Ara

Şiir, Şâir ve İyiliğin İyileştirici Ufku

Şiir, Şâir ve İyiliğin İyileştirici Ufku

Şâir Aynasında İyilik

Klasik Türk şiiri, yalnızca estetik bir değerler bütünü olarak değil; toplumsal hâfızayı, ahlâkî ilkeleri ve insanın varoluş tecrübesini aktaran derin bir irfan kaynağı olarak da değerlendirilebilir. Bu bağlamda, şiir geleneklerimizin en belirgin temalarından biri “iyilik”tir. Klasik şiirde iyilik, Kur’ânî bir kavram olan ihsan ile doğrudan ilişkilidir ve hem bireysel erdem hem de toplumsal denge aracı olarak işlev görür. Dîvân şâirlerinden tasavvuf erlerine, devlet adamlarından halk şâirlerine kadar geniş bir kültürel zemin, iyilik kavramını beslemiş ve çeşitlendirmiştir. 

Özellikle Yûnus Emre gibi mutasavvıf şâirlerin dili, iyiliği hem bireysel hem de toplumsal bir iyileşme reçetesi hâline getirmiştir. Klasik şiirde iyiliğin anlamını kavramak için, öncelikle dîvân şâirlerinin yüklediği anlamlara kısaca değinmek yerinde olacaktır. Dîvân edebiyatında iyilik, çoğunlukla ihsan, kerem, sehâ ve adâlet kavramlarıyla birlikte anılır. Örneğin, Bâkî’nin Kanunî Sultan Süleyman için yazdığı kasîdede şu beytin yer alması, yöneticinin iyiliğinin toplumsal sorumlulukla olan bağını açıkça ortaya koymaktadır: 

Adl ü dâd ile memleketi âbâd eyledin
İhsânın ile kuluna lütf u kerem eyledin 

Bâkî, burada iyiliği, yöneticinin topluma karşı sorumluluğunun bir göstergesi olarak idealize eder. Toplumsal düzen ancak adâlet, merhamet ve infak aracılığıyla sürdürülebilir. Tasavvufî perspektiften yaklaşan şâirler ise iyiliği, nefsin terbiyesinde bir merhale olarak görürler. Bu itibarla Fuzûlî, Nâbî ve Nedîm gibi şâirler farklı üsluplarla iyiliği bazen dünyevî cömertlik, bazen ilâhî aşk, bazen de toplumsal sorumluluk olarak işlerler. Sonuç olarak, iyilik yalnızca klasik şiirde ahlâkî bir öğüt değil; insanın kendini gerçekleştirme serüveninde merkezî bir kavramdır.

Tasavvuf, iyiliği insanın Allâh’a (cc) yakınlaşma çabasında zorunlu bir aşama olarak görür. Nefs-i emmârenin terbiye edilmesi; kişinin kendisine, topluma ve Yaratıcısına karşı sorumluluklarını hakkıyla yerine getirmesi için şarttır. Bu meyanda iyilik, yalnızca bir davranış değil; bir hâl, bir varoluş biçimidir. Kezâ Fuzûlî’nin gazellerinde cömertlik, ilâhî lütfun yeryüzüne yansımasıdır:

İhsânın ile âlemde nâmın olmuşdur âlî

Yûnus Emre’de ise iyilik, yaratılmışlara duyulan şefkatin doğal bir sonucudur:

Yaratılanı severiz Yaratandan ötürü 

Buradan, iyiliğin bâtınî (içe dönük) ve zâhirî (dışa dönük) iki yönü olduğu anlaşılmaktadır. İçe dönük iyilik, sabır, teslîmiyet, nefs muhasebesi ve tevâzu gibi ahlâkî ilkeleri içerirken; dışa dönük iyilik, infak, ikram, merhamet ve adâlet gibi davranışlarla tezâhür eder. Her iki yön de birbirini tamamlar: İçten iyileşen, dış dünyâya da iyilik yayar.

Yûnus Emre’nin Aynasından İyiliğe Bakmak

Anadolu irfânının kurucu isimlerinden biri olan Yûnus Emre’nin “dürüş kazan ye yedir” ilkesi, iyiliğin hem bireysel hem toplumsal boyutlarını özetleyen bir rehber niteliğindedir. O, yaşadığı dönemde Moğol istilâları, Haçlı baskıları ve iç siyâsî ihtiraslar arasında sıkışmış bir halkın çâre arayışına dermân olmaya gayret eder: 

Dürüş kazan ye yedir bir gönül ele getir
Yüz Ka’be’den yigrekdir bir gönül ziyâreti

Burada “çalışıp çabalamak ve kazanç sağlamak” yalnızca maddî servet biriktirmek anlamına gelmez; kazancın adâlet ölçüsünde, hem kendi hem başkalarının faydasına sarf edilmesi esastır (En’âm, 141-142). İnsan, helâl kazancını infâk ederek, gönül kazanmak ve toplumsal dengeyi sağlamakla yükümlüdür. Yûnus, bu hususta, dönemin güçlülerinin toplum üzerindeki sorumluluğunu hatırlatır:

Nice bir besleyesin bu kaddile kâmeti
Düşdün dünye zevkine unutdun kıyâmeti
Toprakdan yaratıldın yine toprakdır yirin
Toprak olan kişiler n’ider bu ‘alâmeti
Uslu değil delidir yüce sarâylar yapan
‘Âkıbet vîrân olur cümlenin ‘imâreti
Düriş kazan ye yedir bir gönül ele getir
Yüz Ka‘be'den yegrekdir bir gönül ziyâreti
Kerâmetim var diyen halka sâlûslık satan
Nefsin müsülmân itsin varısa kerâmeti
Nefsin müsülmân iden Hak yola doğru giden
Yarın ana olısar Muhammed şefâ‘ati
Yüz bin peygamber gele hîç şefâ‘at olmaya
Vay eger olmazısa Allâh'un ‘inâyeti
Yûnus imdi sen dahi girçeklerden ola gör
Gerçek erenler imiş cümlenin ziyâreti

İyilik, dünyânın geçiciliğinin farkına varan ve bunun için adâletli davranmaya gayret eden “gerçek erenler”in yoludur. Bu gerçek erenler, sâlih, sâdık ve muhsin gibi sıfatlarla anılmaktadır. Diğer bir ifâdeyle gerçek erenler, dünyâdaki maddî farkındalıkla birlikte ahlâkî bilince sahip olanlardır (Necm, 36-48). Bu itibarla iyilik, yalnızca maddî yardım yapmak değil; aynı zamanda erdemli bir varoluşu sürdürmektir.

Yûnus Emre infak eksenli iyilik konusuna başka nutuklarında da temâs eder. Bu şekilde konunun önemine muhâtabının dikkatlerini çekerek içinde yaşanılan dönemin oluşturduğu yaraların ancak bu şekilde sağaltılacağı düşüncesini tahkîm eder. Onun iki dünyâyı birlikte anarak, bu içinde yaşanılan hayatın öte dünyânın bir “tarlası” olduğu (Buhârî, Rikâk, 3) gerçeğini hatırlattığı bir nutkunda iyiliğin iki vechesini dikkatlere sunduğunu görüyoruz: İlki sabır, ikincisi de infaktır. Sabır hazînesine sığınıp, iffetini ve onurunu koruyarak yaşama savaşı veren çâresiz yoksul insanın bu hâli, onu gerçek erenler safına ulaştıracak bir iyilik biçimidir (Necm, 2-7). Kezâ zorluklarla, nice kahırlara katlanarak çalışıp çabalayan ve kazananların da “güle güle yedirmeleri” yâni ikramda bulunup infâk etmeleri, cennette cemâli temâşâ vesîlesidir (Âl-i İmran, 92). Aslında gerek sabır gerekse infak, dosta sunulacak olan kıymetli armağanlardır. Mesele her zaman dosta varıp, o armağanları sunma idealinde olmaktır. Bu ideali diri tutan, iyiliği kalıcı hâle getirecektir.

Bâkî degüldür bu sarây evvel âhir anda varır
Bunda yarağ itmeyenler ol evi unutsun dimiş
Ben severin şol kulumı yoksul ola sabreyleye
Benden ana yol eyledüm Mi'râc'uma gitsün dimiş
Şol kahırla kazananlar güle güle yidürenle
Götürdüm perdelerini dîdâruma baksun dimiş
Her bir kişi dosta vara armağanın dosta vire
Anda bizi anmayanlar bunda da unutsun dimiş
Ne bir acını toyurdum ne bir gönülek giyürdüm
Ne bir gönüle girdüm yâ bana niçe itsün dimiş
Eyidün Yûnus'a tursun yüzini topraga sürsün
Öğüdin kendüye virsün okudugın dutsun dimiş

Yûnus burada, iyiliği yalnızca târif etmenin yeterli olmadığını, esas olanın bizzat iyi olmak olduğunu vurgular. Öğüdün etkili olabilmesi için, sözü söyleyenin önce kendisi bu iyiliği yaşamış olmalıdır. Böylece iyilik, toplumsal ve bireysel düzeyde gerçek bir dönüşüm aracı hâline gelir.

Netîce-i Kelâm

Yûnus Emre’nin şiirleri, iyiliği hem bireysel olgunlaşmanın hem de toplumsal düzenin merkezî bir kavramı olarak sunar. İyilik; sabır, infak ve gönül kazanma bağlamında hem içsel bir disiplin hem de toplumsal sorumluluk olarak tezâhür eder. Bu çerçevede, Yûnus Emre’nin şiirleri, hem yaşadığı dönemin toplumsal yaralarına dermân olmuş hem de evrensel bir etik mesaj sunmuştur: İyilik, hem varoluş itibâriyle olgunlaşmanın hem de toplum içinde denge ve adâletin temel taşıdır.

Ocak 2026, sayfa no: 52-53-54

Abone Ol

En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın. Asla spam yapmayız!

Sosyal Medya Hesapları

Mesaj Bırak