Ara

Şii Ortadoğu Projesi

Mustafa Özcan Arap Baharı üç yılını tamamladı ve dördüncü yılına giriyor. Geriye dönüp baktığımızda ve tortularını elediğimizde ve muhasebe yaptığımızda üç yıl içinde ilginç tavır değişikliklerine ve farklılaşmalara rastlıyoruz. Eski ittifakların buharlaştığını ve yeni ittifakların kurulduğunu görebiliyoruz. Arap Baharının getirdiği en önemli değişikliklerden birisi baharla birlikte kayıplarını telâfi etmek isteyen İran’ın Sünni dünyaya karşı ABD ile détente politikasından öteye pazarlığa gitmiş olmasıdır. (Arap Baharının kaybedenleri arasında olacağını öğrenince ABD ile pazarlığa gitti (http://www.almokhtsar.com/node/88191).) Arap Baharını İslâmî uyanış diye markalaştırmaya çalıştı, daha sonra Arap Baharının tümüne sırt çevirdi. Yıllardan beri İran ile İsrail arasında bir savaş; ABD ile İran arasında da bir pazarlık ikliminden (Big Bargain) bahsediliyordu. Elbette her baharda ABD’nin İran’a vuracağı da varsayılıyordu. Son sıralarda Rusya ile ABD arasında münhasıran Suriye konusunda bir Seykes-Picot emsali veya şartlarında bir mutâbakattan bahsedilirken diğer taraftan da ABD ile İran arasında Beşşar’ın siyâsî hayâtına can simidi fırlatan bir hazırlık ortamından söz edilmeye başlandı. İran, Afganistan, Irak ve Suriye de ABD’nin potansiyel müttefikleri arasına giriyor. Hattâ son zamanlarda Türk yazarları da NATO üyesi olmasına rağmen ABD’nin İran’ı Türkiye’ye tercih edebileceğini yazıyorlar. Oysa ki, bir iki sene evvel İran Kürecik meselesinden dolayı Türkiye’ye esip gürlüyordu. Ama Türkiye İran-ABD yakınlaşmasını kendi aleyhine olarak yorumlamadı veya ses çıkarmadı. Herhalde fark burada yatıyor. Son zamanlarda açıktan ABD’nin Türkiye aleyhine İran’la birlikte olabileceğini yazan isimler arasına Aslı Aydıntaşbaş, Hakan Çelik de katıldı (Hakan Çelik /Dev uyanıyor! 17 Ocak 2014, Posta gazetesi). Bu isimler aslında ummandan katreler! Hâlbuki daha önce Robert Gates gibi Amerikalı bakanlar da İran’a mesafe konulması noktasında Türkiye’ye çıkışıyorlardı (Gates says in his memories he warned Erdoğan over Iran, Today's Zaman/ 16 Ocak 2014). İlginçtir ki, ABD kimsenin diğeriyle kendi onayı olmadan müstakil politikalar kurmasını ve yürütmesini istemiyor. Kendisi ise âlâsını yapıyor. Hadi diyelim ki İran ABD’nin nazarında şimdiye kadar kaçınılması gereken bir ülke idi, peki Türkiye’nin Kuzey Irak Kürt bölgesiyle ilişkilerini geliştirmesine niye karşı çıkıyorlar? Ayrıca neden Maliki hükümetinin İran’la ilişkilerine çekince koymuyorlar? Bağdat-Erbil arasını açan zâten kendileri değil mi? ABD için kural ve kutsal yok. ABD sözgelimi Güney Sudan Cumhuriyeti'nin Sudan’dan ayrılmasına kol kanat germiş ve bunu teşvik etmiştir. Şimdi ise petrol hatırına Salva Kiir Mayardit aleyhindeki darbecilere kol kanat geriyor. Sonuç itibârıyla ülke bölündü ama ayrılan parçalardan en az birisi başarısız ülke konumuna düştü. Elbette ABD için gam değil. * ABD’nin İran ile yakınlaşmasının sebepleri ve dinamikleri nelerdir? Bu durduk yerde mi gerçekleşti yoksa ihtiyaçtan mı doğdu? Sünnîlik İslâm dünyâsının ortak paydası ve merkezî sistemi ve düşüncesidir. İslâm’ın Serüveni kitabını yazan Amerikalı Marshall G. S. Hodgson’ın ifâdesiyle Türkler İslâm dünyâsının siyâsî aktörü, Sünnîlik ise merkezî fikridir. İran ise İslâm dünyâsının derkenarını temsil eder ve inanç ve düşünce olarak da dikotomik, yâni ayrıştırıcı bir yapıya sâhiptir. Genelde çekişmeci ve olumsuz bir rol oynar. Sünnîliğin toparlayıcılığından çok uzak parçalayıcı bir yapı arz eder. Bu noktada târih boyunca Şiiler ile yabancı işgâlcilerin ortaklığına şâhit olmaktayız. Moğollar Bağdat’ı ancak Alkemi ve Nasirüddin Tusi sâyesinde işgâl edebilmişlerdir. Bu ikisi de Sünnî düşmanı olduklarından Ebrehe’nin rehberi Ebu Rigal gibi işgâlcilere rehberlik etmişlerdir. Bunlar İslâm dünyâsının büyük yıkımına neden olmuşlardır. Ardından Müslüman olmasına rağmen Moğol hânı Gazan Han Suriye boylarında hem Haçlılar hem de Şiilerle, Sünnîler aleyhine ortaklık kurmak istemiş lâkin Hakşab Savaşı'nda bozguna uğramış ve adı yâdı târihten silinmiştir ( Hakşab Savaşı'yla alâkalı olarak bak: El Ukud ed Dürriyye Fi Menakibi Ahmed İbni Teymiyye, s: 147, El Mektebetü’l Asriyye). Şii siyâsî düşüncesi İslâm dünyâsının parçalanmışlığı ekseninde ilerler. Bundan dolayı Şiiler yabancıların potansiyel müttefikleridir. Yabancılar onlar üzerinden İslâm dünyâsına kolay sızdıkları gibi yine onlar üzerinden dengeleri de rahatlıkla kendi lehlerine çevirebilirler. The New York Times yazarlarından Thomas Friedman, ABD olarak Afganistan’dan çekildiklerinde, eskisi gibi ‘Sünnî aşırılığa’ karşı Şiilerle ve İran’la yeniden ortak olacaklarını yazmıştır. İran’ı gizli müttefik olarak değerlendirmiştir (http://www.nytimes.com/2013/02/10/opinion/ sunday/ friedman-any-solution-to-syria.html ). Afganistan meselesinde ittifak Suriye’ye de intikâl etmiştir. İran asıllı Amerikalı Kerim Seccadpur ise İran ile ABD’nin ‘Sünnî aşırılara’ karşı Suriye cephesinde de potansiyel müttefik olduklarının altını çizmiştir. Bu plan sektirmeden işliyor. Seccadpur aynı zamanda İran Dînî Rehberi Ali Hamaney’in İsrail’e karşı hastalıklı bir düşmanlık peşinde olmadığını söylemiştir (he claims that Khamenei does not mean ill harm to Israel). Yine Seccadpur Obama’nın Beyaz Saray’da İran lobisini gizli görevlere ve kilit mevkilere getirdiğini söylemiştir (Obama hires Iranian regime lobbyist for key State Department position, http://www.thejidf.org/2009/11/obama-hires-iranian-regime-lobbyist-for.html). Beyaz Saray’a bir dönem yakın olan meşhur İranlı yazar ve düşünür Hüseyin Nasr’ın oğlu Veli Nasr da ABD’deki karar alma mekanizmalarına yakın bir isim olarak ABD’nin Suriye’ye hiçbir vakit angaje olmak istemediğini ve zımnî olarak da Beşşar Esat’ın kazanmasını yeğlediğini ifâde etmiştir. Bu sebeple Obama yönetimi Suriye’de ipe un serdiği gibi Mısır’da da açıktan darbeyi desteklemiştir. Arap Baharını ve halkın irâdesini söndürmede İran ile ABD’nin çıkarları eşitlenmiştir. ABD Genel Kurmay Başkanı General Martin E. Dempsey, Suriyeli muhalefetin hiçbir kanadının Amerikan çıkarlarına hitâp etmediğini söylemiştir. Dolayısıyla ABD için aşırı olan İran için de mezhep dışıdır ve kendi kavramıyla Nasibi ve tekfircidir. ABD ‘Sünnî aşırılar’ tâbirini kullanırken hiçbir zaman Şiiler için ‘aşırı Şii’ tabirini kullanmaması câlib-i dikkattir. Sözgelimi Bush döneminden kalma bir politika ile Obama Yemen’de Selefi okulların kaldırılmasını isterken, Şiilerin başkaldırmasını en fazla Yemen için bir iç gâile olarak görüyor. Bu kendisini ilgilendirmiyor. Demek ki Şiilik İslâm dünyâsının bir iç sorunu olduğu için ABD açısından en hafif tâbiriyle zararsızdır. Hattâ Irak’ta olduğu gibi, onların Sünnî zemîni zayıflatmalarından hoşnuttur. Nitekim Suudi Arabistanlı ateşli Şii din adamı Nimr Nimr 2008 yılında görüşmüş olduğu Amerikan büyükelçisiyle Sünniler yerine Şiilerin daha iyi ve koyu Amerikan müttefiki ve dostu olacaklarını söylemiştir. Kılıçbalığı filminde gösterildiği gibi İyad Allavi Saddam dönemi içinde Bağdat yönetimi içindeki Amerikan köstebeklerinden birisidir. Lâkin daha sonra İran-ABD ortaklığı sebebiyle onu Nuri Maliki’ye fedâ etmiştir. ABD için çıkarları önemlidir, ajanları veya işbirlikçileri değil. O gider başkası gelir. 2004 yılında Şii lider Abdulaziz Hekim Adnan Paçacı ve Muhsin Abdulhamid ile birlikte ABD’de bir konferansa davet edilirler. Sonra bir protokol görüşmesi için Bush üçünü çağırır. Muhsin Abdulhamid kendi ifâdesiyle istemeden böyle bir görüşmeye katılır. Bu arada Abdulaziz Hekim garip bir istekte bulunur: Bush’dan birkaç dakikalığına baş başa özel görüşme talebinde bulunur. Bush şaşkındır ve onun şaşkınlığını Condoleezza Rice giderir. Rice devreye girer ve görüşmeyi ayarlar. Görüşmede Colin Powell, Condoleezza Rice ve bizzat Bush vardır. Bu toplantıda o Bush’a şöyle bir teklifte bulunur: Bize Irak’ı ve yönetimini bırakın. Sizin çıkarlarınızın bekçisi ve güvenli hizmetkârı olalım (http://www.assabeel.net/essays/item/20484-من-يحكم-العراق?tmpl=component&print=1 ). * Bölgede Sünnî çoğunluğa karşı ABD ile İran’ın çıkarlarının aynı olduğunu söyleyebiliriz. Irak’taki gibi onların şevketini birlikte kırabilirler. Ortak bir şekilde Sünnîleri itibarsızlaştırma kampanyası uygularken aynı zamanda onları iktidardan mahrum etme politikası da güdüyorlar. Bosna’da dünya ittifakla nasıl Sırplara seyirci kaldıysa, Suriye’de de dünyanın ittifak cephesine büründüğünü görebiliyoruz. Arap Baharının başlangıcında ve Suriye’ye uğraması sırasında Beşşar kendilerine yönelik evrensel bir komplo ve saldırı olduğunu söylemişti. Hâlbuki, baba Esat’tan beri Suriye Batı’yı çantada keklik olarak görmüştür. Zîrâ alternatiflerinin İslâmcılar olduğunu bilen Batı, İsrail’in güvenliği için Suriye’de bir rejim değişikliğine sıcak bakmamıştır. Bundan dolayı Lübnan, Suriye rejiminin av sahası hâline getirilmiştir. Yine İslâmcı korkuları sebebiyle Suriye rejimi kendilerine açılan alanda istedikleri gibi at koşturmuşlar ve Rusya ile işbirliği yaparak gerçek patronlarına propaganda ile düşmanlık yaparak kendilerine ideolojik meşrûiyet üretmişlerdir. İsrail’i de bu şekilde ideolojik maske olarak kullanmışlardır. Meselâ 2013 yılının son günlerinde Suriye Tanıtım Bakanı Ümran Zubi aynen şunları söylemiştir: “Suriye’nin istikrârını isteyen İsrail cephesine savaşçı göndermesin (http://www. aljazeera.net/news/pages/ffcbe7d3-57d0-4862-a740-ca02a22446e8). Bu sözler dayı oğlu Rami Mahluf’un NYT Muhabiri Anthony Shadid’e söylediklerinin aynısıdır. Meâli şudur. İsrail’in güvenliği Suriye rejiminin bekasına bağlıdır. Beşşar Esat’ın evrensel bir komploya muhatap olduklarını söylemesinin tam aksine bugün Lübnanlı selefî liderlerden Ahmet Esir Sünnîlere yönelik küresel bir kuşatma ve tuzağın varlığından bahsetmektedir. Nereden nereye? Âyinesi iştir kişinin lafına bakılmaz. Cenevre II müzâkereleri öncesinde İran Dışişleri Bakanı Zarif ile görüşen Beşşar Esat küresel anlamda en büyük tehlikenin Selefîlik olduğunu söylemiştir. Çeçen direnişi sırasında da bunu Ruslar söylüyordu. Hatta Selefîliğin BM tarafından yasaklanmasını ve cezalandırılmasını istemişlerdir. Küresel hedef olma durumunu Vehhâbîlik üzerinden küresel ittifâka dönüştürüyor. Siyâsî bir sihirbaz olarak şapkadan tavşan çıkarmakta üzerlerine yok. Sünnîlik meselesi olunca akan sular duruyor. Anbar’daki kalkışmaya karşı Amerikan yönetimi Maliki’nin arkasında duruyor ve Ürdün üzerinden ona her türlü silah ve mühimmat temin ediyor. Lavrov alenen Suriye’de Sünnî bir devlet istemediklerini söylemişti. Ruslar, Suriye rejiminin imdâdında ona her türlü silah ve mühimmatla yetişirken ABD de yine Sünnîlere karşı Maliki rejiminden her türlü silah ve siyâsî desteği esirgemiyor.   BÜYÜK FOTOĞRAFA BAKINCA Ürdün’de yayınlanan Düstur gazetesinde yazan Hilmi Esmer ‘ Büyük Pazarlık: Davanın tasfiyesi ve devrimlerin akim bırakılması’ başlıklı yazısında İran ile ABD arasındaki yakınlaşmanın amacının Türkiye’yi zayıflatmak ve bölgede iki gücü bırakmak olduğunu ileri sürüyor. Bu iki güç birbirinin zıddı gibi görünün İran ve İsrail’den başkası değil! Felluce olaylarında İran parmağına temâs eden Washington Post gazetesi yazarlarından David Ignatius bu şehirde Kaide’nin tekrar hortlamasını İran’ın rolüne bağlıyor. David Ignatius Bağdat’taki Maliki rejimini bir biçimde mezhepçi ve sekter bir rejim olarak değerlendiriyor. İkinci olarak İran’ın bu ülkede parlak örtülü operasyonlar yaparak Irak’ı kendi kucağına düşürdüğüne ve Maliki’yi de vekilharçlarından birisi hâline getirdiğine temâs ediyor. Buna mukâbil İran’ın örtülü operasyonlarıyla Sünnîleri yabancılaştırdığını ve dışladığını ve onları aşırlığa ittiğini ifâde etmektedir (http://www.washingtonpost.com/opinions/david-ignatius-irans-fingerprints-in-fallujah/2014/01/08/75db5f1e-77ed-11e3-b1c5-739e63e9c9a7_story.html?wpisrc=nl_opinions). Onları aşırı ilân ederek ve radikalleştirerek bu ortam üzerinden Batı ile ittifak köprüsü kurmak istemektedir. Nitekim Irak Adalet Bakanı Hasan Şemmeri, Temmuz 2013’te Ebu Gureyb Hapishânesinden toplu firarları rejimin içindeki bazı unsurların tertiplediğini açıklamıştır. Bunlar Suriye’ye operasyon yapmak üzere olan ABD’yi caydırma amacı için kullanılmışlardır. İran, terörü Sünnîlik üzerinden tanımlıyor. Ayrıca bölgedeki üç ülke; Irak, Suriye rejimi ve darbeci Sisi hem terörü kendileri târif ediyorlar hem de meşruiyetleri için üretiyorlar. Irak’ta seçimleri İyad Allavi kazanmasına rağmen Joe Biden İranıllarla anlaşarak onun yerine Nuri Maliki’nin başbakan olarak atanmasına imkân sağlamıştır. David Ignatius Irak’taki İran’ın örtülü operasyonlarının bizzat Kudüs Kuvvetleri komutanı Kasım Süleymani tarafından deruhte edildiğini yazmaktadır. Irak hem İran’ın örtülü operasyonlarına sahne olurken hem de Suriye için köprü vazîfesi görmektedir. Kısaca İran kendi kafasına göre Sünnîleri radikalleştiriyor ve bunun üzerinden de Batı ile köprü kuruyor. Batı da İslâm dünyâsı üzerinden siyâsî mühendislik yapmak için Şiileri yeğliyor. Sünnîlerle Şii dil üzerinden konuşuyor. Bazen ‘iti ite kırdırma’ politikası izliyor. Irak’ta böyle oldu. Önce direnişçilerin üzerine Kaide salındı, ardından da Kaide üzerine kabîle koruyucuları veya Sahavat/Uyanış güçleri salındı. Şam rejimi üç yıl boyunca halkına İran ve Rusya’nın aktif katkılarıyla dirense ve halk irâdesini yenmek için binbir tertip ve oyun tezgahlasa da eriyor, toparlanamıyor. Hizbullah Suriye bataklığından dolayı itibardan düştüğü gibi Suriye ve Lübnan’da kan kaybediyor. İran son kozlarını kullanıyor. Bununla birlikte El Cezire programcılarından Faysal Kasım’ın yazdığı gibi, İran bölgede ve İslâm dünyâsında gurur ve zulüm politikalarının bedelini ödemeye başladı. Her alanda geriliyor. Mevzi kaybediyor. Batı ile pazarlığı veya yakınlaşması siyâsî olarak başarı gibi takdim edilse de ideolojik olarak sermâyesini tüketmesidir. Sünnî dünyâya ulaşabileceği yegâne kartı açığa çıkmıştır. Şeytan ve müstekbir dedikleriyle bu defa alenî ilişkiye girmiştir. İpliği pazara çıkmıştır.   NEDEN BÖYLE OLUYOR? Peki İran bunları yapmaya ve başkalarını öldürmeye ve kendi geleceğini tehlikeye atmaya mecbur mu? Mecbur değilse bunu neden yapmaktadır? İran’ın iki muharrik nedeni vardır. Bunlardan birisi Sünnî dünyâya karşı târihî kin birikimidir. Güçlendiğinde bunu tatmine yönelmiş ve masum kitleleri öldürme pahasına Esat’a arka çıkmış ve Amerikan işgallerini desteklemiştir. İkinci nedeni ise başta Humeyni olmak üzere mollaların iktidar hırsıdır. Tarihi kin birikimlerine gelecek olursak. Zannederim istidlâl için iki çarpıcı örnek kâfidir. Bunlardan birisi Saddam Hüseyin’in kurban bayramına denk gelen bir biçimde idam edilmesidir. Güya böylelikle öçlerini almış oluyorlar! Tesâdüf müdür? Hayır. Diyelim ki Saddam Hüseyin siyâsî bir figürdü ve Şiilerle kapışması ve hesaplaşması vardı ve Şiiler öyle yaparak intikamlarını aldılar! Elbette örnek Saddam Hüseyin’le sınırlı kalsa biz de bu yoruma katılabiliriz. Lâkin İran’da devrime destek vermiş isimlerden bu ülkedeki Müslüman Kardeşler şubesinin kurucusu Nasır Sübhani de imâmet konusunda Şii doktrinini Kur’ân-ı Kerîm üzerinden nakzeden bir eser kaleme aldığı ve Humeyni’nin yazdığı El Hükümetü’l İslâmiye kitabını ilmî olarak çürüttüğü için ona da kin tutmuşlar ve onu 1989 yılında kaçırarak akabinde yine Sünnî-Kürt ulemâsından Ahmet Müftüzade gibi öldürmüşlerdir. Ve yine infâz için Saddam Hüseyin gibi 1990 yılının kurban bayramının ilk gününü seçmişlerdir (http://www. odabasham.net/show.php?sid=48253). Demek ki onlara göre aykırı Sünnîler kurbanlık koyun. Gelelim mollaların hırsına. Bu konuda eserler yazılmalıdır. Ali Şeriati çizgisinden Haşim Agacari gibilerin ifâdesiyle İran halkı taklit kurumu üzerinden âdeta maymunlara çevrilmiştir. Ali Şeriati de İslam ve İran adlı eserinde molla kurumu yüzünden İran halkının dînî açıdan câhil bırakıldıklarını anlatır. Yahudi ve protestan din adamlarıyla birlikte, dünyânın en zengin din adamları İsmailî tayfasının din adamlarını saymazsak On İki İmamcı din adamlarıdır. Humeyni üzerinden bunlara bir de siyâsî ihtiras virüsü bulaşmıştır. Toplum önderi iken bir de velâyet-i fakih üzerinden siyâsî lider olmuşlardır. Humeyni’nin kendi notlarında da ifâde ettiği gibi, hapiste kaldığı sırada (1963 yılında olmalı) Şah adına Savak başkanı Humeyni ile görüşür ve onunla pazarlık yapar. Şöyle seslenir: Siyâset şeytan işidir, bırakın onu biz yapalım, biz kirlenelim. Humeyni başta bu pazarlığa yanaşmasına rağmen ardından Şah’a karşı takiye yapmayacağını ilân eder ve açık cephe alır. 1964 yılından itibâren Şah Pehlevi aleyhine açıktan muhalefet yürütür ve ardından ülkeden dışarıya atılır. Cemaleddin Afgani’nin, taraftarlarını kışkırtarak Nasirüddin Şah’ı şişletmesi gibi Humeyni de Şah’ı devirir ve ülkeye geri döner. Sonraki safahatı hepimiz az çok biliyoruz. Şah’ın mı yoksa Humeyni’nin mi daha zararlı olduğuna târih elbette ki kayıt düşecektir. Lâkin Saddam Hüseyin’in de, ülkesinde sürgünde kalan Humeyni hakkındaki değerlendirmesini bilmeden onun şahsiyetini ve hırsını anlamak zordur. Humeyni doğrudan veya dolaylı olarak hem Şah’ın devrilmesinden hem de Saddam’ın idamından sorumludur. Bu arada milyonlarca insan da telef olmuştur. Saddam, 1984 yılında görüşmeye gelen bir İngiliz heyetine Humeyni’yi şöyle anlatır: Mollalar iktidâra susamış hâldeler. Gözlerini ihtiras bürümüştür. Bu yolda göstermeyecekleri maharet, esneklik ve pragmatizm yoktur (http:// www.islammemo.cc/akhbar/arab/2014/01/05/191351.html). İslâm dünyâsında milyonları öldürürler ama Amerikalılara bir fiske atmadan onlarla masaya otururlar. Yine onlarla İslâm dünyasını paylaşmak için.

Abone Ol

En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın. Asla spam yapmayız!

test
Sosyal Medya Hesapları

Mesaj Bırak