Sinsi Mikrop

Sinsi Mikrop
Genel olarak toplumların, özelde ise ailelerin huzur ve saadetini sinsi sinsi kemiren manevi kanser mikrobu nedir derseniz? Hiç düşünmeden “ön yargılar, yanlış zanlardır” derim bendeniz. Herkes bir diğeri hakkında çoktan teşhis koymuştur, ön yargıların insafsızlığına dayanarak ve kendine göre reçetesini de yazmıştır. Ön yargı ve kötü zanlarla ortaya konan teşhislerin çoğunda ümitsiz vaka, ölümcül hasta yazılıdır ne yazık ki. Hâlbuki doktorlar teşhis koymadan önce, tahlil ve tetkik yaptırırlar. Röntgen çekerler. Kimi zaman bunlar da yetmez, EMR veya daha hassas cihazlara başvururlar. Ağır vakaların teşhisinde ve tedavi yönteminde, bir doktorun kanaat ve yargısı tek başına yeterli görülmez tıp camiasında. Bir insanın tek başına yanılma payı olabilir düşüncesi ile farklı branştaki uzmanlardan heyet oluşturarak destek alma ihtiyacı hissederler, ortada çok net ve sağlam tahlil ve tetkik sonuçları olsa bile. Evet, tahlil ve tetkik sonuçları net olabilir, ama yorumlama ve çözüm önerileri farklı olabilmektedir. Bir kişinin hayatı söz konusu ise, değil zanlar, sağlam ve kesin sonuçlar olsa bile yine dikkat edilmeli, uzmanlardan destek alınmalıdır diye bizi uyarıyor tıp dünyası. Heyet demişken, sosyal hayatta ortaya konan ön yargılar ve teşhisler de çoğu zaman, bir heyetten çıkmıyor değil aslında. Ön yargılarımızda bu kadar emin olmamızın, bu heyet toplantıları ile bir alakası var mı bilemiyorum?!. Hangi heyet toplantılarından bahsettiğimi merak ettiniz sanırım. Kayınvalide, kocasını da yanına, eşi ile yaptıkları bir kavga sonucu evini terk ederek gelmiş olan kızı ile yaptıkları heyet toplantısında, damatları hakkında, “Bu oğlan adam olamayacak bu gidişle?..” diyerek karar verebilmektedirler. Bu da heyet kararı sayılır sanırım. Hazır toplanmışken heyet, tedavi usullerini de konuşup bir karara bağlıyorlar, onca iş yoğunluğu ve zahmete rağmen. “Gitme kızım, o kendini beğenmiş damadın evine. Ardından biraz koşsun da değerini anlasın. Paşa gönlü bilir. O, bu kapıya gelmeden, sen bu kapıdan çıkmayacaksın.” Semptom ve belirtileri, kızları tarafsız bir şekilde bir bir aktarır anne babaya ve onlar da bu semptomlara istinaden rahatlıkla kararlarını veriyorlar. Ben çok mu abarttım acaba, diye içten içe bir huzursuzluk yaşasa da beş aylık gelin hanım, artık olan olmuş, söylenen söylenmiştir. “Şey… Anne…” deyip bir takım düzeltmeler yapmak veya “Bu da çok ağır olmadı mı?..” diye itiraz istese de mağdur kızcağız, heyet, kararını çoktan verdiği için, pek dikkate alınmayacağını bilir çocukluk deneyimlerinden. Heyet toplantıları sadece hastanelerde değil, hemen hemen her apartmanda sık sık yapılmaktadır. Erkeğin annesi, kendi kız kardeşini de yanına alarak gelin hakkında yaptıkları heyet toplantısı neticesinde, oğlanın verdiği tek taraflı da olsa sağlam bulgulardan yola çıkarak çoktan teşhis koymuş, hükmü vermişlerdir. Meşakkat ve zorluğuna bakmadan tedaviyi de ihmal etmemişler tabi: “Oğlum, bu kızdan sana hayır gelmez!..” Bu cümlenin tercümesi veya alt yazısı şudur aslında: “Oğlum, bu kızdan bana hayır gelmez...” Zira nice kayınvalideler oğluna eş değil, kendine kız ararlar. Onları hayal kırıklığına uğratan da gelinin eş olamaması değil, kendisine kız olmayı becerememesidir. Neyse, heyet toplantısında kalmıştık. Merak etmişsinizdir araştırmanın sonucunu. Aslında, kayınvalide uzun zamandır veri topluyordu gelini hakkında. Hele son birkaç aylık bulgular çok sağlamdı. Mesela, oğlu evlendikten sonra, annesine biraz soğuk davranmakta, ilgi azalması yaşanmakta, artık telefonlara geç çıkmaktadır. Bütün bunların, sümüklü gelinin gelmesinden sonra vuku bulması bir tesadüf olamazdı. Biricik oğlunun verdiği ifadeler de bunu teyit etmektedir. Zira, bebek doğduktan sonra sürekli onunla vakit geçirmekte ve oğlu ile çok ilgilenmemekteymiş son zamanlarda. “El bebe gül bebe büyüttüğü paşasını, elin kızına kaptıracak kadar aptal değilim.” maddesi ise, gerekçeli karar olarak daha sonra tebliğ edilecektir taraflara. Eşleri hakkında daha doğru bir karar vermek için, karşı ve yan komşunun hanımları ile heyet toplantısı yapan hanımefendileri burada es geçmek haksızlık olur. Sabah kahvaltısı eşliğinde yapılan heyet toplantısında, az önce işe uğurladığı uğursuz adamın son yaptıkları masaya yatırılır. Komşu hanımların şaşkın ve hayret dolu bakışlarından destek ve cesaret bulunca, sırlar bir bir dökülür ortalığa. Heyet de üzerine düşeni yapar hiç şüphesiz. “Amanın, kız sen nasıl dayanıyorsun bu adama; ben olsam bir dakika bile kalmam bu evde. Sen eş misin, cariye misin belli değil. Ah şu erkek milleti… Sen taş mısın, kaya mısın ki dayanıyorsun kız…” Bu ve buna benzer cümleler ile kanaatini pekiştirerek heyetten destek alan hanımefendi, akşam eve gelecek olan Bey’e ne yapacağını düşünmeye başlar, öğleden sonraki saatlerde. Tahlil ve tetkik yok, ama heyet kararları havada uçuşuyor.“Yazıktır, günahtır!..” diye klişe bir ifademiz vardır ya. İşte tam da söylenecek yeridir bu cümlenin. Evet, yazıktır günahtır. Karşı tarafı dinlemeden ve hatta tanımadan, onun hakkında doğru bir bilgiye sahip olmadan nasıl hüküm verebiliyoruz. Hem hüküm verme yetkisini bize kim verdi; devlet mi din mi ahlak mı vicdan mı? Bu sorunun cevabını vermek için şu empatiyi yapmanızı öneririm: Tanıdığınız veya tanımadığınız biri, eşinize veya çocuklarınıza, sizin için aynı şeyleri söylese, yönlendirici, kararını belirleyici ifadeler kullansa ne hissedersiniz? Bir gece önce yaşanmışlıklardan dolayı gerilmiş eşin bireysel kanaati, duygusal tepkisi, hislerle karışık söylemleri, öfke kokan cümleleri tek başına hüküm vermeniz için asla yeterli olamaz. Bazen derdini paylaşan kişi, niçin paylaştığını bile bilmiyor o anda. Doğrusu bu konuda dikkatli olmak gerekir. Dinleyici, teselli verici konumda olan kişiler, nihai kararı vermekten ve hüküm cümleleri kullanmaktan, yönlendirmekten şiddetle kaçınmalıdırlar. “Muhatabın hoşuna gitsin ve sakinleşsin” diye kullandığınız bir ifade, kişiyi harekete geçirip, ailenin dağılmasına sebep olabilir. Hüküm vermede yetkili kişiler, tarafsız hâkimler ve mahkemelerdir. Aile danışmanları olarak bile hüküm cümlesi kullanmayız, nihai kararı alamayız, nasıl ve ne gibi bir karar vereceklerine müdahale etmeyiz. Danışanların verdiği karar istikametinde, onlara yardımcı oluruz, yol haritası belirleriz sadece. Dışımızdaki bir konu hakkında, detaylı bir bilgiye sahip olmak çok zordur. Birkaç kez, birkaç saatliğine sohbet etmek, kapıda selamlaşmak, hatta akraba olmak bile birbirimizi doğru tanımak için yetmemektedir. Hem kaldı ki, hüküm vermede yetkili biz değiliz. Evlenmiş kişi, kendisi hakkında karar alabilecek reşit yaşta demektir. Kendi başına karar veremeyen ve sorumluluk alamayan, anne babaya bağımlı olan birini, evlendirmek de çok doğru olmasa gerek. Evlendirilse bile, durum karşı tarafa izah edilmeli ve atılacak adımlar netleştirilmedir önceden. “Ön yargılarımızın kurbanı olmak başka, ön yargılarımıza birilerini kurban etmek başkadır.” “Bırakın, eşler kendi kararlarını kendileri versinler; komşu, akraba, arkadaş ve hatta anne baba olsanız bile…” “Tamir edemiyorsanız, bari tahrip etmeyin; barıştıramıyorsanız bari ayırmayın, küstürmeyin.” desem, bu sitemimi ağır bulmazsınız umarım, yanlış telkinler ve ön yargılar sonucu dağılan onlarca aileye şahit olmuş birinin dostça bir sitemi olarak bakarsanız şayet. Sıkıntısını, olur olmaz yerlerde gündeme getirmeyi alışkanlık hâline getirenler de şunu bilmeliler ki, hastalık için üst komşudan değil doktordan randevu alıyoruz. Hatta her hastalık için her doktora değil, ilgili uzmana gidiyoruz. Aynı hassasiyetin, aile içi sorunların çözümü konusunda da geçerli olması gerekmiyor mu? Evet, sosyal desteğe, teselli amaçlı paylaşımlara hepimizin ihtiyacı vardır ve olmalıdır da. Ancak bu her konuda, herkesle ve her yerde olmamalıdır. Bilinmelidir ki, her doğru her yerde söylenmediği gibi herkese de söylenmez. Ferhat Aslan Âile Danışmanı ve Psikoterapist (Ağustos 2016)

Abone Ol

En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın. Asla spam yapmayız!

Mesaj Bırak

En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın.

Bülten Aboneliği