Tüketerek şâheserler oluşturmayız ama üreterek sanat eserleri yapabiliriz. Üretebilmek için ter akıtmamız, emek vermemiz, zorluklarla mücâdele etmemiz, onlara göğüs germemiz ve sorumluluk üstlenmemiz gerekmektedir. Sorumlu davranışımızın temel felsefesi, duyarlı olmaktır. Canımızın istediği gibi olma kolaylığından uzaklaşmamız, bilinçli bir şekilde zorlukları seçmemiz gerekmektedir. Tesâdüf ve gelişigüzelliklerin ortaya çıkardığı olumlu sonuçlardan şahsımıza herhangi bir pay çıkaramayız. Ufkumuz açık olmadığı, düşünce derinliğinden yoksun kaldığımız ve duyarlılıktan uzak yaşadığımız zaman ne erdemli davranışlar sergileriz ne de örneklik oluşturacak bir câzibe merkezi oluşturabiliriz. Misyonlarımızın (görev ve sorumluluklar), vizyonlarımızın (görünüm ve muhtevâlar), aksiyonlarımızın (gayret ve çabalar) farkında olamayız (Akyüz, Yaşayan Kur’ân, 2006: 12).
Peygamber Efendimiz (sav) hadîs-i şerîflerinde herkesin sorumlu olduğunu ve mutlaka sorguya çekileceğini şu şekilde dile getirmektedir: “Hepiniz çobansınız, hepiniz güttüğünüz sürüden sorumlusunuz. Devlet reisi de bir çobandır ve sürüsünden sorumludur. Erkek âilesinin çobanıdır ve sürüsünden sorumludur. Kadın kocasının evinin çobanıdır ve sürüsünden sorumludur. Hizmetkâr efendisinin malının çobanıdır, o da sürüsünden sorumludur. Netîce itibârıyla hepiniz çobansınız ve hepiniz güttüğünüz sürüden sorumlusunuz.” (Buhārî, Cuma 11, istikrâz 20, İtk 17,19, Vesâyâ 9, Nikâh 81, 90, Ahkâm 1; Müslim, İmâret 20).
Peygamber Efendimizin bu hadîsinden ilhâm alarak;
Hepiniz güttüğünüzden olacaksınız mes’ûl
Sen de râîsin oğul eyle bu ahkâmı kabûl (Ateş, Mektûbât, 2006:143).
hatırlatmasında bulunan Osman Hulûsi Efendi (ö. 1410/1990), her birimizin sorumluluk duygusu içinde hareket etmesi gerektiğini vurgulamaktadır. Sorumluluk sâhibi bir kimse mesûliyetinin farkında hareket eder, haklı dâvâsına söz getirecek şüpheli hal ve davranışlardan kaçınır. Davranış, düşünce ve sözleri nettir. Sorumluluğu elest bezminde yüklenen kullar bu şuurla hareket ettikleri zaman kulluğun sırrına ererler. Bu kimseler için en büyük haz, Allâh’a kulluk etmek, kullarına da hizmet etmektir (Ateş, Osman Hulûsi Ateş ve Seyr u Sülûk Metodu, 2007:80-81).
Bir zamanlar, her türlü maddî olanaklara sâhip olmasına rağmen can sıkıntısından, hayâtın yaşanmaya değmez olduğundan yakınan bir prens vardı. Oğlunun bu hâline hükümdar babası çok üzülüyordu. Bir gün hükümdar, ülkesinin en bilge kişisini sarayına çağırtıp ona oğlunun durumunu anlattı ve buna bir çözüm bulmasını istedi.
Bunun için bilgeye bir hafta mühlet verdi. Bir hafta içinde bir formül bulamazsa bunun hayâtına mâl olabileceğini de hatırlattı.
Yaşlı bilge üç-beş gün düşünüp taşındı, aklına hiçbir çözüm gelmedi. Bu sebeple canını olsun kurtarmak için ülkeyi terk etmeye karar verdi. Üzgün, dalgın bir şekilde ülkeyi terk ederken, bir köyün yakınında koyunlarını, keçilerini otlatan küçük yaşta bir çobanla bir süre ahbaplık etti.
Bundan cesâret alan küçük çoban, yaşlı dostuna: “Amca şu hayvanlarıma biraz göz kulak oluver de, ben şu görünen köyden azık alıp geleyim, bugün azık almayı unutmuşum” dedi. Bilge de zevkle kabûl etti.
Bilge, kafası başından geçenlerle meşgûl bir halde hayvanlara göz kulak olurken, bir keçi kuzusu, kenarında oynamakta olduğu bir uçurumdan aşağı yuvarlanıverdi. Aşağı inip onu kurtarmadıkça kendi kendine kurtulması da mümkün değildi. Bilge, küçük çobana verdiği sözü doğru dürüst tutabilmek için kuzuyu kendi kurtarmaya karar verdi. Bu amaçla uçurumun dibine indi. Önce kuzuyu sırtına bağladı, sonra tırmanmaya başladı. Birkaç tırmanma başarısızlıkla sonuçlandı. Ama bilge yılmadı. Uğraştı, didindi, zorlandı ama sonunda kuzuyu yukarı çıkarmayı başardı. Küçük dostuna verdiği sözü tutabilmek, bunun için de kuzuyu uçurumdan çıkarmak bir süre kafasını öyle meşgûl etti, kendini bu işe o kadar verdi ki başından geçmekte olan olayı, canını kurtarabilmek için ülkeyi terk etmekte oluşunu unuttu. Fakat bu durum onun kafasında bir şimşek çakmasına sebep oldu. Şöyle düşündü: “Bir kimse ciddî olarak bir işle meşgûl olur, bir girişimde bulunup onu başarı ile sonuçlandırmak arzusu benliğini tam olarak kaplarsa, o kimse için can sıkıntısı, eften püften olayları kafasına takmak diye bir şey söz konusu olamaz.” Bu gerçek herkes, dolayısıyla hükümdârın oğlu için de geçerlidir. Bilge artık kaçma fikrinden vazgeçip hemen geri döndü ve hükümdârın huzuruna çıkarak şu çözümü sundu:
“Hükümdârım! Eğer oğlunuzun can sıkıntısından kurtulmasını, hayâta bağlanmasını istiyorsanız ona bir sorumluluk yükleyin, zamânını kaplayıcı bir meşgûliyet verin. Can sıkıntısının, yaşamaktan şikâyet etmenin mânâsı başıboşluktur. Oğlunuza yükleyeceğiniz sorumluluk ne derece ciddî, sonucu ne derece ağır olursa, kendini o ölçüde can sıkıntısından kurtaracak, yaşama mücâdele ve azmi o derece artacaktır.”
Sâdece sultânın oğlu değil âlemdeki her varlığın bir vazîfesinin bulunduğuna işâretle Osman Hulûsi Efendi bir hutbesinde bu gerçekten şu şekilde bahsetmektedir: “Gözlerimize çarpan her zerrenin kendine has bir vazîfesi, bir hizmeti vardır. Her sabah tulû eden güneşlerin, her gece semâ kubbesini yaldızlayan ayların, teneffüs ettiğimiz havaları tâzeleyen rüzgârların, yiyip içtiğimiz şeylerin pek feyizli bir menba'ı olan şu toprakların, kendilerine mahsus birer vazîfeleri vardır ki bunlar bu vazîfeleri pek muntazam bir hâlde îfâ ederler. Âlemin âheng-i umûmîsini mukadder olan güne kadar idâmeye çalışırlar. O halde mahlûkātın en mükemmeli olan insanların âtıl kalmaları, vazîfe kaydından âzâde bulunmaları nasıl tasavvur olunabilir? İnsanların kendilerini yaratan, kendilerini her gün birçok nimetlerine nâil buyuran, Allâhu Te'ālâ hazretlerine ubûdiyette bulunmamaları nasıl câiz görülebilir? İnsanların kendilerini gāye-i halkından (yaratılış gāyesinden) haberdâr eden, kendilerini hidâyet yoluna sevk eyleyen bir Peygamber-i zîşâna itāat eylememeleri nasıl muvâfık olabilir?” (Ateş, Hutbeler, 2006:13)
Yüzyıllar önce, yeni evli genç bir adam, doğup büyüdüğü memlekette geçim zorluğu çektiği için gurbetin yolunu tuttu. Günler süren zorlu bir yolculuktan sonra ülkesinin en büyük kentine ulaştı. Kentte tellallar bir ağanın genç, aklı başında bir kâhya aradığını ilân ediyordu. Genç adam hemen bu ilânla ilgilendi; sorup izleyerek ağaya ulaştı. Ağa, genç adamı kısa bir sınava çektikten sonra kabûl etti. Genç adam tam üç yıl ağaya başarıyla kâhyalık yaptı. Üç yıl boyunca memleketini ve yakınlarını iyice özlemişti. Ağanın kendisine yol vermesini istedi. Ağa: “Peki sen bilirsin.” diyerek, kâhyaya üç yıllık hizmeti karşılığı 30 altın lira verdi. Kâhya, ağaya vedâ edeceği sırada ağa ona bir öneride bulundu: “Bu otuz altını bana verirsen sana hayâtın boyunca rehberlik edecek üç öğüt veririm.” dedi. Genç adam tereddüt etti. Üç yıllık emeğin karşılığını üç öğüde nasıl fedâ edebilirdi? Üstelik âilesi kendisinden para bekliyordu. Ama üç öğüdün neler olduğunu da ciddî şekilde merâk ediyordu. On altın vererek ilk öğüdü söylemesini istedi. Ağa şöyle dedi: “Bir yolculuk sırasında nerede akşam olursa orada kal, yola devâm etme!” Kâhya, bu öğüdü pek on lira değerinde bulmadı ama alışveriş tamamlanmıştı. Acaba ikinci öğüt ne idi, bunu öğrenmek için de dayanılmaz bir arzu duyuyordu. Ağanın avucuna on altını daha koydu ve ikinci öğüdü de söylemesini istedi. İkincisi şuydu: “Seni ilgilendirmeyen şeye karışma ve o şeyle ilgili soru sorma!” Sıra üçüncü öğüde gelmişti. Elinde kalan on lirayı da ona verirse, memleketine, geldiği gibi beş parasız dönecekti. Ama üçüncü öğüdün ne olduğunu öğrenmeden içi rahat olmayacaktı. Son on lirasını da ağanın avucuna koyup üçüncü öğüdü söylemesini istedi. Ağa şöyle dedi: “Hiçbir zaman düşünüp taşınmadan eyleme geçme!”
Bu üç sözün hiçbiri ümit ettiği gibi orijinal değildi. Ama artık yapılacak bir şey yoktu. Bir sabah erkenden vedâ etmek için ağanın huzûruna çıktı. Ağa, kâhyasını yolcu ederken yol azığı ile birlikte birkaç kuruş harçlık vermeyi de ihmâl etmedi. Ayrıca çoluk çocuğuna kavuşunca birlikte yemeleri için özel bir somun ekmeği verdi. Kâhya bütün gün yürüdü. Yolda karşılaştığı birkaç kişiyle de arkadaş oldu. Akşam yemeği için yol üstündeki bir hana uğradılar. Yemekten sonra kāfile yola devâm etmek üzere kalktı. Kâhya da gitmek üzere idi ki ilk nasîhat aklına geldi. Orada konaklaması gerekiyordu. Kāfileden ayrılarak geceyi handa geçirdi. Sabah ilk ışıkla yola koyuldu. Bir gün önce tanıştığı yolculara yine yetişti. Adamlar kâhyaya: “Keşke seninle biz de geceyi handa geçirseydik. Önümüzü kesen bir soygun çetesi bütün paramızı pulumuzu elimizden aldı.” diye dert yandılar. Kâhya, satın aldığı öğüdün pek de ucuz olmadığını anladı. Bir müddet yolculuktan sonra görkemli bir konağın önüne geldi. Konağın bahçesinde ağaca bağlanmış bir adam vardı. Adama yiyecek olarak yanı başındaki bir köpeğin artığı olan şeyler veriliyordu. Merâk etti. “Bu nasıl şey?” diye bir an sormak istedi. Hemen ikinci nasîhat aklına geldi, vazgeçti. Yabancı olduğu için konaktan kendisine yiyecek ve içecek ikrâm ettiler. Kâhya teşekkür edip ayrılmak üzere iken konağın sâhibi kendisini çağırtıp bahçedeki manzara ile ilgili niçin bir şey sormadığını öğrenmek istedi. Kâhya: “Ben üzerime vazîfe olmayan şeye karışmam!” dedi. Konak sâhibi bunun akıllıca bir tutum olduğunu söyledi. Sonra konağın arkasında soru soranların idâm edilmiş cesetlerini gösterdi. Rahat yolculuk etmesi için kendisine bir at hediye etti. Evine geldiğinde kapıyı çalmadan önce pencereden içeri bir göz attı. Karısının kucağında 2-3 yaşında bir çocuk vardı. Hanımını, kendisine ihânet etti zannıyla bir an öldürmeyi kurdu. Fakat üçüncü nasîhat aklına geldi. Kapıyı çaldı. Hanımı içeriden “Kim o?” diye sordu. Adam, “Benim, kocan!” diye karşılık verdi. Kadın: “Oğlum koş, kapıyı aç baban geldi!” dedi. Anladı ki bu çocuk, kendi çocuğudur. İçeri girince sarmaş dolaş oldular. Hanım hemen yemek hazırladı. Adam ağanın hediye ettiği somun ekmeğini çıkardı. Ekmeği ortasından ikiye bölmesiyle birlikte çil çil altınlar sofraya döküldü.
Özetle, dünyâda anlamlı bir yaşam sürdürebilmemiz tesâdüfî kazanımlarla değil; emek, irâde ve sorumluluk ekseninde şekillenen bilinçli tercihlerle mümkündür. Bu bağlamda sorumluluk, yalnızca bireysel bir erdem değil, aynı zamanda toplumsal düzenin ve ahlâkî bütünlüğün sürdürülebilirliğini sağlayan temel bir ilkedir.
İnsan olarak hepimiz, kâinattaki düzenin bir parçası olarak pasif bir varlık değil; aksine yükümlülüklerinin farkında olan, bilinçli tercihlerde bulunan ve eylemlerinin sonuçlarını üstlenen aktif bir özne konumunda olmak zorundayız. Dünyevî bir gerekliliğin ötesinde uhrevî bir hesap bilinciyle yaşamak durumundayız.
Özellikle meşgûliyet ve amaç duygusu, insanı anlamsızlık ve boşluk hissinden kurtarmakta; buna karşılık başıboşluk bizleri varoluşsal bir tatminsizliğe sürüklemektedir. Kemâle erme sürecimiz; sorumluluk bilinci, bilinçli eylem ve ahlâkî duyarlılık üçgeninde gerçekleşmektedir. Bu çerçevede, hem kendi varoluşumuzu anlamlandırabilmemiz hem de toplumsal düzende yapıcı bir rol üstlenebilmemiz, sâhip olduğumuz görev ve yükümlülükleri idrâkimizle doğrudan ilişkilidir. Dolayısıyla sorumluluk, yalnızca bir yük değil; aynı zamanda bizleri olgunlaştıran, bizlere yön ve anlam kazandıran kurucu bir değerdir.
Mayıs 2026, sayfa no: 18-19-20-21
Abone Ol
En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın. Asla spam yapmayız!
Mesaj Bırak