Ara

Sûfîlerin İnsanlığa Yatırım Çabası

Sûfîlerin İnsanlığa Yatırım Çabası

Tasavvuf ilmi insanın Allah ve âlemle irtibâtını sağlayan bir disiplindir. İnsanın kendini keşfini, insanın hakîkatle yüzleşmesini, insanın mânevî tekâmülünü sağlayan bir terbiye sistemidir. İnsana yatırımı esas alan tasavvuf ilmi, tekke ve tarîkat terbiyesiyle uzun soluklu bir eğitimle insanın gelişimine ve olgunlaşmasına imkân hazırlamaktadır. Hakk’tan geldiğimizi idrâk edip Hakk’a gidişimizi planlayan bir değerler hiyerarşisidir. 

Tasavvuf eğitiminin insana yatırımının anlam boyutunu çözmek için bu makālemizde sûfîlerden örneklerle konuya açıklık kazandırmak istiyoruz. Tasavvuf yolunun öncülerinden Cüneyd-i Bağdâdî (ö. 297/909), üzerine titreyen dayısı Seriyyü’s-Sakatî’nin (ö. 257/870) kendi üzerindeki titizliğini anlatırken dayısının erdirici, oldurucu ve kemâle erdirici bir isim olduğundan bahsetmektedir. Dayısı Seriyyü’s-Sakatî’nin rehberliğinde o, tasavvufu konuşarak, okuyarak değil aç kalarak, dünyâ nîmetlerinden el etek çekerek, hoş bulduğu ve alıştığı şeylerden kendisini yoksun kılarak öğrendiklerinden bahsetmektedir. Dayısının kendisine sûfî muhaddis değil muhaddis sûfî olmasını tavsiye ettiğini, önce ilmî kişiliğini kemâle erdirdikten sonra tasavvufî gelişimini sağladığından bahsetmektedir. Seriyyü’s-Sakatî ve Cüneyd-i Bağdâdî örneğinde görüleceği üzere sûfîlerin öncelikle kendi yakınlarını yetiştirdiği ve yakın çevresini emânet bilinciyle hakîkat yoluna sevk ettiklerini görmekteyiz.

Bir diğer tasavvuf büyüğü Fudayl b. İyaz (ö. 187/802) tasavvuf yolundaki ilerlemeyi insanlığa iyilikte bulunmak olarak görmektedir. Bir sûfî olarak insanlığa yaptığı iyiliği eksik görmekte ve kollarını o kadar geniş açmaktadır ki onun merhametinden sâdece insanlar değil bitkiler, hayvanlar, canlı ve cansız tüm eşyâ da nasiplenir olmuştur. Hayâtı boyunca geniş kitlelerle iletişim kuran Fudayl b. Iyaz ahlâk seferberliği başlatmış, güzel ahlâka yatırım yapmış, çevresindekilerin ahlâk âbidesi konumuna gelmelerini sağlamış, güzel ahlâklı bir fâsığın arkadaşlığını bile kötü ahlâklı bir âbidin arkadaşlığından daha iyi görmüştür. Fudayl b. Iyaz müntesiplerini insanların en hayırlısı olacak şekilde yetiştirmiş, kendi nefislerini kusurlu görürken başkalarına hak nazarıyla bakmayı alışkanlık hâline getirmiştir. Fudayl b. Iyaz kötülüklere, cehâlete, atâlete, bid’at ve hurâfelere karşı mücâdele verirken; hilm ehli, muhabbetli, yardımsever, hayırhah bir toplum oluşturmaya çalışmıştır. Ona göre tasavvuf, dervişin kardeşlerini affetmesi, dostlarının kusurlarını hoş görmesi, sofrasını açması, dilini tutması ve nâmusunu korumasından ibârettir.

Bir tasavvuf önderi olarak Ahmed b. Hadraveyh (ö.240/854) insana hizmeti öncelemiş, insanın şan ve şerefini, mürüvvet ve şânını yükseltmenin derdine düşmüştür. Ahmed b. Hadraveyh hac dönüşü Yahya b. Muaz’ı Belh’e dâvet eder. Dâvetliler için ziyâfet sofrası hazırlar. Eşinin hatırlatmasıyla sâdece konukları değil şehrin köpeklerini de bu ziyâfetten istifâde ettirir. Şehrin köpekleri için de etler hazırlatır. Eşi Ümmü Ali’ye göre kerem sâhiplerine ikramda bulunan bir mükrimin ikram ve ihsanlarından mahallenin köpekleri de nasiplerini almalıdır. Tasavvuf yolunun dostlara ve muhtaç kesimlere destek ve hizmeti gerekli kıldığını ifâde eden Ahmed b. Hadraveyh, hizmet erbâbı olmanın kişiye alçak gönüllülük, hüsn-i edeb ve cömertlik gibi üç önemli kazanım sağlayacağını belirtmektedir.

Ebû Türâb en-Nahşebî (ö.245/859) dindarlığı şekilciliğe indirenlere engel olmuş, dindarlığın özüne sâhip çıkmayı, dînin özüne uygun bir yaşam sürmeyi, onurlu bir toplum vücûda getirmeyi hedeflemiştir. Toplumda işsiz ve güçsüz kitlelerin varlığını kabûl etmemiş, İslâm toplumunda dilenciliğe mâruz kalınamayacağını hatırlatmış, arınmayı, temizlenmeyi, donanmayı, mânevî huzûra ermeyi sağlamıştır.

Yahya b. Muâz er-Râzî (ö.258/871)’nin tasavvuf anlayışında dostluk duâ ve müsâmaha demektir. Kendisinden özür dilenilmek zorunda kalınan dostu sancılı bir isim olarak görür. Kardeşlerin birbirlerinin kusurlarını düzeltmek üzere îkāzını, kardeşliğin zarûrî bir sonucu olarak görür. Tasavvuf ahlâkıyla tesis edilen kardeşliğin üç temel hasletinden bahseder: Ona faydalı olamıyorsan, bâri zararlı olma; onu sevindirmeye gücün yetmiyorsa, hiç olmazsa üzme; onu övmeye dilin varmıyorsa bari yerme. Tasavvuf yolunda üç grup insanla sohbet edilemeyeceğinden bahseder: Gâfil âlimler, tabasbus yapan hâfızlar ve câhil sûfîler. Yahya b. Muâz hikmet ehlinden olmayı üç şarta bağlamaktadır: Zenginlere hased nazarıyla değil nasîhat nazarıyla bakmak; kadınlara şehvet nazarıyla değil şefkat nazarıyla bakmak; fakirlere kibir nazarıyla değil tevâzu gözüyle bakmak. Yahya b. Muâz tasavvuf anlayışını tevâzua bürünmeye ve kibirden soyutlanmaya bağlar. Ona göre kimde bulunursa bulunsun tevâzu güzeldir ama zenginlerdeki tevâzu çok daha güzeldir. Kimde bulunursa bulunsun kibir çirkindir ama fakirlerdeki kibir çok daha çirkindir. O kibri Müslümana; özellikle ilim ehli Müslümana yakıştırmamıştır. Yahya b. Muâz’a göre tasavvuf ehlinin îmânı üç şeyle kemâle erer. Bunlar; havf, recâ ve muhabbettir. Havf günâhı terk etmeyi ve kurtuluşu sağlar. Recâ itâate yönelmeyi ve cennete kavuşmayı temin eder. Muhabbet ise, insanı sıkıntılara tahammüle alıştırır, bu tahammül ve sabır ise Hakk’ın rızâsını kazandırır. Bu yüzden Hakk Teâlâ’ya iştiyak ve muhabbetin alâmeti gam ve üzüntülerde bile rahat ve huzur bularak hayâtı sevmektir. Ona göre tevekkül, Allâh’ın vekâletine râzı olmak, zenginlik Allâh’a emniyette olmak, dervişlik de Allâh’a dayanıp, O’nun dışındaki herşeyden müstağnî olmaktır.

Tasavvuf erbâbına meslek sâhibi olmayı öngören Ebû Hafs el-Haddâd (ö.270/883), kendisi de mesleğiyle tanınır olmuş, demirci olduğu için “Haddâd” adıyla tanınmıştır. Tasavvufu baştan sona edepten ibâret gören Ebû Hafs Haddâd’a göre her ânın ve her makāmın bir edebi vardır. İçinde bulunduğu an ve makāmın edebine uygun hareket eden kimse gerçek erlerden olma şerefine erişir. Edeb gütmeyen kimse ise her ne kadar kendini Hakk’a yakın sansa da uzaktır, amellerini makbûl zannetse de merdûddur. Cüneyd-i Bağdâdî ile olan görüşmelerinde Cüneyd-i Bağdâdî onun dervişlerini son derece müeddep görünce Ebû Hafs, “Kişinin zâhirindeki güzel edebi, bâtındaki güzel edebin unvânıdır” karşılığını vermiştir. Ebû Hafs Haddâd, tasavvufu; fedâkârlık, cömertlik, diğergâmlık, nefse hâkimiyet, tahammül ve faāliyet gibi unsurları ihtivâ eden ahlâk ve erdem yolu olarak târif etmiştir. Tasavvufu laf değil, iş ve faāliyet olarak gören Ebu Hafs Haddâd, başkasına adâlet ve insafla muāmele etmeyi, fakat onlardan adâlet ve insafla muāmele etmelerini beklememeyi tavsiye etmektedir. Ebu Hafs kerem ve cömertliği tasavvufun esâsı olarak görmüş, ayırım gözetmeden herkese iyilik yapılmasını, ancak yapılan iyiliklerin hiç yapılmamış gibi kabûl edilmesini ve hatırlanmamasını istemiştir. Ebû Hafs tasavvuf ahlâkını; “Allâh’ın Peygamber Efendimizin (sav) şahsında emir buyurduğu: ‘Sen af yolunu tut, iyiliği emret ve câhillerden yüz çevir.’ çağrısına uymak” olarak izah etmektedir. Ebû Hafs tasavvufun temelini îsâr bilinci olarak görmektedir. Ebû Muhammed el-Cûnî'ye: "Çarşıya git, kazan; ama kazancından yeme, onu fakire ver. Yiyeceğini de (nefsini kırmak amacıyla) insanlardan iste. Çünkü sen insanlardan istersen, 'Bu cimrinin biri, gündüz boyunca çalışıyor, sonra da insanlardan dileniyor' derler.” şeklinde tavsiyede bulunmuştur.

Zengin ve fakir kitleler arasında köprü kurmaya çalışan, toplumun farklı kesimlerini ortak paydada buluşturmaya çalışan tasavvuf büyükleri, insanları makam mevki, şan şöhret, mezhep ve meşreplerine göre veya fakir zengin, kadın erkek diye değil insanlık ortak paydasında değerlendirmeye çalışmışlardır. İnsanların zihnini ve gönüllerini sağlıklı bir kıvâma erdirmişler, kalbe yolculuk çabasına bürünmüşler, halden anlamaya, dertlere ortak olmaya, çâresizlere çâre olmaya, kimsesizlerin kimsesi konumuna gelmeye çalışmışlardır. Kurdukları tekkeler bulundukları muhîtin sâhil-i selâmeti ve umut ışığı olmuştur. Tekkelerini vakıflarla desteklemişler, hayırsever kitlelerin yardımlarıyla fakirlerin ve gariplerin hâmîsi olmuşlardır. Zulüm erbâbına, gaddar ve zorba kimselere karşı mazlum ve mustazafların hâmîsi kesilmişler, haksızlıklar karşısında hakkı tutup ayağa kaldırmanın çabasına düşmüşlerdir. Sanat ve meslek hayâtının gelişmesine öncülük etmişler, ilim ve irfan yolculuğunda öncülük etmişler, sevgi ve dostluk meşalesini yakmışlardır. İnsanların mutluluğunu aslî görev olarak addetmişler, yaraları sarıp, sancıları dindirmişlerdir. Sayılan bu özellikleri sebebiyle târih boyunca sûfîler karizmatik liderler olmuş, kitleler tarafından sevilmiştir. İlâhîleri, hikmetleri, şiirleri ve mesnevîleri dillerden düşmemiş, okundukça dinleyenlerin kalblerine sürûr bahşetmiştir. İnsanın hemcinsleriyle dost olmasını, Müslüman toplumlarda dayanışma rûhunun güçlenmesini, ıvazsız ve garazsız bir şekilde hizmet edilmesini öngörmüşlerdir.

Ahmed-i Yesevî’nin 12.000 halîfesi ve 99.000 mürîdini özenle yetiştirmesi, Lokman-ı Perende’nin Hacı Bektaş-ı Velî’yi Anadolu’ya sevk etmesi, Şems-i Tebrizî’nin Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’yi dar çevreden koparıp insanlığa hitâb eden engin bir deryâya dönüştürmesi, Hacı Bayram-ı Velî’nin Akşemseddîn’i, Eşrefoğlu Rûmî’yi, Yazıcızâdeleri ve Akbıyık Meczûbu yetiştirmesi, Muhyiddîn İbnü’l-Arabî’nin açtığı çığırla Ekberiyye geleneğini başlatması, İmâm-ı Rabbânî’nin müridleri, halîfeleri ve mektupları ile İslâm’a ve Müslümanlara yönelik sert ve menfî politikaların önüne geçmesi, Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî’nin medreseleri ihyâ ve inşâ eden faāliyetleriyle ilim yolculuğunu kemâle erdirmesi tasavvuf ehlinin yaşadıkları dönemde ne denli öncü rol oynadıklarının sâdece birkaç örneğidir.

Ağustos 2021, sayfa no: 20-21-22-23

Abone Ol

En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın. Asla spam yapmayız!

Sosyal Medya Hesapları

Mesaj Bırak