Strateji Değil, Hizmet

Strateji Değil, Hizmet
Cemaatler zamanla veya kimi dönemlerde devletin yerine geçmeye, onun yerini almaya çalıştılar. Buna namzet oldular. Elbette devletin çöktüğü târihî dilimlerde cemaatler bir yönüyle bu fonksiyonu -kâim-i makâmı devlet- fonksiyonunu icrâ etmişlerdir. Selçukluların çökmesinden sonra cemaatlerin devletin yerine geçmesi veya en azından bâzı fonksiyonlarını icrâ etmesi gibi. Bununla birlikte cemaatlerin asıl fonksiyonu îman birliğini temin ve muhabbeti yaymaktır. Tebliğ Cemaatine âit bir söz bunu çok veciz bir biçimde ifâde eder: ‘İbâdet ve teatini yap ki cennete ulaşasın! İnsanlara hizmet et ki Allâh’a ve onun rızâsına kavuşasın!’ Cemaatler hizmet eksenlidir ve insanlara hizmet etmekle mükelleftirler. Allâh’ı sevmenin bir işâreti de kullarını sevmek ve onlara hizmet etmektir. Son yıllarda hizmet meselesi yerine başka meseleler ikaame edilmiş ve öncelikler merdiveni altüst olmuştur. Habbe kubbe, kubbe ise habbe yapılmıştır. Devletin fonksiyonlarını yüklenmek isteyen cemaatler kendi fonksiyonlarını kaybetmişler ve hizmet esaslarına yabancılaşmışlardır. Böylece bir Mısır atasözünde dillendirildiği gibi Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmuşlardır. İnsanı kazanmak temel mesele iken devleti ele geçirmek veya uluslararası sistemi etkilemek temel amaçlar arasına girmiştir. Bu ise hizmet anlayışına, sapmayı ve hizmet anlayışında bid’atı berâberinde getirmiştir. Bu vesîle ile ticârî cemaatlerden sonra siyâsî cemaatler de teşekkül etmiştir. Mesele siyâseti inkâr etmek değil yerli yerine oturtmaktır. Aksi takdirde değerler zincirinde veya manzumesinde kaymalar yaşanıyor. Bu da ictimâî yapıda ârızalar ve sarsıntılar meydana çıkmasına vesîle olmaktadır. Tasavvufî cemaatlerin veya tarîkatların birkaç temel özelliği vardır. Bunlar arasında zevk, meşk, tezkiye ve terbiye yoluyla Allâh’ın yolunu aydınlatmak, ona ulaşmak ve kurbiyet menzillerine vâsıl olmak vardır. Bir diğer husus ise kardeşlik hukûkunu pekiştirmek ve esenlik ve âsâyişi temin etmek, yaymaktır. Temel bir diğer özellik ise insanlara hizmet etmektir. Bu anlamda tarîkatlar veya tasavvuf bir hizmet yarışıdır; Allâh’ın kullarına ulaşmak ve halkı hakka irşâd etmek ve kavuşturmaktır. Son yıllarda cemaat ve hizmet anlayışlarında eksen kayması sebebiyle hizmete muhatab ve muhtaç kesimler mahrûmiyet çekmektedir. Hizmetler stratejik alanlara kaydırılmıştır. Böylece halkın adına stratejik alana kaydırmalar yapılmış ve bu alanda ihtiyaç fazlası yığılma meydana gelmiştir. Böylece stratejik kaynaklar artarken ve çeşitlenirken insânî kaynaklar fakirleşmektedir. Sosyal ilişkilerde de bir fakirleşmeden bahsetmek mümkündür. İctimâî fakirleşme insanlar arasındaki ilişkilerin daralması ve kopma derekesine inmesidir. Hizmet insanı veya cemaatler sosyal ilişkiler ağını genişleterek ictimâî fakirliğin üstesinden geldikleri gibi aynı zamanda yardımlaşma ile de maddî fakirleşmenin altından kalkarlar. En azından paylaşma ve diğerkâmlık kültürünü yayarak insânî kanalları açık tutarlar. İnsanın insana alâkasını artırırlar. Tarîkat erbâbının asıl meselesi budur. Bununla birlikte son dönemde kimsesizlerin sayısı artmaktadır. Şehirler ictimâî anlamda çölleşmekte ve insan ilişkileri dumûra uğramaktadır. Gevşeyen bağların yeniden takviye edilmesi şart hâle gelmektedir. İşte bu alana en fazla hitâb eden hizmet anlayışı enfüsî dâirede insanı keşfe adanmış olan tasavvuf sahası ve vahasıdır. Burası tasavvufun ilgi alanına girmektedir. Ahmet Abdullah Rufai adlı yazar El Akidetü’l Hakka adlı eserinde sûfîlerin âdetlerinden bahsetmektedir. Bu âdetlerden bâzıları ictimâî âdetlerdir. Elbette zikir ve tezkiye ve zühd ile alâkalı umde, prensip ve âdâbları olduğu gibi aynı zamanda ictimâî hizmetleri ve âdetleri de vardır. Bununla birlikte asrın tasavvufa ve mâneviyâta yabancılaşmasıyla birlikte bu âdetler de giderek körelmekte, unutulmaya yüz tutmaktadır. Âhir zamanda İslâm’ın içine ve kabuğuna çekilmesi gibi tasavvuf da gönle ve iç kaleye çekilmiş ve belki de hapsolmuştur. Şimdi bunu iç kaleden çıkararak ictimâî alana taşımanın vakti gelmiştir. Bu da ancak zevk mesleğini meslek edinmiş seyr-i sülûk kahramanlarıyla mümkündür. Ancak çölleri aşanlar çöldekilere rehberlik edebilirler. Yoksa kendi hâline terk edilen insanlık can çekişmekte ve ölümünü beklemektedir. Bütün Canlıları Sevmek Yaratıcısını Sevmektir! Kenardan merkeze yürüyerek giderken, kulu severek Allâh’ı bulabiliriz. Tersinden de Allah merkezli bir seyr-i âfâki ile insanı ve kulu keşfederiz. Sûfîlerin büyükleri hizmet kervânının başı ve hizmet kahramanlarıdırlar. Aktab-ı sûfiyyeden olan Ahmet er Rufai hazretleri Ümmü Ubeyde denilen beldede herkesin hor baktığı uyuz bir köpekle karşılaşır. Görüntüsü korkunçtur ve herkesi yüzünü çevirerek tiksinti ile etrâfından dolanmaktadır. İnsânî duyguları harekete geçer ve elinde bir fenerle birlikte belde dışına çıkartılan köpeğin imdâdına yetişir. Uyuz dolayısıyla derisi soyulmuş ve körlük isâbet etmiştir. Köpeğe merhem, ilaç ve yiyecek ve su taşır. Ona güneşin yakıcı ateşinden koruyacak bir gölgelik yapar. Yûnus Aleyhisselâm’ın balığın karnından çıktığında Cenâb-ı Hakk’ın gölgelik etmesi için kıyıda ona kabak yapraklarını siper etmesi gibi! Ahmet er Rufai Hazretlerinin ihtimâmı ve ilgisi sonucu Ümmü Ubeyde bölgesinin uyuz köpeği sağlığına kavuşur. Bununla birlikte Ahmet er Rufai Hazretleri nekahet döneminden sonra da köpeğe ilgisini kesmez. Bilakis ülfetini sürdürür. Ona yiyecek ve içecek temin etmeye devâm eder. Ahmet Abdullah er Rufai’nin anlattığına göre Hakk eri olan Ahmet er Rufai hazretleri cüzzamlıların ve kötürümlerin yâr-ı gârıdır ve onlarla düşer kalkar. Onların yalnızlıklarını giderdiği gibi ihtiyaçlarını da savar. Elbiselerini yıkar, başlarını ve elbiselerini bitlerden temizler. Onlara yiyecek ve içecek taşır ve bununla kalmaz sofralarında onlara yâren olur. Onlar için âfiyet diler, onlardan duâ dilenir. Onlarla ilgilenmenin vâcibâttan olduğunu söyler. Körler, hastalar, çolaklar, kötürümler onun uğrak yeridir. Yaşlıların ve dulların ihtiyaçlarını savmaktadır. Bu sebeple yaşadığı çağ ve topraklar onun nefesiyle bereketlenmiştir. Bu coşku netîcesi Hristiyan ve Yahudi ve gayr-i Müslimlerden büyük bir kitle (cem-i gâfir) Müslüman olmuştur. Onda pratiğini gördükleri İslâm’a teslim olurlar. Ebu’l Hasan en Nedevi, Müslümanların Gerilemesiyle Dünyâ Neler Kaybetti adlı eserinde bu eşsiz tablolardan numûne demetleri sunar. İslâm gidince dünyâ karanlığa gömülmüştür. Huzûrunu kaybetmiştir. Bu yüce örneklerin solmasıyla birlikte dünyâ kendini, istikametini ve varoluş gâyesini kaybetmiştir. Âdetâ dîvâne olmuştur. Tekkeler aynı zamanda dâru’l aceze görevini üstlenmektedir. Ahmet Abdullah er Rufai’nin anlattığına göre Ahmet er Rufai gibi Hakk erleri ve erenleri halkın hizmetindedir. Hakkın halk üzerinde hücceti ve siyânet kanatlarıdırlar. Def-i hâcet yapamayanlara bile yardım elini uzatırlar, hak nâmına her hallerinde onları gözetirler. Denildiği gibi dînin iki direği vardır. Bunlardan birisi et-tâzimu lillâh. İkincisi ise eş-şefakatü lihalkillâh’dır. Allâh’ı ululamak ve Allâh’ın iyâlini gözetlemek, onlardan ilgiyi ve şefkati kesmemektir. İnsanlara hizmet en hızlı bir biçimde Allâh’a yaklaştıran ve ulaştıran bir yol ve meslektir (*). Aslında küçük gördüğümüz bâzı hizmetler büyük gördüklerimizden daha büyüktür. Nice büyük gördüğümüz hizmetler ise çelik çomak oynamaktır. Ayak bağı ve yol bağıdır. Çünkü istikametin bozulmasından mütevellittirler. Allâh’ın işine karışmak yerine kendi hizmetimize bakacağız. Medeniyet gibi strateji de bir üst yapı meselesidir. Katmanlardan ve basamaklardan oluşur. Kademeler atlanınca basamakları kırık merdivene döner. Bir işe yaramaz. Altyapısı olmayan ve aracı bulunmayan bir strateji topaldır onun ötesinde aldanmak ve aldatmaktır. Cemaatler olarak strateji değil hizmet üretmeliyiz. Hizmet adamı olmalıyız. Güneş gibi herkesi kucaklamalı, ısıtmalıyız. Herkesi hakkın huzmelerine ve şualarına kavuşturmalıyız. Bizim stratejimiz insana hizmettir. Binâenaleyh önceliklerimizi yeniden gözden geçirmeli ve doğru bir noktadan başlamalıyız. Doğru noktadan başlayan mesâfe alır. Sözün özü: Azla kanaat etmeyen çoğu bulamaz. Siyâsette ölçü veya iktisat en büyük siyâsettir. Kezâ hizmet en büyük stratejidir. Onu hafife alanlar ikisinden de mahrumdurlar. Mustafa Özcan (Nisan 2016) * El Akidetü’l Hakkatu, Ahmet Abdullah er Rufai, Alemü’l Kütüb, s: 84, Beyrut.

Abone Ol

En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın. Asla spam yapmayız!

Mesaj Bırak

En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın.

Bülten Aboneliği