun cemâl kadehinden içiyoruz, cemâliyle besleniyoruz, cemâlinin şevkine varıyoruz.
Ağlarız biz! Çünkü o muhteşem Kur'ân-ı Kerîm'deki âyeti; “Peygamber, mü’minlere kendi nefislerden daha evlâdır." (Ahzâb, 6.) hakîkatinin kokusunu duyuyoruz.
Ağlarız biz! Çünkü O'nun “Ümmetim! Ümmetim!” çağrısına icâbet edebiliyoruz.
Ağlarız biz! Sevgiliyle kurmuş olduğu yakınlığı özlediğinden, Muhammed'in aşkının eksikliğini hissettiğimiz için ağlarız.
Şubat 2026, sayfa no: 52-53-54-55
Abone Ol
En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın. Asla spam yapmayız!
Mesaj Bırak